UNUTUR MUYUM?
Ben özlüyorum maziyi
Başkalarını bilmem
Hiçbir zaman hiçbir şeyi
Asla kalbimden silmedim
Nasıl unuturum ki
Hatırayı, maziyi
Allahım anlımıza
Yazmış böyle yazıyı
Hiç unutur muyum Meğo’nun
Yağızı suladığını
Ayağına taş deyen Guli’nin
İt gibi uluduğunu
Emim oğlu Suco’yu
Arkadaş olduğun Saco’yu
Gebiz denilen Neco’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Unutur muyum Mevlüt’ün
Aşka gelip coştuğunu,
Seddar’ın uyuz atının
Düğünlerde koştuğunu
Ensar’ın bütün parasını
Bozuk saate verdiğini
Kışlaya perişan ve
Parasız girdiğini
Unutur muyum kızlara
Söz verenleri
Sonra da kor ata
Sıraya girenleri
Unutur muyum gençlerin
Darıldığını?
Fevzi’nin kafasının
Gırcayla kırıldığını
Unutur muyum üçüncü
Cıgara alanları?
Tec den çuval, çuval
Tahıl çalanları.
Unutur muyum Şeno’nun
İzmir’e gittiğini?
Tekin’in kotanda
Hodaklık ettiğini
Her şeyi kıran sakarı
Gözleri şeytan bakarı
Şansına küsmüş Çakar’ı
Nasıl unuturum ben?
Çayırda seker Gakko’yu
Bizlerden küçük Bako’yu
Öğretmen olan Nakko’yu
Nasıl unuturum ki ben?
İlkokulda ilk yazdığım yazıyı
İsiko’yu ve de bizim Özo’yu
Unutması mümkün değil maziyi
Nasıl unuturum ki ben?
Unutur muyum ki hiç bazı
Kızların “As” lığını
Gece gündüz Şina’nın
Susmayan ıslığını
Unutur muyum hiç
Pürçüklünün özüne
Canımızdan bezdiren
Harmanların tozunu
Unutmam mümkün mü ki onların
Saçta gezen bitini
Çayırların yükselip
Boyu geçen otunu
Kars’taki o şen evleri
Masallarda anlatılan devleri
Yanan mereklerden çıkan alevleri
Nasıl unuturum ki ben?
Çiçek açan yazları
Çayda yüzen kazları
Su getiren kızları
Nasıl unuturum ki ben?
Kalak yapan kadını
Meşeden gelen odunu
Alaca kazın budunu
Nasıl unuturum ki ben?
Kapıdaki deliği
Berber Yusuf Çeliği
Yaptığım serseriliği
Nasıl unuturum ki ben?
Bazen alırdım ben azıcık bağ ipi
Hiç unutur muyum bakkal Yağıbı
O saydığım en küçücük sayıydı
Bizim bakkalımız Yağıp dayıydı
Burada görsem bile büyük gemiyi
Unutmam mümkün mü Osman emiyi?
Eli ile tabakayı arardı
Bulunca da cıgarayı sarardı
Harmanı ve biçini
Tarladaki ekini
Aziz dostum Tekin’i
Nasıl unuturum ki ben?
Orda yaptığım demi
Benden küçük Adem’i
Hatırımdan Ekrem’i
Nasıl silerim ki ben?
Selim’deki siloyu
Hafif aksak İlo’yu
Haşat gibi Niho’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Geçen bu kadar maziyi
Yazdığım bunca yazıyı
Yahu şu deli Feyzi’yi
Nasıl unuturum ki ben?
Benim çakar-almazı
Buzdan soğuk Yılmaz’ı
Öyle olur olmazı
Nasıl unuturum ki ben?
Kışın yün eğirenleri
Köydeki değirmenleri
Yüzdeki siyah benleri
Nasıl unuturum ki ben?
Orada geçen her anı
Çiftçilik yapan Kenan’ı
Benim aşkımla yananı
Nasıl unuturum ki ben?
Evimizin damını
Kızların endamını
Sarıkamış ormanını
Nasıl unuturum ki ben?
Duman eden sobaları
Yaşlı dede, babaları
Saman atan yabaları
Nasıl unuturum ki ben?
Sözlerdeki o manayı
Bizim Hanife anayı
Lelle halanın Şeno’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Amcamın çaldığı udu
Faytoncu kara Mahmudu
Sanatkar denen Turgut’u
Nasıl unuturum ki ben?
Evdeki eski halıyı
Daşağı seven valiyi
Mehmetali, Duraliyi
Nasıl unuturum ki ben?
Harmandaki yığın sapı
Kalayı yok eski kabı
Akrabam olan Cenabı
Nasıl unuturum ki ben?
Emrah dayı, Laçın dayı
Bunlar kabarık bir sayı
Yürekler gönül sarmayı
Nasıl unuturum ki ben?
Bir, ay misali Suna’yı
Mehmetali’yi Cuma’yı
Çayırda gezen turnayı
Nasıl unuturum ki ben?
Kırılmayan o azimi
Mehemmet ile Kazim’i
Köyün neşesi Nazim’i
Nasıl unuturum ki ben?
Ayakkabıcı Kemal’i
Bizim akıllı Cemal’i
Boro’yu ve de Temel’i
Nasıl unuturum ki ben?
Köyde en yaşlı Efo’yu
Ummani ile Şefo’yu
Arkadaşım o Sefo’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Deredeki kurbağayı
Eşref eminin boğayı
Emicem olan Ağa’yı
Nasıl unuturum ki ben?
Lisede okuyan Şaho’yu
Canabın kızı Talo’yu
Şaşırıp kalmış Melo’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Rıza dayının Seyfettin’i
Yapılın “piti”nin etini
Öğretmen amcam Hayrettin’i
Nasıl unuturum ki ben?
Gözleri güzel Ahu’yu
Okuldan kaçan Meğo’yu
Kıvırcık saçlı Şaho’yu
Nasıl unuturum ki ben?
Çok komik Halis gadayı
Büyük çaydaki adayı
Kızlardaki o edayı
Nasıl unuturum ki ben?
Çoğu gitti kaldı azı
Muhtarlık eden Ellez’i
Deli olan İliyas’ı
Nasıl unuturum ki ben?
Benim için en çetini
Köyümün has nimetini
Kamyoncu amcam Metin’i
Nasıl unuturum ki ben?
Kumardaki o hileyi
Çektiğim bunca çileyi
Ola şu kurt Atila’yı
Nasıl unuturum ki ben?
Çayla içtiğim ketemi
Sakallı Kadir dedemi
Bir de Makbule nenemi
Nasıl unuturum ki ben?
Dedem gilin kır atını
Mehmet’ini Murat’ını
Muzafferin suratını
Nasıl unuturum ki ben?
İnandığım bir kanıyı
Fazı ile Kurbanı’yı
Hoca olan Fermani’yi
Nasıl unuturum ki ben?
Gökte gülümseyen güzel hilali
Bana tıraş olan uyuz Gülali
Patronum bulunan berber Bilali
Nasıl unuturum ki ben?
Zalim yıllar demek onu da aştı
İyi bir dost idi, bir arkadaştı
Kafamda bin türlü düşünce ördüm
Bu sefer Bilal’i pek kötü gördüm
Kendine bilinmez bir yol mu tutmuş?
Eski ahbapları, dostu unutmuş
Sanki ruhu solmuş, beli bükülmüş
Ola bu yaşlılık bir bok değilmiş.
Resmini duvara astım
Sana fena halde küstüm
Sanki beni görmüyorsun
Arayıp da sormuyorsun
Ne fark eder, çok çalıştım?
Böyle şeylere alıştım
Gönlüm hayalle gidiyor
Gene de çok zor ediyor
Boş ver dostum bir şey olmaz
Bu dünya kimseye kalmaz
Günler geçti, bitiyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Bu gün benim kafam sakin
Unuttuğum çok mu Tekin?
Gerçi zahmet olur sana
Bir liste yaz gönder bana
Maziyi derin kazıyim
Uzun bir şiir yazıyim
Yuvarlanıp mazi dönsün
İçimdeki ateş sönsün.
14 Eylül 2008 Pazar
Karahamza
KARAHAMZA SENİN YOLUN NEREDE?
Karahamza senin yolun nerede?
Artık aspap yıkayan yok mu derede?
Hiç tanıdık kalmadı ki orada
Karahamza senin yolun nerede?
Gitmek istiyorum, gidemiyorum
Yatmak istiyorum, yatamıyorum
Şu sönmüş halin bakamıyorum
Karahamza senin yolun nerede?
Hani senin şen toyun, şen düğünün?
Hani senin tek oyunun, bu günün
Ne de güzel idi geçmişin, dünün
Karahamza senin yolun nerede?
Şu sokaktan harmanlara koşardık
Yaz gelince neşelenip coşardık
Atlayarak çeperleri aşardık
Karahamza senin yolun nerede?
Tırmanırdık otlukların üstüne
Otururduk kalakların büstüne
Zaman geçti, sen de bize küstün he
Karahamza senin yolun nerede?
Mereklere doldururduk samanı
Çalışarak geçirirdik zamanı
Gem sürmek vermezdi bize amanı
Karahamza senin yolun nerede?
KÖYÜMÜZ
Bu yerden gideli çok şey değişmiş
Anlamadım, yıllar ne çubuk geçmiş
Küçükler büyümüş bana yetişmiş
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Giderken dostlarım unutmaz sandım
Geldiğim hiç kimseyi tanımadım
Eski resimlere bakıp ağladım
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Gezdiğim sokaklar beni görmüyor
İnsanlar yüzüme neden gülmüyor?
Ayrılık düğümünü kimse çözmüyor
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Özlemişim köyümüzün neyini?
Çamur sokağını, yıkık peyini
Davulunu, zurnasını, kınaç neyini
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Yaşlılar nerede? Saçları aklar
Kıvrılan, bükülen çamur sokaklar
Geçmişin sırrını duvarlar saklar
Bıraktığım gibi değil köyümüz.
KIZLARI GÜZELDİ KARAHAMZA’NIN
Bizim akan çayda kızlar aspap yıkardı
Gün doğarken nahır dağa çıkardı
Şina’nın fırtığı durmaz akardı
Kızları güzeldi Karahamza’nın
Çiçekler açardı çayırlarında
Kuzular otlardı bayırlarında
Reyhanlar kokardı yaz aylarında
Yazları güzeldi Karahamza’nın
Tavuklar, cücükler şoşda gezerdi
Birkaç tanesini kamyon ezerdi
Korukçu Mecnun sa candan bezerdi
Güzleri güzeldi Karahamza’nın
Dükkanlarda kavun, karpuz kokardı
Çocuklar hasretle gidip bakardı
Köyün soytarısı bizim Çakar dı
Sazları güzeldi Karahamza’nın
Kış olunca tipi, boran olurdu
Kapıların önü karla dolardı
Ufukta güneşin rengi solardı
Kazları güzeldi Karahamza’nın
Güzel halkı asla küsmez barışır
Küheylanlar birbiriyle yarışır
Kuzuları koyunlara karışır
Kozları güzeldi Karahamza’nın
GÜZEL KÖYÜMÜZ
Güzel köy ben seni sevdim ezelden
Senin için vazgeçerim nice güzelden
Sana ulaşamam, ne gelir elden?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sende değil benim anamla babam
Onların toprağı oldular yaban
Şimdi ne ot kaldı ne artık saman
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sana gönül ile koymuşum hatır
Anamın mezarı Horasan’dadır
Babamın mezarı Ankara’dadır
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Köyde taş duvarlı evler yaptılar
İbadet ettiler Hak’ka taptılar
Şimdi oraları eller kaptılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Köyümde anamdan doğdum ağladım
Düştüm gurbet ile kara bağladım
Bir zaman sel gibi coştum çağladım
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Uzakta görünen şu karşı dağlar
Köyden ayrılalı gözlerim ağlar
Orda ölenleri bilir mi sağlar?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Hak seni etmemiş bir şeye muhtaç
İçinde yaşayan kalmadı hiç aç
Bütün o köylerin başlarına taç
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Senin o köylerin Zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir peri kızı
İçimden çıkmıyor hele o sızı
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bahar gelir çiçeklerin açılır
Her bir yana güzel koku saçılır
Biçin gelir tarla-çayır biçilir
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Kelle de tarlalar, önde çayırlar
Bir hanım kız gördüm pancar ayırtlar
Sizleri özledim düzler, bayırlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
O güzel çayırda çiçek açarsa
Köylüler başında çaylar içerse
Kamyonlar bir hızla şoşdan geçerse
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Kuşlar öter, çaylar çağlayıp akar
Dam penceresinden bir güzel bakar
Ona bakanları kor gibi yakar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Meleşir komlarda koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Böyle yazılmıştır alın yazılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ne güzeldi köyün yağı, peyniri
Talih bizi attı her şeyden geri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ah o dağlar, o dereler, o taşlar
Ah orada kalan dost arkadaşlar
O toprağa insan bin can bağışlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Güzel kız yüzünde sanki bir “ben” sin
Dıştan harapsan da içten serinsin
Emin ol benim tek isteğim sensin
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bir camisi vardı, iki değirmen
Otları, suları dertlere derman
Seni anıyorum her zaman, her an
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Çünkü ben o şirin köyde doğmuşum
Açlığı, tokluğu orda görmüşüm
Yaşantı ağımı orda örmüşüm
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Acep oralarda şimdi ne kaldı?
Felek her birini bir derde saldı
Kimisi gurbette, kimisi öldü
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sende yetişirdi nazenim kızlar
Sularda yüzerdi ördekler kazlar
İçimde anılar her zaman sızlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ne yazık içinde kimse kalmamış
O güzel halkının hepsi gülmemiş
Çünkü bu dünyadan murat almamış
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Derelerin baktım akmış kokuşmuş
Tekin dahi bir köşeye sıkışmış
Hayır, demem “bu hal sana yakışmış”
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ekinciler bol, bol ekin ektiler
Bahçeler yaptılar, ağaç diktiler
Biliriz ki ne zahmetler çektiler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Şendin, ne güzeldin, hani o günler?
Hani o bayramlar, o şen düğünler?
Hayalimden geçti yarınlar, dünler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bu yıl geldim sana, sönmüşsün sanki
Üzüntüm ne kadar oldu o an ki?
Hani o şaşalı yıllar, hani o zaman ki?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz.
Karahamza senin yolun nerede?
Artık aspap yıkayan yok mu derede?
Hiç tanıdık kalmadı ki orada
Karahamza senin yolun nerede?
Gitmek istiyorum, gidemiyorum
Yatmak istiyorum, yatamıyorum
Şu sönmüş halin bakamıyorum
Karahamza senin yolun nerede?
Hani senin şen toyun, şen düğünün?
Hani senin tek oyunun, bu günün
Ne de güzel idi geçmişin, dünün
Karahamza senin yolun nerede?
Şu sokaktan harmanlara koşardık
Yaz gelince neşelenip coşardık
Atlayarak çeperleri aşardık
Karahamza senin yolun nerede?
Tırmanırdık otlukların üstüne
Otururduk kalakların büstüne
Zaman geçti, sen de bize küstün he
Karahamza senin yolun nerede?
Mereklere doldururduk samanı
Çalışarak geçirirdik zamanı
Gem sürmek vermezdi bize amanı
Karahamza senin yolun nerede?
KÖYÜMÜZ
Bu yerden gideli çok şey değişmiş
Anlamadım, yıllar ne çubuk geçmiş
Küçükler büyümüş bana yetişmiş
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Giderken dostlarım unutmaz sandım
Geldiğim hiç kimseyi tanımadım
Eski resimlere bakıp ağladım
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Gezdiğim sokaklar beni görmüyor
İnsanlar yüzüme neden gülmüyor?
Ayrılık düğümünü kimse çözmüyor
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Özlemişim köyümüzün neyini?
Çamur sokağını, yıkık peyini
Davulunu, zurnasını, kınaç neyini
Bıraktığım gibi değil köyümüz
Yaşlılar nerede? Saçları aklar
Kıvrılan, bükülen çamur sokaklar
Geçmişin sırrını duvarlar saklar
Bıraktığım gibi değil köyümüz.
KIZLARI GÜZELDİ KARAHAMZA’NIN
Bizim akan çayda kızlar aspap yıkardı
Gün doğarken nahır dağa çıkardı
Şina’nın fırtığı durmaz akardı
Kızları güzeldi Karahamza’nın
Çiçekler açardı çayırlarında
Kuzular otlardı bayırlarında
Reyhanlar kokardı yaz aylarında
Yazları güzeldi Karahamza’nın
Tavuklar, cücükler şoşda gezerdi
Birkaç tanesini kamyon ezerdi
Korukçu Mecnun sa candan bezerdi
Güzleri güzeldi Karahamza’nın
Dükkanlarda kavun, karpuz kokardı
Çocuklar hasretle gidip bakardı
Köyün soytarısı bizim Çakar dı
Sazları güzeldi Karahamza’nın
Kış olunca tipi, boran olurdu
Kapıların önü karla dolardı
Ufukta güneşin rengi solardı
Kazları güzeldi Karahamza’nın
Güzel halkı asla küsmez barışır
Küheylanlar birbiriyle yarışır
Kuzuları koyunlara karışır
Kozları güzeldi Karahamza’nın
GÜZEL KÖYÜMÜZ
Güzel köy ben seni sevdim ezelden
Senin için vazgeçerim nice güzelden
Sana ulaşamam, ne gelir elden?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sende değil benim anamla babam
Onların toprağı oldular yaban
Şimdi ne ot kaldı ne artık saman
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sana gönül ile koymuşum hatır
Anamın mezarı Horasan’dadır
Babamın mezarı Ankara’dadır
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Köyde taş duvarlı evler yaptılar
İbadet ettiler Hak’ka taptılar
Şimdi oraları eller kaptılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Köyümde anamdan doğdum ağladım
Düştüm gurbet ile kara bağladım
Bir zaman sel gibi coştum çağladım
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Uzakta görünen şu karşı dağlar
Köyden ayrılalı gözlerim ağlar
Orda ölenleri bilir mi sağlar?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Hak seni etmemiş bir şeye muhtaç
İçinde yaşayan kalmadı hiç aç
Bütün o köylerin başlarına taç
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Senin o köylerin Zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir peri kızı
İçimden çıkmıyor hele o sızı
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bahar gelir çiçeklerin açılır
Her bir yana güzel koku saçılır
Biçin gelir tarla-çayır biçilir
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Kelle de tarlalar, önde çayırlar
Bir hanım kız gördüm pancar ayırtlar
Sizleri özledim düzler, bayırlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
O güzel çayırda çiçek açarsa
Köylüler başında çaylar içerse
Kamyonlar bir hızla şoşdan geçerse
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Kuşlar öter, çaylar çağlayıp akar
Dam penceresinden bir güzel bakar
Ona bakanları kor gibi yakar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Meleşir komlarda koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Böyle yazılmıştır alın yazılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ne güzeldi köyün yağı, peyniri
Talih bizi attı her şeyden geri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ah o dağlar, o dereler, o taşlar
Ah orada kalan dost arkadaşlar
O toprağa insan bin can bağışlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Güzel kız yüzünde sanki bir “ben” sin
Dıştan harapsan da içten serinsin
Emin ol benim tek isteğim sensin
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bir camisi vardı, iki değirmen
Otları, suları dertlere derman
Seni anıyorum her zaman, her an
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Çünkü ben o şirin köyde doğmuşum
Açlığı, tokluğu orda görmüşüm
Yaşantı ağımı orda örmüşüm
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Acep oralarda şimdi ne kaldı?
Felek her birini bir derde saldı
Kimisi gurbette, kimisi öldü
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Sende yetişirdi nazenim kızlar
Sularda yüzerdi ördekler kazlar
İçimde anılar her zaman sızlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ne yazık içinde kimse kalmamış
O güzel halkının hepsi gülmemiş
Çünkü bu dünyadan murat almamış
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Derelerin baktım akmış kokuşmuş
Tekin dahi bir köşeye sıkışmış
Hayır, demem “bu hal sana yakışmış”
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Ekinciler bol, bol ekin ektiler
Bahçeler yaptılar, ağaç diktiler
Biliriz ki ne zahmetler çektiler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Şendin, ne güzeldin, hani o günler?
Hani o bayramlar, o şen düğünler?
Hayalimden geçti yarınlar, dünler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Bu yıl geldim sana, sönmüşsün sanki
Üzüntüm ne kadar oldu o an ki?
Hani o şaşalı yıllar, hani o zaman ki?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz.
28 Temmuz 2008 Pazartesi
AKIL VERECEK ADAM
ULAN HIYAR SEN BANA AKIL VERECEK ADAM MISIN?
Yıllardır içki içiyorum, içki benim yıllardır arkadaşlığımı, dostluğumu yapıyor. Hele yaşım ilerleyip yalnız kalınca ona daha da fazla ihtiyaç duymaya başladım. Fakat bazı zamanlar ona öyle kızıyorum ki o kızgınlıkla onu terk edip aylarca yüzüne bakmıyorum. Bazen da o kendini çok pahalıya satarak benim tepkimi çekiyor ve gene ayrılıyoruz. Sonra bazen da o bana geliyor, bazen ben ona ihtiyaç duyup gene beraber oluyoruz. Onu terk edince özlemeye, hasretini çekmeye başlıyorum. Ama onun hasretini çekmek içmekten daha hoş, daha zevkli, o hasretle insan öyle duygulanıyor ki, öyle masunlaşıyor ki bayağı, bayağı tatlı bir hasret çekiyor, bu durum da bana çoğu zaman zevk veriyor. Hani derler ya “Seni uzaktan sevmek sevgilerin en güzeli.” Ya da “Hasretini çekmek senin tatlılığından daha tatlı.” Veyahut “Seni özlemek özlemlerin en güzeli.”
Bizim bu beraberliğimizden çok rahatsız olanlar, hiç memnun olmayanlar olduğu gibi bazıları da işi daha da ileriye götürerek beni kızma noktasına ve bana akıl verme akılsızlığına kadar vardırıyorlar. İçkinin çok kötü bir şey olduğunu, benim içmemem gerektiğini nasihat şeklinde bana sunuyorlar. Benim bunu kabul etmemi istiyorlar.
Ulan biz de biliyoruz içkinin iyi olmadığını ama elbette bir sebebi vardır, bunu hiç düşünemediniz mi? Nereden düşünecekler düşünce yoksulları. Aşık ne demiş;
Bilinmez deryanın dibi
Elbet vardır bir sebebi
Bir şey yitirmişler gibi
Arıyorum dalgın, dalgın.
Ben onların bu konuşmalarına, sözlerine çoğu zaman kırılmamaları için kulak asmayıp “pas” geçiyorum. Kendi kendime “Boş ver aldırma, bilen de konuşur bilmeyen de duymamazlıktan gel” diyorum. Ama bazen öyle bir noktaya geliyor ki tahammülün sınırlarını zorlayarak aşıyor, belirli bir kapasitesi olan sabrın taşmasına sebep oluyor. Gene kendi kendime “Yahu siz ne anlarsınız ki beni, anlayamıyorsunuz bari susun” Ama yok susmuyorlar nasihatlar, telkinler vermeye devam ediyorlar.
Beni bu dünyada anlayan tek bir kişi vardı. Ama bende şans kader mi var ki o da elimden uçup gitti, Hakkın rahmetine kavuşarak bu dünyada beni yalnız bıraktı.
Beni anlayan yegane ve gerçek tek dostum Tekin idi. Çocukluğumuzdan, gençliğimizden beri beraberdi kalbimiz ve o hep beni anlardı. O gerçek manada emsali bulunmayan bir dost idi. Ve o gittikten sonra ben tamamen yalnızlığın karanlığına itildim. Her ne kadar o köyde, ben Ankara’da idimse de, bir derdimiz, bir sıkıntımız, ya da konuşmak istediğimiz zaman birbirimizi arar, dertleşir konuşurduk. Konuştuğumuzda ikimiz de ferahlar, rahatlar, hayata daha güzel bakardık. Sıkılınca telefona sarılır o güzel sözlerini dinler rahatlardım. Arada bir bulgurun kaynaması gibi içerden gelen güzel bir gülüşle olaylara tatlılık katırdı. Telefonun yaygın olmadığı yıllarda ona bol, bol, uzun, uzun mektuplar yazardım. O fazla uzun yazmayı sevmezdi ama özlü mektuplar yazardı.
Tekin askerdeyken bir mektup yazıp ucu ucuna ekleyerek göndermiştim ki Tekin üst ranzaya çıkarak mektubu okurken bir ucu da aşağıya ulaşmış.
Bunu gören arkadaşları hayretlerini gizleyemeyerek sormuşlar;
-“Yahu bu nasıl mektup, bu mektubu kim yazmış? Bu kadar uzun mektup yakmak da maharet ister, bravo vallahi.”
Tekin de gururla;
-“Bunu yazan benim en hakiki dostum ve bacanağımdır, biz onla kardeşten daha ileriyiz, hakiki, gerçek dostuz.” Demiş.
Bunu bana defalarca gülerek anlatmıştır.
Cenazesine gidemedim, gidemezdim de. Ne yani gidip de “Başınız sağ olsun mu diyecektim?” Hayır ben bunu yapamam. Ben zaten “Başınız sağ olsun” sözünden nefret ediyorum ki, bu söz Tekin için hiç olmazdı. Tabi benim bu durumumu herkesin anlamasını beklemiyorum, asla hiçbir zaman anlamayacaklarını da biliyorum onun için de her şeyi onlarla paylaşma yerine kendime saklıyorum.
Ben böyleyim arkadaş, ister kabul edin ister etmeyin, benim yaradılışım bu. Ben kendimi kendim yaratmadım ki istediğim gibi şekil vereyim her taşı istediğim gibi yerine oturtayım. Her canlı ve cansız varlıklar gibi beni de Allah yaratmış ve böyle yaratmış.
İnsan dünyaya bir defa geliyor, ikincisi yok ki. İnsan dünyaya geliyor da ne oluyor? Çoğu insan hayatı boyunca çile, ıstırap, azap çekerek yaşıyor, sonuç ne? Tabiî ki beklenen sonuç öteki dünyaya göç. Oldu mu bu şimdi yani? Halbuki çoğunun bu dünyada daha yapacakları çok şeyleri vardı. Ama olmuyor, kaderin, yazının silinmesi, değişmesi imkansız.
Bu dünyadan zamansız ayrılanlar şu türküyü söyleseler yeridir;
Bağından gül deremedim
Derip yare veremedim
Tez geçtiniz göremedim
Geriye dönün seneler
Bıkmışım ben bu azardan
Allah saklasın nazardan
Gittiğiniz güzergahtan
Geriye dönün seneler
Bahtım ile çekişim var
Hakk’a boyun büküşüm var
Daha yapacak işim var
Geriye dönün seneler
Şunları da bu dünyada kalan bizler söylesek acaba yüreklerimiz rahatlar mı ki?
Ne vefasız geçmişten hayır var
Ne de gelecek imdada koşar
Çoktandır tekne su almaya başladı
Çoktandır ümitler sendedir ölüm
Aldın günleri götürdün
Yedin ömrümü bitirdin
Sonunda ölüm getirdin
Kaçamadım senden Dünya
Ah bana ahlar bana
Su vermez çaylar bana
İşte geldim, gidiyorum
Sökmez padişahlar bana
Her gece kederliyim
Durmadan içiyorum
Sevda ektim kalbine
Yalnızlık biçiyorum.
Yüz aydır oğul yüz aydır
Yüzün aydın yüz aydır
Bu gün dosttan ayrıldım
Sanırsın ki yüz aydır.
Bizim hanım Tekin’le hastalığı sırasında telefonla konuştu da ben konuşamadım. Konuşmadım değil konuşamadım. Hayır ben onu öyle bir haliyle hatırlamak istemiyorum, onu o dinamik, neşe dolu, aslan gibi haliyle hatırlamak istiyorum, onun içindir ki konuşamadım. Sonra ben yaşadığım müddetçe hayat boyu hep o haliyle hatırlardım ki bu da bana büyük ıstırap verirdi. Ben bunu düşünerek konuşamadım ama yorumlar farklı, pek de önemli değil çünkü ben, beni biliyorum, bir başkası bilmese de olur.
Ayrıca cenazesine gitmedim, eğer gitmiş olsaydım zil zurna sarhoş giderdim ki (Gene de dayanabileceğimi sanmıyorum) Benim öyle sarhoş gitmem nasıl karşılanırdı onu da tahmin etmek güç değil, bu sebeplerden dolayı gitmememin daha uygun olacağını düşündüm. Ama başkaları başka şeyler düşünürmüş, hiç önemi yok, dedim ya nasıl olsa ben, beni biliyorum bir başkası bilmese de olur.
Çocukları, hanımı yanıp, yanıp kavruldular elbet. Evet çocukları babalarını, hanımı kocasını kaybetti. Kayıpları büyük, acıları da çok fazla. Onlar öylece kaybettiler ya ben? Bana gelince, ben her şeyimi kaybettim, bu dünyada tek dostumu, beni tek anlayan kişiyi kaybettim ki bu her şeyden acıdır. Tabi bütün bunları anlayabilecek kaç kişi vardır ki? Anlayamazlar çünkü onların öyle bir dostları olmadı ki. Başkaları anlar anlamaz orasını pek bilmesem de en azından çevremdekilerin bunu anlamayacaklarını biliyorum. Bu durumdan sonra yalnızlığın karanlığına nasıl düştüğümü kim nasıl anlayacak ki?
Şimdi artık o eski arkadaşlar da yok, gökteki yıldızların aniden kaybolması gibi onlar da kaybolup gittiler. Hatta güya görüşmeden yapamayacağımız en yakın arkadaşlarımız bile kaybolup gittiler.
Şu anda Eryaman’da iki tane arkadaşım, dostum, bir de Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde bir dostum var. Tabi onların Tekin’in yerini tutmalarını beklemiyorum ama şimdiki zamana göre iyi dostlar. Bu zamanda böyle dostlar bulmak öyle kolay değil. Elbette Tekin ile benim gibi her derdimizi, sıkıntımızı, her zaman paylaşamıyoruz aramızda az da olsa bir mesafe var, ama onlar da iyi dostlar, maddiyatı her şeyin üstünde tutmuyorlar. Zaten maddiyata tapanlarla asla dost olunamayacağını artık bu yaştan sonra bilmemem imkansız.
Ama bu dostlarımdan birisi benim her içki içtiğim zaman, benden küçük olmasına rağmen bana akıl vermeye, nasihat etmeye çalışır. (Bu dostum emekli astsubay) Her seferinde ben içimden kızmama rağmen hatırının kırılmasını istemediğim için çoğu zaman “pas” geçerim. Tekin de içmeme pek razı olmazdı ama hiçbir zaman ne bana akıl vermeye çalıştı, ne de nasihatta bulundu. Gerçi öyle yapsaydı da onun hakkı vardı, aynı zamanda bizim hiçbir sözümüz birbirimize batmazdı. Onunla bir çok yıllarımız beraber geçmişti. Kars’ta bir tek göz odada o kadar kalmamıza rağmen birbirimize gülden ağır bir söz söylememiştik. Onun bana söylediği benim de ona söylediğim şeyler hep hoş şeylerdi. Onunla bizim dostluğumuzun bir başkalarında da olacağını düşünemiyorum.
Gene bir gün içki denen arkadaşla beraber oldum ve o dostuma gittim. Zilzurna sarhoştum ama film kopmamıştı fark edilecek şeylerin farkındaydım.
Arkadaşım beni alıp bir lokantaya götürdü, yemekler geldi yemeye başladık ve bu dostum bana;
-“Yahu abi sen bu içkiyi fazla içiyorsun, hani bırakmıştın ne oldu? Vallahi vücuduna yazık, yaşın da genç değil ki, artık içki sana dokunuyor bunu içmesen iyi olur. Sen bu şekilde içme her Cumartesi ve Pazar günleri ben sana bir su bardağı viski ikram edeceğim. Beraberce içelim ne dersin?
Aptallığın bu kadarı da fazla, insan aptal olur ama bu kadar mı olur? O anda benim tepem atmasın da ne yapsın? Adama bak, benim hareketlerimi tayin edecek, zaten yeterince tayin etmeye çalışanlar var bir de bu çıktı.
Tepem attı, o anda her şey gözümde karardı ki beynim zaafa uğradı, hiçbir şeyi düşünemez oldum. Önce sessizce kalkıp gitmek istedim ama kendime yediremedim çünkü öfkem şaha kalkmıştı. Birden sandalyeden kalkarak;
-“Ulan hıyar sen bana akıl verecek adam mısın? Sen kim oluyorsun da beni vesayetinin altına almak istiyorsun?” Diyerek üzerine yürüdüm. Onun donup kaldığını görünce neyse ki başka bir şey olmadan oradan uzaklaştım
Aradan birkaç gün geçince Cumartesi günü ben öteki arkadaşın evine gittim. Benim kızdığım dostum buna dert yanmış;
-“Atila abi bana ‘Ulan hıyar sen bana akıl verecek adam mısın?’ Dedi ve daha başka şeyler de söyledi, kızıp bağırarak masadan kalkıp gitti, neredeyse bana vuracaktı.” Demiş. Bunu arkadaşım bana söyleyip;
-“Abi biz arkadaşız, arkadaştan öte dostuz, aranızdaki bu kırgınlığı bırakın, işin içinde büyük bir kırgınlık yaratacak şey yok ki. O düşünmeden konuşmuş ama sen büyüksün af et.” Diyince yanımızda bizi dinleyen hanımı söze karıştı;
-“İyi de canım herkes de haddini bilmeli, başından büyük laf etmemeli, altından çıkamayacak söz söylememeli.” Diyerek benim haklı olduğumu tescil etti. Ama kocası onun gibi düşünmüyordu ve kızdı.
-“Sen ne karışıyorsun? Hele sen karışma bakalım bu bizim aramızdaki iş, sana ne oluyor?”
Ben de pişman olmuştum, o bir kızgınlık halinde söylenmiş sözdü evet hoş değildi ama öyle söylemeden sessizce kalkıp gitseydim daha iyi olacaktı ama insanın bazen kendisine gücü yetmiyor ki.
Pazar günü beni yemeğe davet ettiler, beş kişi yemek yedik konuştuk, ama hiç o tellere basılmadı, hep sağdan, soldan konuşuldu.
O arada bizim Gülçin, Ağa amcamın torunlarını, Şenay’ın kızlarını bize getirmiş. Bana telefon ederek acele gelmemi ve biraz sonra gideceklerini söyledi. Halbuki ben onların gece bizde kalacaklarını zannediyordum.
Önüme getirilen tatlıyı yemeden arkadaşlardan özür dileyerek, misafirlerimin geldiğini ve gitmem gerektiğini söyledim ve kalkıp eve geldim.
Amcamın torunlarını, kızların birisinin kocasını, Gülçin’i görüp konuştuk dertleştik, benim hatıra defterimi okuyup hüzünlendiler, tabi ben de onlarla birlikte hüzünlendim. Bol, bol fotoğraf çektiler, benim bilgisayarda yazdığım daha sonra kitap haline getirmeyi düşündüğüm yazıları okudular. Onlarla da bazen hüzünlenip bazen güldüler ve gece bizde kalmadan gittiler.
Benim dostlarımla böyle bir haklı ve ya haksız olayım meydana geldi. Acaba Tekin’le olsaydı nasıl olurdu? Ama o kadar yılda hiç böyle bir olay olmadı ki. Dostum Tekin öteki dünyaya göçtü ve bana diyor ki;
TEKİN DİYOR Kİ
Ay kadar mı, harmanlarla Ankara’nın arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası?
Gel can dostum sen de, güzel burası
Ne kork, ne de çekin, ben buradayım
Burada artık hiçbir kimse ölmüyor
Arsız, namussuzun yüzü gülmüyor
Hortumcular para nedir bilmiyor
Gel buraya dostum, ben buradayım
Hırsızlar burada artık para saçamıyorlar
Orospular ayak, bacak açamıyorlar
Dünyadaki gibi viski, şampanya içemiyorlar
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Siyahları, beyaz diye andıramıyorlar
Politikacılar bunda kimseyi kandıramıyorlar
Fakiri, fukarayı yanım, yanım yandıramıyorlar
Gel buraya dostum korkma ben buradayım
Burada kimse kimseye haksız bir laf diyemiyor
Bürokratlar, hakimler asla rüşvet yiyemiyor
Kuvvetli zayıfın belini burada asla eğemiyor
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada başbakan yok, albay, paşa yok
Dürüstlük, doğruluk var, yalan haşa yok
Kimseler oynamıyor, kızan, taşa yok
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada kavatlara hiçbir para akmıyor
Soytarılara ise hiçbir kimse bakmıyor
Kimse padişahı, veziri takmıyor
Gel buraya dostum korkma ben buradayım
Ama gene de hatırımda köyün tozlu yolları
Gene de özlüyorum beni saran o müşfik kolları
Hani bir zaman yetiştirdiğim arıları, balları
Ama gene de gel buraya, çünkü yerimiz buradır
Burada kimse arpa, buğday ekmiyor
Söğüt, kavak ya da başka ağaç dikmiyor
Fakirin anasını zengin asla s.. miyor
Gel buraya dostum, ben buradayım
Gene de burada hatırlıyorum o beş yüzleri, binleri
Seninle geçirdiğim o maceralı, o tatlı günleri
Sen buraya gel, emin ol gene yaşarız o geçmiş dünleri
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada ömür tükenmiyor, yollar bitmiyor
Kadınlar kocalarına burun, kulak etmiyor
Sırt çevirip yapayalnız, tek başına yatmıyor
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum o ekşimiş ama müşfik yüzleri
Hiç hatırımdan çıkmıyor, kızgında olsa o incecik sözleri
İnsan nasıl hatırlamaz o yorgun ama rahat dizleri
Fakat gene de buraya gel, korkma ben buradayım.
Yaşadığın müddet zarfında dostum kimse bilmez derdini
Şunu iyi bil ki ölmeden önce çocukların dahi bilmez senin kadrini
Unutma bana verdiğin o sözü, vaad ettiğin ahdini
Buraya gel dostum korkma, ben buradayım
Burada fesat yok, fitne yok, seni çekiştiren yok
Yalanları söyleyip sonra da sözünü pekiştiren yok
İnsanları fesatlayıp birbirine tokuşturan yok
Buraya gel dostum, korkma ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum köyümün tarlalarını, düzlerini
Kişilerin o hileli bakışlarını, o kinaye dolu sözlerini
Bu kadar geçen ömrümün baharlarını, yazlarını
Fakat gene de buraya gel dostum, bura bizim yerimiz
Burada milli piyango yok, at yarışı yok, sayısal loto yok
Banka yok, faiz yok, döviz, altın, hisse senedi kota yok
Döner yok, pirzola, kokareç, şiş yok, iyi pişmiş sote yok
Buraya gel dostum, korkma ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum kuşların en büyük ankasını
Selim’in o insanlara her zaman zorluk çıkaran ziraat bankasını
Kırmaları, malagan sinorunu ve harmanların arkasını
Fakat gene de buraya gel dostum, bura bizim yerimiz
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim burada
Zavallı insanlara azap vererek onları öldüren zalim burada
İyi niyetli, yardım sever, vicdanlı, halim, salim burada
Buraya gel dostum korkma ben buradayım
Burada ne kokmuş peynir var, ne asık surat
İnsanlar burada alıyorlar murat
İstersen gel burada şöylece bir tur at
Ne kork, ne de çekin, ben buradayım.
Burada adam kayırmak, iltimas, torpil yok
Ama iyi niyet, dürüstlük, doğruluk, adalet çok
Eğer inanmıyorsan hele bir gel de bak
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Burada ne çayır var, ne ot, ne ekin
Taşı fırlatmadan önce şöyle bir yekin
Beni sorarken de “Öğretmen Tekin”
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Sanma ki senin de burada adın yok
Korkma hiçbir tane huysuz kadın yok
Hem neşen çok, hem de tatlı tadın çok
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Burada sular da ahenkli ve coşkun akıyor
Yeşil gözler süzülerek nazlı, nazlı sana bakıyor
İnsanın ruhunda binlerce şimşek çakıyor
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Dostum hiç kimseler bizim defterimizi yazamadılar
Çok uğraşanlar oldu ama dostluğumuzu bozamadılar
Biz hep üstteydik, dünyada hiç kimseler bizi ezemediler
Şimdi buraya bekliyorum seni, gel dostum ben buradayım.
Yıllardır içki içiyorum, içki benim yıllardır arkadaşlığımı, dostluğumu yapıyor. Hele yaşım ilerleyip yalnız kalınca ona daha da fazla ihtiyaç duymaya başladım. Fakat bazı zamanlar ona öyle kızıyorum ki o kızgınlıkla onu terk edip aylarca yüzüne bakmıyorum. Bazen da o kendini çok pahalıya satarak benim tepkimi çekiyor ve gene ayrılıyoruz. Sonra bazen da o bana geliyor, bazen ben ona ihtiyaç duyup gene beraber oluyoruz. Onu terk edince özlemeye, hasretini çekmeye başlıyorum. Ama onun hasretini çekmek içmekten daha hoş, daha zevkli, o hasretle insan öyle duygulanıyor ki, öyle masunlaşıyor ki bayağı, bayağı tatlı bir hasret çekiyor, bu durum da bana çoğu zaman zevk veriyor. Hani derler ya “Seni uzaktan sevmek sevgilerin en güzeli.” Ya da “Hasretini çekmek senin tatlılığından daha tatlı.” Veyahut “Seni özlemek özlemlerin en güzeli.”
Bizim bu beraberliğimizden çok rahatsız olanlar, hiç memnun olmayanlar olduğu gibi bazıları da işi daha da ileriye götürerek beni kızma noktasına ve bana akıl verme akılsızlığına kadar vardırıyorlar. İçkinin çok kötü bir şey olduğunu, benim içmemem gerektiğini nasihat şeklinde bana sunuyorlar. Benim bunu kabul etmemi istiyorlar.
Ulan biz de biliyoruz içkinin iyi olmadığını ama elbette bir sebebi vardır, bunu hiç düşünemediniz mi? Nereden düşünecekler düşünce yoksulları. Aşık ne demiş;
Bilinmez deryanın dibi
Elbet vardır bir sebebi
Bir şey yitirmişler gibi
Arıyorum dalgın, dalgın.
Ben onların bu konuşmalarına, sözlerine çoğu zaman kırılmamaları için kulak asmayıp “pas” geçiyorum. Kendi kendime “Boş ver aldırma, bilen de konuşur bilmeyen de duymamazlıktan gel” diyorum. Ama bazen öyle bir noktaya geliyor ki tahammülün sınırlarını zorlayarak aşıyor, belirli bir kapasitesi olan sabrın taşmasına sebep oluyor. Gene kendi kendime “Yahu siz ne anlarsınız ki beni, anlayamıyorsunuz bari susun” Ama yok susmuyorlar nasihatlar, telkinler vermeye devam ediyorlar.
Beni bu dünyada anlayan tek bir kişi vardı. Ama bende şans kader mi var ki o da elimden uçup gitti, Hakkın rahmetine kavuşarak bu dünyada beni yalnız bıraktı.
Beni anlayan yegane ve gerçek tek dostum Tekin idi. Çocukluğumuzdan, gençliğimizden beri beraberdi kalbimiz ve o hep beni anlardı. O gerçek manada emsali bulunmayan bir dost idi. Ve o gittikten sonra ben tamamen yalnızlığın karanlığına itildim. Her ne kadar o köyde, ben Ankara’da idimse de, bir derdimiz, bir sıkıntımız, ya da konuşmak istediğimiz zaman birbirimizi arar, dertleşir konuşurduk. Konuştuğumuzda ikimiz de ferahlar, rahatlar, hayata daha güzel bakardık. Sıkılınca telefona sarılır o güzel sözlerini dinler rahatlardım. Arada bir bulgurun kaynaması gibi içerden gelen güzel bir gülüşle olaylara tatlılık katırdı. Telefonun yaygın olmadığı yıllarda ona bol, bol, uzun, uzun mektuplar yazardım. O fazla uzun yazmayı sevmezdi ama özlü mektuplar yazardı.
Tekin askerdeyken bir mektup yazıp ucu ucuna ekleyerek göndermiştim ki Tekin üst ranzaya çıkarak mektubu okurken bir ucu da aşağıya ulaşmış.
Bunu gören arkadaşları hayretlerini gizleyemeyerek sormuşlar;
-“Yahu bu nasıl mektup, bu mektubu kim yazmış? Bu kadar uzun mektup yakmak da maharet ister, bravo vallahi.”
Tekin de gururla;
-“Bunu yazan benim en hakiki dostum ve bacanağımdır, biz onla kardeşten daha ileriyiz, hakiki, gerçek dostuz.” Demiş.
Bunu bana defalarca gülerek anlatmıştır.
Cenazesine gidemedim, gidemezdim de. Ne yani gidip de “Başınız sağ olsun mu diyecektim?” Hayır ben bunu yapamam. Ben zaten “Başınız sağ olsun” sözünden nefret ediyorum ki, bu söz Tekin için hiç olmazdı. Tabi benim bu durumumu herkesin anlamasını beklemiyorum, asla hiçbir zaman anlamayacaklarını da biliyorum onun için de her şeyi onlarla paylaşma yerine kendime saklıyorum.
Ben böyleyim arkadaş, ister kabul edin ister etmeyin, benim yaradılışım bu. Ben kendimi kendim yaratmadım ki istediğim gibi şekil vereyim her taşı istediğim gibi yerine oturtayım. Her canlı ve cansız varlıklar gibi beni de Allah yaratmış ve böyle yaratmış.
İnsan dünyaya bir defa geliyor, ikincisi yok ki. İnsan dünyaya geliyor da ne oluyor? Çoğu insan hayatı boyunca çile, ıstırap, azap çekerek yaşıyor, sonuç ne? Tabiî ki beklenen sonuç öteki dünyaya göç. Oldu mu bu şimdi yani? Halbuki çoğunun bu dünyada daha yapacakları çok şeyleri vardı. Ama olmuyor, kaderin, yazının silinmesi, değişmesi imkansız.
Bu dünyadan zamansız ayrılanlar şu türküyü söyleseler yeridir;
Bağından gül deremedim
Derip yare veremedim
Tez geçtiniz göremedim
Geriye dönün seneler
Bıkmışım ben bu azardan
Allah saklasın nazardan
Gittiğiniz güzergahtan
Geriye dönün seneler
Bahtım ile çekişim var
Hakk’a boyun büküşüm var
Daha yapacak işim var
Geriye dönün seneler
Şunları da bu dünyada kalan bizler söylesek acaba yüreklerimiz rahatlar mı ki?
Ne vefasız geçmişten hayır var
Ne de gelecek imdada koşar
Çoktandır tekne su almaya başladı
Çoktandır ümitler sendedir ölüm
Aldın günleri götürdün
Yedin ömrümü bitirdin
Sonunda ölüm getirdin
Kaçamadım senden Dünya
Ah bana ahlar bana
Su vermez çaylar bana
İşte geldim, gidiyorum
Sökmez padişahlar bana
Her gece kederliyim
Durmadan içiyorum
Sevda ektim kalbine
Yalnızlık biçiyorum.
Yüz aydır oğul yüz aydır
Yüzün aydın yüz aydır
Bu gün dosttan ayrıldım
Sanırsın ki yüz aydır.
Bizim hanım Tekin’le hastalığı sırasında telefonla konuştu da ben konuşamadım. Konuşmadım değil konuşamadım. Hayır ben onu öyle bir haliyle hatırlamak istemiyorum, onu o dinamik, neşe dolu, aslan gibi haliyle hatırlamak istiyorum, onun içindir ki konuşamadım. Sonra ben yaşadığım müddetçe hayat boyu hep o haliyle hatırlardım ki bu da bana büyük ıstırap verirdi. Ben bunu düşünerek konuşamadım ama yorumlar farklı, pek de önemli değil çünkü ben, beni biliyorum, bir başkası bilmese de olur.
Ayrıca cenazesine gitmedim, eğer gitmiş olsaydım zil zurna sarhoş giderdim ki (Gene de dayanabileceğimi sanmıyorum) Benim öyle sarhoş gitmem nasıl karşılanırdı onu da tahmin etmek güç değil, bu sebeplerden dolayı gitmememin daha uygun olacağını düşündüm. Ama başkaları başka şeyler düşünürmüş, hiç önemi yok, dedim ya nasıl olsa ben, beni biliyorum bir başkası bilmese de olur.
Çocukları, hanımı yanıp, yanıp kavruldular elbet. Evet çocukları babalarını, hanımı kocasını kaybetti. Kayıpları büyük, acıları da çok fazla. Onlar öylece kaybettiler ya ben? Bana gelince, ben her şeyimi kaybettim, bu dünyada tek dostumu, beni tek anlayan kişiyi kaybettim ki bu her şeyden acıdır. Tabi bütün bunları anlayabilecek kaç kişi vardır ki? Anlayamazlar çünkü onların öyle bir dostları olmadı ki. Başkaları anlar anlamaz orasını pek bilmesem de en azından çevremdekilerin bunu anlamayacaklarını biliyorum. Bu durumdan sonra yalnızlığın karanlığına nasıl düştüğümü kim nasıl anlayacak ki?
Şimdi artık o eski arkadaşlar da yok, gökteki yıldızların aniden kaybolması gibi onlar da kaybolup gittiler. Hatta güya görüşmeden yapamayacağımız en yakın arkadaşlarımız bile kaybolup gittiler.
Şu anda Eryaman’da iki tane arkadaşım, dostum, bir de Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde bir dostum var. Tabi onların Tekin’in yerini tutmalarını beklemiyorum ama şimdiki zamana göre iyi dostlar. Bu zamanda böyle dostlar bulmak öyle kolay değil. Elbette Tekin ile benim gibi her derdimizi, sıkıntımızı, her zaman paylaşamıyoruz aramızda az da olsa bir mesafe var, ama onlar da iyi dostlar, maddiyatı her şeyin üstünde tutmuyorlar. Zaten maddiyata tapanlarla asla dost olunamayacağını artık bu yaştan sonra bilmemem imkansız.
Ama bu dostlarımdan birisi benim her içki içtiğim zaman, benden küçük olmasına rağmen bana akıl vermeye, nasihat etmeye çalışır. (Bu dostum emekli astsubay) Her seferinde ben içimden kızmama rağmen hatırının kırılmasını istemediğim için çoğu zaman “pas” geçerim. Tekin de içmeme pek razı olmazdı ama hiçbir zaman ne bana akıl vermeye çalıştı, ne de nasihatta bulundu. Gerçi öyle yapsaydı da onun hakkı vardı, aynı zamanda bizim hiçbir sözümüz birbirimize batmazdı. Onunla bir çok yıllarımız beraber geçmişti. Kars’ta bir tek göz odada o kadar kalmamıza rağmen birbirimize gülden ağır bir söz söylememiştik. Onun bana söylediği benim de ona söylediğim şeyler hep hoş şeylerdi. Onunla bizim dostluğumuzun bir başkalarında da olacağını düşünemiyorum.
Gene bir gün içki denen arkadaşla beraber oldum ve o dostuma gittim. Zilzurna sarhoştum ama film kopmamıştı fark edilecek şeylerin farkındaydım.
Arkadaşım beni alıp bir lokantaya götürdü, yemekler geldi yemeye başladık ve bu dostum bana;
-“Yahu abi sen bu içkiyi fazla içiyorsun, hani bırakmıştın ne oldu? Vallahi vücuduna yazık, yaşın da genç değil ki, artık içki sana dokunuyor bunu içmesen iyi olur. Sen bu şekilde içme her Cumartesi ve Pazar günleri ben sana bir su bardağı viski ikram edeceğim. Beraberce içelim ne dersin?
Aptallığın bu kadarı da fazla, insan aptal olur ama bu kadar mı olur? O anda benim tepem atmasın da ne yapsın? Adama bak, benim hareketlerimi tayin edecek, zaten yeterince tayin etmeye çalışanlar var bir de bu çıktı.
Tepem attı, o anda her şey gözümde karardı ki beynim zaafa uğradı, hiçbir şeyi düşünemez oldum. Önce sessizce kalkıp gitmek istedim ama kendime yediremedim çünkü öfkem şaha kalkmıştı. Birden sandalyeden kalkarak;
-“Ulan hıyar sen bana akıl verecek adam mısın? Sen kim oluyorsun da beni vesayetinin altına almak istiyorsun?” Diyerek üzerine yürüdüm. Onun donup kaldığını görünce neyse ki başka bir şey olmadan oradan uzaklaştım
Aradan birkaç gün geçince Cumartesi günü ben öteki arkadaşın evine gittim. Benim kızdığım dostum buna dert yanmış;
-“Atila abi bana ‘Ulan hıyar sen bana akıl verecek adam mısın?’ Dedi ve daha başka şeyler de söyledi, kızıp bağırarak masadan kalkıp gitti, neredeyse bana vuracaktı.” Demiş. Bunu arkadaşım bana söyleyip;
-“Abi biz arkadaşız, arkadaştan öte dostuz, aranızdaki bu kırgınlığı bırakın, işin içinde büyük bir kırgınlık yaratacak şey yok ki. O düşünmeden konuşmuş ama sen büyüksün af et.” Diyince yanımızda bizi dinleyen hanımı söze karıştı;
-“İyi de canım herkes de haddini bilmeli, başından büyük laf etmemeli, altından çıkamayacak söz söylememeli.” Diyerek benim haklı olduğumu tescil etti. Ama kocası onun gibi düşünmüyordu ve kızdı.
-“Sen ne karışıyorsun? Hele sen karışma bakalım bu bizim aramızdaki iş, sana ne oluyor?”
Ben de pişman olmuştum, o bir kızgınlık halinde söylenmiş sözdü evet hoş değildi ama öyle söylemeden sessizce kalkıp gitseydim daha iyi olacaktı ama insanın bazen kendisine gücü yetmiyor ki.
Pazar günü beni yemeğe davet ettiler, beş kişi yemek yedik konuştuk, ama hiç o tellere basılmadı, hep sağdan, soldan konuşuldu.
O arada bizim Gülçin, Ağa amcamın torunlarını, Şenay’ın kızlarını bize getirmiş. Bana telefon ederek acele gelmemi ve biraz sonra gideceklerini söyledi. Halbuki ben onların gece bizde kalacaklarını zannediyordum.
Önüme getirilen tatlıyı yemeden arkadaşlardan özür dileyerek, misafirlerimin geldiğini ve gitmem gerektiğini söyledim ve kalkıp eve geldim.
Amcamın torunlarını, kızların birisinin kocasını, Gülçin’i görüp konuştuk dertleştik, benim hatıra defterimi okuyup hüzünlendiler, tabi ben de onlarla birlikte hüzünlendim. Bol, bol fotoğraf çektiler, benim bilgisayarda yazdığım daha sonra kitap haline getirmeyi düşündüğüm yazıları okudular. Onlarla da bazen hüzünlenip bazen güldüler ve gece bizde kalmadan gittiler.
Benim dostlarımla böyle bir haklı ve ya haksız olayım meydana geldi. Acaba Tekin’le olsaydı nasıl olurdu? Ama o kadar yılda hiç böyle bir olay olmadı ki. Dostum Tekin öteki dünyaya göçtü ve bana diyor ki;
TEKİN DİYOR Kİ
Ay kadar mı, harmanlarla Ankara’nın arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası?
Gel can dostum sen de, güzel burası
Ne kork, ne de çekin, ben buradayım
Burada artık hiçbir kimse ölmüyor
Arsız, namussuzun yüzü gülmüyor
Hortumcular para nedir bilmiyor
Gel buraya dostum, ben buradayım
Hırsızlar burada artık para saçamıyorlar
Orospular ayak, bacak açamıyorlar
Dünyadaki gibi viski, şampanya içemiyorlar
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Siyahları, beyaz diye andıramıyorlar
Politikacılar bunda kimseyi kandıramıyorlar
Fakiri, fukarayı yanım, yanım yandıramıyorlar
Gel buraya dostum korkma ben buradayım
Burada kimse kimseye haksız bir laf diyemiyor
Bürokratlar, hakimler asla rüşvet yiyemiyor
Kuvvetli zayıfın belini burada asla eğemiyor
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada başbakan yok, albay, paşa yok
Dürüstlük, doğruluk var, yalan haşa yok
Kimseler oynamıyor, kızan, taşa yok
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada kavatlara hiçbir para akmıyor
Soytarılara ise hiçbir kimse bakmıyor
Kimse padişahı, veziri takmıyor
Gel buraya dostum korkma ben buradayım
Ama gene de hatırımda köyün tozlu yolları
Gene de özlüyorum beni saran o müşfik kolları
Hani bir zaman yetiştirdiğim arıları, balları
Ama gene de gel buraya, çünkü yerimiz buradır
Burada kimse arpa, buğday ekmiyor
Söğüt, kavak ya da başka ağaç dikmiyor
Fakirin anasını zengin asla s.. miyor
Gel buraya dostum, ben buradayım
Gene de burada hatırlıyorum o beş yüzleri, binleri
Seninle geçirdiğim o maceralı, o tatlı günleri
Sen buraya gel, emin ol gene yaşarız o geçmiş dünleri
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Burada ömür tükenmiyor, yollar bitmiyor
Kadınlar kocalarına burun, kulak etmiyor
Sırt çevirip yapayalnız, tek başına yatmıyor
Gel buraya dostum korkma, ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum o ekşimiş ama müşfik yüzleri
Hiç hatırımdan çıkmıyor, kızgında olsa o incecik sözleri
İnsan nasıl hatırlamaz o yorgun ama rahat dizleri
Fakat gene de buraya gel, korkma ben buradayım.
Yaşadığın müddet zarfında dostum kimse bilmez derdini
Şunu iyi bil ki ölmeden önce çocukların dahi bilmez senin kadrini
Unutma bana verdiğin o sözü, vaad ettiğin ahdini
Buraya gel dostum korkma, ben buradayım
Burada fesat yok, fitne yok, seni çekiştiren yok
Yalanları söyleyip sonra da sözünü pekiştiren yok
İnsanları fesatlayıp birbirine tokuşturan yok
Buraya gel dostum, korkma ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum köyümün tarlalarını, düzlerini
Kişilerin o hileli bakışlarını, o kinaye dolu sözlerini
Bu kadar geçen ömrümün baharlarını, yazlarını
Fakat gene de buraya gel dostum, bura bizim yerimiz
Burada milli piyango yok, at yarışı yok, sayısal loto yok
Banka yok, faiz yok, döviz, altın, hisse senedi kota yok
Döner yok, pirzola, kokareç, şiş yok, iyi pişmiş sote yok
Buraya gel dostum, korkma ben buradayım
Ama gene de hatırlıyorum kuşların en büyük ankasını
Selim’in o insanlara her zaman zorluk çıkaran ziraat bankasını
Kırmaları, malagan sinorunu ve harmanların arkasını
Fakat gene de buraya gel dostum, bura bizim yerimiz
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim burada
Zavallı insanlara azap vererek onları öldüren zalim burada
İyi niyetli, yardım sever, vicdanlı, halim, salim burada
Buraya gel dostum korkma ben buradayım
Burada ne kokmuş peynir var, ne asık surat
İnsanlar burada alıyorlar murat
İstersen gel burada şöylece bir tur at
Ne kork, ne de çekin, ben buradayım.
Burada adam kayırmak, iltimas, torpil yok
Ama iyi niyet, dürüstlük, doğruluk, adalet çok
Eğer inanmıyorsan hele bir gel de bak
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Burada ne çayır var, ne ot, ne ekin
Taşı fırlatmadan önce şöyle bir yekin
Beni sorarken de “Öğretmen Tekin”
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Sanma ki senin de burada adın yok
Korkma hiçbir tane huysuz kadın yok
Hem neşen çok, hem de tatlı tadın çok
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Burada sular da ahenkli ve coşkun akıyor
Yeşil gözler süzülerek nazlı, nazlı sana bakıyor
İnsanın ruhunda binlerce şimşek çakıyor
Ne kork ne de çekin, ben buradayım
Dostum hiç kimseler bizim defterimizi yazamadılar
Çok uğraşanlar oldu ama dostluğumuzu bozamadılar
Biz hep üstteydik, dünyada hiç kimseler bizi ezemediler
Şimdi buraya bekliyorum seni, gel dostum ben buradayım.
İNSANDAKİ BAZI HALLER
İNSANDAKİ BAZI HALLER
Hangi konuda olursa olsun öğünmek iyi bir huy, alışkanlık değildir. Olgun, görgülü, bilinçli, mütevazi olan bir insan hiçbir üstün meziyeti ile övünmez. Hatta bundan bahsetmekten hicap duyar.
Elbette ki insanlarda birbirlerinden üstün meziyetler vardır. Birisinin kolayca yapabildiğini, becerebildiğini bir başkası yapıp beceremez. Birinin gücü kuvveti bir başkasından daha üstün olabilir, ya da daha yetenekli olabilir. Bu konuda güzel bir de anekdot vardır.
Üçüncü murat pek güçlü, kuvvetli ve de çok iyi ok atan bir padişahmış. Bir gün yanında bulundurduğu cüce ile kırlara gezmeye çıkıyor, gezerken okunu atıp yarıya kadar bir ağaca saplıyor ve cüceye dönerek;
-“Görüyor musun? Bak ok yarıya kadar ağaca saplandı, işte sen bunu yapamazsın.” Diyince cüce atın ön ayaklarının altına ayakta olarak girip öteki taraftan gene ayakta çıkıyor, başı, atın karnına değmeden. Üçüncü Murat’a dönerek diyor ki;
-“Sen de bunu yapamazsın.”
Demek oluyor ki herkesin her şeyi yapması ya da herkesin her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Bir de gösteriş meraklıları vardır ki, bu da kendisinin başkalarından üstün olduğunu ispatlama arzusudur. (Hoş insanların hepsinde vardır övünme duygusu ve gösteriş ama bunu asgariye indirmenin yollarından birisi bilinçli olmaktır, yoksa övünmekten hoşlanmayan insan hemen, hemen yok gibidir, varsa da müstesnadır.) Kendisinde olup da başkasında bulunmayan özellikleri gösterip üstünlük taslamaktır.
Çok az olmasına rağmen bunların tam tersi insanlar da vardır. Bunlar çok çekingen insan tipleridir. Fazla çekingen insanlar kalabalık arasına karışmaktan pek hoşlanmazlar. Bu tip insanlar genellikle çocukluklarında yalnız kalmış, yalnız büyümüş insanlardır. Babadan, anneden fazlaca tepki görmüş, şefkat görmemiş oldukları için çok çekingen olmuşlardır. Bu tipler hep “pot” kırmaktan korkarlar. Halbuki bir insan kişilik sahibi ise çevresine kendisini kabul ettirmişse bir takım görgü kurallarını ihlal etse, kural hatası yapsa bile hoş karşılanacağı muhakkaktır. Onun kırdığı pot diğerlerinin hoşuna bile gidebilir.
Şaka ile alay arasında ise çok büyük bir fark vardır. Bazı kimselerde kendisini başkalarından üstün görme hastalığı mevcuttur. Bu ise hakikatten iyi olması mümkün olmayan bir hastalıktır. Bunlar, başkalarında gördükleri ufak-tefek hataları alay konusu ederek onlarla dalga geçip kendilerini tatmin ederler. Hastalıkları müzmin olduğu için bundan vazgeçmeleri hiçbir zaman mümkün olamaz.
Alay etmek aynı zamanda ruhsal bir aşağılık duygusunun tetiklemesinden ileri gelmektedir. Bir insanın eğer kendisine fazla güveni yoksa başkaları ile alay ederek bu hissi yenmeye çalışır. (Kendisine güveni olmamak insanın en kötü yönüdür.) Bu alay denen şeyi hemen her insan yapar ama çoğu bunun dozunu kaçırarak kendisine güven kazanmaya çalışır. Halbuki bu hareket onlara hiçbir zaman güven falan kazandırmadığı gibi gülünç durumlara bile düşürebilir. Kendisinde olmayan bir takım özellikleri, üstünlükleri başkalarına empoze etmeye çalışır. Mesela onun olmayan bir şiiri, yazıyı, fıkrayı “benim” diye başkalarına empoze etmeye çalışmak gibi.
İnsanlar da türlü, türlü haller vardır ama insanın insan olması için gene de insan olması gerekmektedir.
Hangi konuda olursa olsun öğünmek iyi bir huy, alışkanlık değildir. Olgun, görgülü, bilinçli, mütevazi olan bir insan hiçbir üstün meziyeti ile övünmez. Hatta bundan bahsetmekten hicap duyar.
Elbette ki insanlarda birbirlerinden üstün meziyetler vardır. Birisinin kolayca yapabildiğini, becerebildiğini bir başkası yapıp beceremez. Birinin gücü kuvveti bir başkasından daha üstün olabilir, ya da daha yetenekli olabilir. Bu konuda güzel bir de anekdot vardır.
Üçüncü murat pek güçlü, kuvvetli ve de çok iyi ok atan bir padişahmış. Bir gün yanında bulundurduğu cüce ile kırlara gezmeye çıkıyor, gezerken okunu atıp yarıya kadar bir ağaca saplıyor ve cüceye dönerek;
-“Görüyor musun? Bak ok yarıya kadar ağaca saplandı, işte sen bunu yapamazsın.” Diyince cüce atın ön ayaklarının altına ayakta olarak girip öteki taraftan gene ayakta çıkıyor, başı, atın karnına değmeden. Üçüncü Murat’a dönerek diyor ki;
-“Sen de bunu yapamazsın.”
Demek oluyor ki herkesin her şeyi yapması ya da herkesin her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Bir de gösteriş meraklıları vardır ki, bu da kendisinin başkalarından üstün olduğunu ispatlama arzusudur. (Hoş insanların hepsinde vardır övünme duygusu ve gösteriş ama bunu asgariye indirmenin yollarından birisi bilinçli olmaktır, yoksa övünmekten hoşlanmayan insan hemen, hemen yok gibidir, varsa da müstesnadır.) Kendisinde olup da başkasında bulunmayan özellikleri gösterip üstünlük taslamaktır.
Çok az olmasına rağmen bunların tam tersi insanlar da vardır. Bunlar çok çekingen insan tipleridir. Fazla çekingen insanlar kalabalık arasına karışmaktan pek hoşlanmazlar. Bu tip insanlar genellikle çocukluklarında yalnız kalmış, yalnız büyümüş insanlardır. Babadan, anneden fazlaca tepki görmüş, şefkat görmemiş oldukları için çok çekingen olmuşlardır. Bu tipler hep “pot” kırmaktan korkarlar. Halbuki bir insan kişilik sahibi ise çevresine kendisini kabul ettirmişse bir takım görgü kurallarını ihlal etse, kural hatası yapsa bile hoş karşılanacağı muhakkaktır. Onun kırdığı pot diğerlerinin hoşuna bile gidebilir.
Şaka ile alay arasında ise çok büyük bir fark vardır. Bazı kimselerde kendisini başkalarından üstün görme hastalığı mevcuttur. Bu ise hakikatten iyi olması mümkün olmayan bir hastalıktır. Bunlar, başkalarında gördükleri ufak-tefek hataları alay konusu ederek onlarla dalga geçip kendilerini tatmin ederler. Hastalıkları müzmin olduğu için bundan vazgeçmeleri hiçbir zaman mümkün olamaz.
Alay etmek aynı zamanda ruhsal bir aşağılık duygusunun tetiklemesinden ileri gelmektedir. Bir insanın eğer kendisine fazla güveni yoksa başkaları ile alay ederek bu hissi yenmeye çalışır. (Kendisine güveni olmamak insanın en kötü yönüdür.) Bu alay denen şeyi hemen her insan yapar ama çoğu bunun dozunu kaçırarak kendisine güven kazanmaya çalışır. Halbuki bu hareket onlara hiçbir zaman güven falan kazandırmadığı gibi gülünç durumlara bile düşürebilir. Kendisinde olmayan bir takım özellikleri, üstünlükleri başkalarına empoze etmeye çalışır. Mesela onun olmayan bir şiiri, yazıyı, fıkrayı “benim” diye başkalarına empoze etmeye çalışmak gibi.
İnsanlar da türlü, türlü haller vardır ama insanın insan olması için gene de insan olması gerekmektedir.
Horasan, Ardos Acı Duygular
HORASAN ve ARDOS KÖYÜ
Ardos köyü Horasan'a ancak beş kilometre mesafede olan küçük ve çok şirin bir köydür. Sanki göklere ulaşacaklarmış gibi yükselen ağaçları kavak ve söğüt ağaçları simgeler. Horasana giden patika yolun sol tarafında tepelere kadar uzanan çayırlar, sol tarafta da tarlalar uzanır. Kayyum dedemin evlerinin önünde uzanan bahçenin içinde de selvi kavaklar boy göstermektedirler. Akpın tarlalar ilerdeki küçük dereye kadar uzanır. Sağında ve solunda tepecikler vardır, sol üst tarafta herkesin ikametgahı olan mezarlık var. Dedemlerin bahçesinin içinden de ince bir ark geçer, arktan akan su bahçeyi ve ağaçları sulayarak çayırlara doğru akar.
Annemin bebekliği, küçüklüğü ve genç kızlığı hep bu köyde geçmiş. Dedemlerin toprak damlı ve toprak zeminli evlerinde. Uzunca bir koridor tabanı toprak, solda iki tane oda ve onların sonunda gene solda büyük bir tandır başı. O büyük ve bana o zamanlar çok azametli görünen tandır başında hemen, hemen her gün ekmek pişirilir, çalışanlara ancak yetiştirilir Ekmeği Nevriye nenem, ya da herhangi bir gelin pişirmez ekmekçi kadın pişirirdi. Bana karanlık ama annem o büyük tandır başında ve tabanı toprak olan koridorda koşuşturup durmuş yıllarca. Annem muhtemel ki genç kızlığında ya bir çarşafın altına ya da bir ehramın altına girerek yıllarını geçirmiş. O yıllarda taassup daha bir katı idi, genç kızların hemen, hemen dışarı çıkmaları imkansızdı, herkes evlerinin önlerine duvarla bir hayat çerçevesi çekerlerdi. Hiç kimse, bir başka kimsenin evinin önünden geçerken dikkatli bakamazdı, o acayip bir kabahat ya da suç sayılırdı. Her ne kadar acayip bir uygulama ya da ne bileyim gelenek idiyse de o yıllarda bu geçerliydi, genç kızlar “hayat” denilen, aslında hiç de hayat olmayan evin avlusundan dışarıya çıkamazlardı. Annemin de böyle bir hayat yaşadığı muhtemeldir, muhtemel değil kesindir. Bir ihrama bürünen annem ancak ya paşa hanımlara, ya da yakın bir komşusuna gidebilmiş, ya da çok sevdikleri kadınların çay partilerinde bardaklara çay doldurmuştur. Hayalinde neler vardı, bilemem ama o yılların kızlarının en büyük hayali evlenip çoluk çocuk sahibi olmaktı. Onun da hayali herhalde oydu, zira o yıllarda kızların okullara gitmeleri sanki ayıp sayılıyordu daha çok Erzurum havarisinde. O yıllar ki ikinci dünya savaşının yaklaştığı, ya da başladığı yıllar, ne kıtlıklar, ne yoklukların çekildiği zalim yıllar. Kim bilir neler çekmiştir zavallı annem daha sonra çektikleri gibi.
Annem, Kayyum dedemin ve Nevriye nenemin altı oğlan, dört kız çocuğun en büyükleri. Hulusi dayım, Fikriye ezem, Muhlis dayım, Nöber ezem, Fethi, Turgut, Dedeağa dayılarım. Ve benim için çok önemli olan, çok sevdiğim, erkeklerin en küçüğü Cengiz dayım. Son olarak da, hani son beşik denir ya işte o son beşik de gene bir kız, Mualla ezem.
Bunlar aynı zamanda kendi zamanlarının en güzel kızlarıymış. Fikriye ezemin güzelliği benim çocukluğuma bile sarkmıştı, o zamanlar bile bana çok güzel görünürdü ki hakikatten de öyleydi. Ben Nöber ezemin kırmızı yanaklarını o çocuk yaşımda hayran, hayran seyrederdim. Mübalağa değil en kırmızı elmadan daha kırmızı idi yanakları. O çocuk yaşımda bazen düşünürdüm “acaba boya mı sürüyor ki” diye. Ama boya sürmesinin imkansız olduğunu ancak sonraları anlayabildim. Onun yanaklarının boyasının hiç çıkmadığı boya olmadığının ispatıydı. Onu gizli, gizli severdim ama yaklaşamazdım pek, bana Fikriye ezem daha çok samimi gelirdi, zira o daha çok severdi beni. Mualla ezem ise benden yalnız iki yaş büyüktü. O da sarışın güzeldi, mavi gözleri vardı, uzun boyu vardı, o da zamanının en güzelleri arasındaydı, ben onun güzelliğine eriştim.
Annemi pek hatırlayamıyorum ama onun da çok beyaz bir yüzünün ve kara kaşlarının olduğu onu tanıyan köyümüzün kadınları tarafından söylenirdi. Ama benim onunla beraber yaşıyabilmem ancak altı yıl sürebildi genç yaşında, gene doğduğu yerde vefat etti. 1951 yılında bizi yetim bırakarak gitti. Bir çocuğun annesi ölüp de babasının elinde kalacağına, babası ölüp anasının elinde kalması daha hayırlıdır. Biz ise iki oğlan, bir kız olarak yetim kaldık. En büyükleri ben, Muammer ve Necla. Ama Necla annemden sonra fazla yaşamadı, Ardos’tan geldiğimiz kendi köyümüzde öldü. Denir ki; “İnsanlar yalnız ölümde eşittirler.” Hayır ölümde de insanlar eşit değillerdir. Evet herkes ölecek ama herkesin ömrü aynı mı? Kimisi doğarken ölür, kimisi de yüz yıldan fazla yaşar, bu eşitlik değildir.
Yetimin sesi gelmez
Ağlar nefesi gelmez
Baş yastıkta, göz yolda
Bekler kimsesi gelmez.
Özet olarak yetimin tarifi bu, ama bundan da acı tarifleri var elbet.
Biz Ardos köyüne göçüp gittik, orada annemizi kaybedip tekrar kendi köyümüz olan Karahamza’ya dönüp orada da Necla’yı kaybettik.
Yaşamımız, hayatın bize göstereceği olaylarla devam ederken Muammer Ardos köyüne, dedemin, nenemin ve dayılarım yanına gitti, ben ise köyümüzde kaldım.
Annemin genç kızlığını yaşadığı Ardos köyünü, onun yaşadığı için mi yoksa bir şeyler aradığım için mi, pek severdim. Yolları tozluydu ama bana sanki bir halının nakışlarını gösteriyordu, çayırları, akan küçük çayı bana nedendir bilinmez huzur veriyordu. Kavaklar bana öyle heybetli geliyordu ki onlara bakınca sanki gökleri görüyordum, bahçelerinde yetişen bütün sebzeler beni pek etkiliyor, onların içinde yatıp görünmemek istiyordum.
Küçüklüğümde bile mezarlara gizlice gitmeyi severdim, nedense kimsenin beni mezara giderken görmesini istemiyordum. Hele mezarın başında hiç görünmek istemiyordum, nedenini ben de bilmiyorum. Annemin mezarı Ardos köyünde değil, Horasan’da Fikriye ezemin evlerinin yakınında. Ben annemin mezarına da, beni görmesinler diye pek fazla gitmezdim, bir de fazlaca etkileniyordum, öyle bir halet-i ruhiye içindeydim ki sanki dayanamıyordum. Ama bu dayanamama durumunu da kimselere belli etmemeye çalışıyordum, bu dayanamama işi bana ayıp gibi geliyordu. Benim dayanamadığımı bir başkasının öğrenmesini istemiyordum. Zeki Müren’in söylediği şu şarkı hep beni eskilere, maziye götürür, her dinleyişimde oldukça hüzünlenirim.
Mazide kalan hatıra gibi
Şefkatli kollarını aç bana anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Uyandım uykudan aradım seni
Sağıma, soluma bakındım anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Yanımda olmanı ne çok isterdim
Dizine yatıp da uyurdum anne
Dilimde dua, gözümde rüyasın
Seni çok özledim, hastayım anne
Bir erkek en çok sevgilisini, en iyi karısını, en uzun da annesini sever.
Kapının önünde bir eşiğe dayanmış yedi yaşlarında bir çocuk eğilmiş duruyor. Herhalde annesi ölmüş yavrunun, masun yüzü ne kadarda benziyor benim yüzüme. Allah kahretsin orada duran benim.
Annesini özlemeyen çok az insan vardır, onlara da insan denir mi bilemem. İnsan hayatında en önemli kişinin anne olduğunu hemen herkes bilir ama ne yazık ki herkes istediği kadar annesiyle birlikte olma şansına sahip olamıyor. Ancak insanın annesi ölse de gene şikayetlerini ona yapıyor, başka kime yapacak ki? Onu sağ olarak kabul edip, ya da mezarında belki beni duyar umuduyla şikayetlerini sıralıyor.
Kavgalardan, küslüklerden
İki yüzlü dostluklardan
Yalanlardan, çalanlardan
Yoruldum ben artık anne.
Ellerdeki talanlardan
Dillerdeki yalanlardan
Beni derde salanlardan
Yoruldum ben artık anne
Böyle beyaz kaşlılıktan
Yalan yanlış aşklılıktan
Artık ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne
Saçımdaki süren aktan
Ağrıyan şu çift ayaktan
Anne ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne
Adı kalmış ad’sızlıktan
Bahtı kara, baht’sızlıktan
Dünyada huzursuzluktan
Bıktım, ben tükendim anne
Kimse bilmez ahvalimi
Anlayan yoktur halimi
Fırtına kırdı dalımı
Bıktım, ben usandım anne
Bahçeler gül açtı anne
Güller tohum saçtı anne
Tadım, tuzum kaçı anne
Bıktım, ben tükendim anne.
Göğü deler gibi göklere tırmanan kavakların arasında dedemin bal petekleri de vardı, yalnız kendilerinin yemeleri için yetiştirirlerdi arıları. Ardosun sahipleri toprağa dört elle sarılmışlar durmadan çalışıyorlar. Bütün dayılarımın yanında hizmetkarlar ve marabalar da vardı, onlara ekmek, yemek yetiştirmek de kadınların yetkisindeydi, bir çalışma kavgasıdır ki sürüp giderdi. Onlar Ardosun asil sahipleriydi ve tarlalar, çayırlar onlarla şenlenir, onlarla neşelenir, onlarla bereketlenirdi. Bereket onlara şamildi, onlar bereketin doğrulukta olduğunu bilirlerdi. Toprağı işlemenin en önemli işlev olduğunu bilirlerdi. Onlar gene bilirlerdi ki ne altın ve ne de para yenilir, insanın yaşaması için gerekli olan şey topraktan gelir, toprak insanın yaşaması için de ölmesi için de önemlidir. Öleni de suya atmazlar elbet, onu da toprağa gömerler. Şimdi bu önem gene var mı? Bilemiyorum ama pek fazla önem verildiğini de göremiyorum.
Ardos’un tozlu yollarından Horasan’a hemen her gün gidilir, günlük ihtiyaçlar oradan karşılanır ve gene günlük içilmesi gerek çay ihtiyaçları Horasandaki kahvelerde tüketilen çayla giderilirdi. Onlar çaya çok düşkünler, köylerinde, evlerinde her ne kadar çay içseler de şehre gelince kahvelerde bardak, bardak çay içmeden dönmezler köylerine. O zamanların en hızlı vasıtası at ya da at arabaları, henüz traktör hayata girmemişti çünkü. Tabi bu arada vasıta bulamayanlar “tabanlara kuvvet” diyerek yaya olarak Horasana giderlerdi.
Horasan'ın uzun bir çarşısı vardı, Erzurum’dan gelip Kars’a giden arabalar bu uzun çarşının içinden geçip giderlerdi. Burada bir tane otel, ama bir çok lokanta ve kahve vardı. Erzurumlu çaya ve yemeğe pek düşkündür, hele et yemeğine hiç dayanamazlar, döneri çok severler, onun için de küçük bir kasabada çok sayıda lokanta ve kahve vardır. Onlar çay içmeyi bir vazife gibi addederler, gelen misafirlerine birkaç bardak çay ikram etmeden göndermezler. Ama içkiye gelince hayır, ona pek kızarlar. İyi de siz çay içerken kimse size kızmıyor, siz niye içki içene kızıyorsunuz? Onların dedikleri dedik., çaldıkları da düdük. Efendim içki haram, onun için de içilmemesi gerekir. Yahu bunu içen de haram olduğunu biliyor ama içiyor, günahı ona, size ne? Hayır asla kabul edilemez, içene de pek iyi gözle bakılmaz, “Ne olacak serhoş herifin biri, aman hiç ona kız verilir mi?” Diye de eğer bir içki içen yanılmış da kız istemişse vay onun haline. Adama kızı vermedikleri gibi onu rezil, kepaze de edip söylemediklerini bırakmazlardı. Bana göre onların hiç hoş olmayan huylarından birisi de fakiri, hakir görmeleri, fakire “Hızan” gibi türlü lakaplar takarlar eğer bir de gelinleri hasbelkader fakir bir kişinin kızı ise onun adı da “Hızan kızı” olurdu. Bu, Müslümanlıkla tezat olan bir durum ama nedense bunu hep pas geçerler.
Elbet Ardosun simgesi olan kavakları yine sallanıyordur ama sahipleri değişeli çok oluyor. O eski sahipler gitmiş yerini yenileri almış, acaba eskilerinin yerlerini tutuyorlar mı? Hayır tutamazlar, hangi gidenin yeri dolduruldu ki onlarınki doldurulsun? Zaman silindir gibi ezip geçti o zamanın insanlarını, “çabuk olun” diyerek değiştirdi köyün, şehrin sahiplerini. “Herkes yoluna devam etsin” diyerek boyuna arkalarından itti ve hala da itmekte devam ediyor.
Annemin genç kızlığını geçirdiği Ardos köyünden Hulusi ve Muhlis dayılarım çıkarak Horasana yerleştiler. Kendilerine orada dükkan açıp hem işlettiler hem de köyde olan arazilerini işletmeye devam ettiler.
Ben ilkokuldayken yazın harman zamanı, bizim köyde yetişmediği için gidip Ardostan salatalık getirip köyümüzde satıyordum. Bir zaman da öyle alış-veriş yaparak geçirdim günlerimi.
Kayyum dedem uzun boylu, aynı zamanda beyaz ve uzun olan bir sakala sahipti. Ben hep dedemi beyaz sakallı gördüm, hiç sakalsız görmedim. Ardosa gittiğim zaman Nevriye nenem ile oturup sohbetler ederdik. Beni çağırır, “Durbaba gel biraz gıybet (dedikodu) edelim” derdi. Mualle ezem çalışanlara yemek yapar aynı zamanda her işe koşar, hiç boş durmazdı ya da ne bileyim bana öyle gelirdi, çünkü ben hep onu çalışır görüyordum, koşturur buluyordum. Biraz daha büyüyünce Cengiz dayımla daha iyi bir dostluk kurduk, artık bizimki dayı-yeğen meselesi değildi de bir dostluk meselesiydi. Cengiz dayım pek fazla çalışmazdı ama çalışanların başında durur onları yönlendirirdi. Arazileri bizim köyün arazisine göre daha verimli ve sebze, meyve, her şey yetişiyordu.
Muhlis dayımın hanımı genç yaşında vefat etti. Yeniden evlendi fakat o da pek fazla yaşamadı, o da genç yaşında vefat etti.
Ben Ankara’ya geldikten sonra Muammer’ de geldi, beraber yaşamaya başladık, daha sonra da babalar geldiler hep beraber yaşamaya başladık. Ben evlendikten sonra babamlardan ayrıldık, yakın bir ev tutarak ben, Muammer ve Zennure beraber yaşamaya başladık. Muammer terzinin yanında çalışıyordu, ben askere gidince yengesiyle beraber o kaldı.
Muammer de askerliğini bitirince Hulusi dayımın kızı Remziye ile evlenmek isteğini bize bildirdi, biz de gidip istedik, nişanladık bir müddet sonra da Ankara’ya getirdik.
İnsan ileride nelerin olacağını bilemez ki, iyi ki de bilmiyor, bilse felaket olurdu. Kaderin tayini Allaha aittir, insanlara tayin edilen kaderin çizgisinden azcık da olsa sapmanın imkanı olamaz.
Biz Atatürk lisesinin lojmanında oturuyorduk, bir müddet beraber oturduk, daha sonra onlar başka bir ev tutarak bizden ayrıldılar. Muammer İzmir caddesinde kendisine terzi dükkanı açtı fakat daha sonra karar vererek Horasana göçtüler. Orada da terzi dükkanı açarak çalışmaya başladı, biz de çok sık olamamak kaydıyla ara sıra Horasana, Ardos’a gidip onları ziyaret ediyorduk.
Remziye’nin teyzesinin kocası Recep ağabeyi Ziraat Bankasında çalışıyordu ve tayini Ankara’ya çıktı İskitlerde bir ev tuttular, bizimle de görüşüyorlardı. Hulusi dayım, Remziye ve Muammer’in minik oğlu Gökhan Ankara’ya geleceklerini bildirdikleri için Recep ağabeyi ile beraber bizim evde onları bekliyorduk. Gelmeleri gereken saatte gelmediler biz çok merak ettik ve sonra kaza geçirdiklerini öğrendik. Ben hemen Horasana gittim. Remziye’nin kolları kırılmış, Hulusi dayımın kaburgaları, Allahın hikmetine bakın ki küçük Gökhan’a hiçbir şey olmamıştı. Dayım Erzurum’da hastanede yatıyordu, benim kanım tuttuğu için ben de kan verdim. Cengiz dayım, Dedeağa dayım ve Fikriye ezemin çocukları çok koşturdular, kan verdiler, dayımın yanından hiç ayrılmadılar. Aslında o aileler birbirlerine böyle zamanlarda çok bağlıdırlar ama her nedense diğer zamanlarda bu pek görülmemektedir. Mesela ben Fikriye ezemin çocukları ile pek candandım ama her nedense sel köprüleri yıktı, halbuki su yalnız köprülerin altından geçerdi, bu sefer öyle olmadı. Nedenini az çok tahmin etsem de benim tahminimin üstüne çıkıyor gibi oluyor bazen.
O kazayı da öylece atlatıp sonucuna şükürler ettik.
Aradan yıllar geçti Burhan oldu ve en sonunda da güzel kızım Nevriye oldu. “Nevriye” nenemin ismiydi, o vefat edince bir hürmet ifadesi olarak Muammer kızına onun adını verdi.
Bu hatıra yazılarımda pek fazla teferruata girmek istemiyorum zira o kadar beni üzebilecek olaylar var ki onları her ne kadar hatırlasam da yazmak istemiyorum. Kırk yıllık arkadaşımı da terk ettim, artık beni teselli edecek kimse de yok. En son kalan, bana iyi—kötü arkadaşlık edeni de terk edip iyice kendi başıma kaldım, teselli de artık yok.
Remziye’nin rahatsızlığı meydana çıktı, böbreklerinde bir sorun olduğunu söylüyordu doktorlar. 3 Aralık l99l tarihinde tedavi için Ankara’ya geldiler, bir müddet tedavi olduktan sonra gittiler. Tekrar 23 Nisan l992 tarihinde geldiler, kontrole gelmişlerdi ve ben durumu iyi görüyordum, sanki iyiye doğru gidiyor gibiydi. Hatıra defterime de öyle yazmışı, korkacak bir şeyin olmadığı notunu düşmüşüm ama yanılmışım. 28 Nisan l992 tarihinde tekrar Horasana döndüler.
Cengiz dayım da lanetlik bir hastalık olan boğaz kanserine yakalanmış ve tedavi için Ankara’ya gelmişti. Doktorlar ameliyat olması gerektiğini söyledilerse de dayım olmadı ve gittikten sonra Erzurum’da oldu.
Ve geldik l995 yılına. Bu yıl bizim için bir felaket yılı, bir uğursuzluk yılı oldu zira bu yılda üç candan insanımızı kaybettik.
21 Nisan l995 Pazar günü Remziye’yi kaybettik. Acımız çok büyüktü ama elden gelecek hiçbir şey yoktu, ancak üzülmekte yetiniyor insan, başkaca da bir şey elinden gelmediği için bazen asi de oluyor. Ayığın, kaderi yazan Allaha bir şey söyleyemeyip de hıncını “Felek” ten aldığı gibi.
Zalim felek duymadın mı sesimi?
Sen yaralı değilsin ki bilesin
Bilemesin matemimi, yasımı
Sen yaralı değilsin ki bilesin.
Bu felek kimdir, nedir? Pek bilen yok ama dünyanın ismini felek koyarak ona ver-yansın edenlerin elinden başka bir şey gelmediği için ona başvuruyorlar. Çaresiz insan ne yapar? Ancak dövünür ve bir suçlu arar, işte insanlar da suçlu olarak feleği görüp, bütün bed-dualarını onun üstünde yoğunlaştırıyorlar.
Ey felek beni mi gördün? Kimseyi göremedin
Benimle mi mal kazandın? Pay edip bölemedin
Üç verdinse beş vereyim, ne verdin alamadın?
El sitemi bende çoktur, sana borcum ne felek?
Diyerek bütün sitemini ona döken, hırsını ondan almaya çalışan nice aşıkların, nice şairlerin türkülerine, şiirlerine yansımıştır zalim felek. Felek, felektir ama soy adı ya da sıfatı da “zalim” dir. Bütün zalimlikleri hep o yapar! İnsanın Allahın kaderi olduğunu bilmesine rağmen Allaha dil uzatmak haddine düşmediği için madem bir suçlu aranıyor onu da “Felek” adında birisine yüklemek insan oğluna kolay geldiği için ona yüklemiştir. Başka yapabileceği bir şey olmadığını ve bir suçlunun mutlaka olması gerektiğine inandığı için feleği suçlayıp işin içinden çıkıyor.
Bu acının arkasından ikinci bir acı daha geldi. Benim için çok değerli olan ve çok sevdiğim Cengiz dayım menfur kansere yenik düşmüş ve ;
23 Temmuz l995 Pazar günü o da hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Bu da yetmezmiş gibi;
3 Eylül l995 Pazar günü de Ekrem’i elim bir trafik kazasında kaybettik. Kendi arabasıyla Sarıkamış’tan köye giderken kaza yaparak vefat ediyor. Bunların her üçü de Pazar günü vefat ediyorlar, bu bir rastlantı ama garip bir rastlantı.
Ben bu l995 yılına hep lanetle bakmışımdır, bu yıl ki bize büyük darbe vurdu. Neydi kastı bilemedik? “Yılın ne suçu var?” Demeyin, madem bir suçlu aranıyor biz de suçlu olarak l995 yılını ilan ediyoruz. Peki de başka suçlu olarak kimi bulabiliriz ki? İnsan oğlu bahane arar, arar da sonunda bulduğunu zanneder, olmuş gibi olur zira o bir suçlu bulmuştur, bu hayırsız yılı suçlu olarak ilan etmiş durumdayız biz.
Yapacak başka bir şeyin olmaması, çaresizliğin bir neticesi olarak da türkülere, şarkılara ve şiirlere sığınıyoruz.
Ah edip ağlarım gurbet ilinde
Uzaktan göründü benim dağlarım
Yine garip kaldım gurbet ilinde
Evimi, yurdumu anar ağlarım.
Dayımın vefatından sonra artık Ardos köyüne gitmedim. Zaten o köyün hem adı değişti hem de sahipleri, oraya gitmekle üzüntüden başka bir şey elde edemeyeceğimi biliyorum. Onun mezarına gitmek bile bana o kadar zor gelir ki tarif etmem imkansız. Ama şiir defterime dayım için yazdığım şu şiiri yazabilirim ancak.
ACI DUYGULAR
Az kaldı, varacağım biraz sonra Ardosa
Baktım bütün ağaçlar başlamışlar bir yasa
Peki ya Cengiz dayım Ardosta da olmasa
Neye yarar Ardosun bahçeleri, bağları?
Baktım ağaçlar suskun, sular sanki akmıyor
Tepedeki şahinler artık bize bakmıyor
O ateşli güneş de artık bizi yakmıyor
Çünkü solmuş Ardosun çiçekleri, dağları
Bahar gelmiş, yaz gelmiş, ne çıkar ki Ardosta
Hep Ardosu düşündüm Karahamza da, Kars da
Tarlalar da ağlıyor, ekinler de, nadas da
Zira geçti Ardosun tatlı güzel çağları
Sular sessiz hüzünlü, akıyor hazin, hazin
Tadı kalmadı artık ne baharın ne yazın
Takadı da kalmamış kışın, buzun, ayazın
Gitmiş artık bu köyün güleni ve ağları
Dağlarının üstünde kara bulutlar suskun
Kavaklar göğe çıkmış, başları yere askın
Kuzuları meleyen koyunlar bile şaşkın
Ağlıyorlar Ardosun ölüleri, sağları
Ardosun sahibini ağaçlar selamlıyor
Arkasından sessizce kuzuları ağlıyor
Bir köprü ki Cennete sıratı da bağlıyor
Akıyor yüreklerin ateşlenen yağları.
Geride kalanlar ağlar çaresiz
Ölüler çaresiz, sağlar çaresiz
Karşıda yükselen dağlar çaresiz
Hepsi boyunlar bükük bekliyor.
Biz onları kaybettik ama hep, her zaman aklımızdalar. Nenem, dedem, dayılarım, Remziye, Cengiz dayım, Ekrem ve bütün kaybettiklerimiz. Bunların aklımdan çıkması mümkün değil. İki yıl önce kaybettiğim kadim dostum Tekin, bunlar unutulacak insanlar mı, bunlar unutulursa bizim yaşadığımı neye yarar. Yaşayanlar kaybettiklerini hiç olmazsa bazı, bazı anmalılar ki mazi gözlerinin önünden bir sinema şeridi gibi geçsin.
Hatırlıyorum Ardosun tozlu ama bana bir o kadar da zevk veren yollarını özlüyorum akpın tarlalarda tevenklerin altında yatan kavunları, karpuzları salatalıkları. Özlüyorum bahçedeki bal peteklerini, yetişen sırık fasulyelerini, dudak kırmızısına benzeyen fakat ondan daha lezzetli olan domateslerini. Özlüyorum kavakların serinliklerini, hatta özlüyorum bir ordu gibi insanlara saldıran kara sineklerini. Ruhumun derinliklerinde öyle büyük özlemler var ki maziye ait, onları unutmanın imkanı olamaz. Ruhum hep onlarla dolu, beynimde onların derin izleri var, o izler ki bazıları o kadar derin ki beynimde bir büyük vadi yapmışlar sanki. Karşıdaki tepenin hemen dibindeki değirmen geliyor aklıma, küçük bir tepenin yamacındaki mezarlıklar tam gözümün önündeyken orada kimlerin yattıkları teker, teker hatırımda itip duruyor beni. Dedemin ata binip Horasana gidişi, Cengiz dayımın bahçeden salatalıkları toplayarak bizlere getirmesi, Mualle ezemin uzun koridorda telaşla koşuşturması, Muhlis dayımın ortağı Seyfettin ağabeyi ile dükkanındaki sohbetleri, Hulusi dayımın uzun Horasanın tek caddesinden yürüyüşü, elinde mutlaka bir şeyler olduğu halde eve gelişi. Hümeyre yengemin o şişman vücudu ile telaşla yemekler yapması, bizleri memnun etmek için büyük çabalar harcaması bunlar hep izlerdir benim ruhumda ve kalbimde. Fikriye ezemin bizlere “can, kurban” sözleri ile gönlümüzü alması, bizleri sevmesi unutulacak şeyler değil ki. Şimdi aramızdan kara kedilerin geçtiği Hurrem ve Yüksel”in ben oraya gidince memnuniyetlerini ifade etmeleri, bilhassa Hurrem”le geçen bazı günleri ben unutmadım. Ve adamlar da adamdılar o zamanlar, şimdiki gibi sımışka çekirdeği değillerdi. Şair demiş ki;
Bize gurbet değilken dünya ve ahiret
Ölümü sevmemekte af edilmez bir hatamız var
Düşünsek biz ölümden hiç korkar mıyız? Zira
Yerin altında üstünden çok akrabamız var
Gülüş bir yaşamadır, biri öbür kişiye
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
Anılardan kale yapıp sığınsa bile
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye
Yaşım ilerledikçe gönlüm başkalaşıyor
“Uslan artık” dedikçe o büsbütün coşuyor
Sırtımda aşk pehlivan, Gönlüm revhan küheylan
Kırbaçladıkça her an bir mania aşıyor
Kalmadı bende takat, hücum eder melanet
Zulmeyledikçe afet, hayat laçkalaşıyor
Yükseklerde gezerken, deryalarda yüzerken
Muammalar çözerken, insanlar hep şaşıyor.
Enginde gün batıyor, suların süsü gibi
Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi
Yeni gurbete çıkmış bir kalp öksüzü gibi
Baş uçumda en uzak, en yakın hatıralar.
Anlattı erenler, bir bahar değil
Aşığın ömründe bin bahar varmış
Hicranla ağaran bu saçlar değil
Sevgisiz kalan kalp ihtiyarlarmış.
Ölüm ; Ben onu çiçeklerle giderken gördüm
Ölüm ; Ben onu yaşamları bilerken gördüm
Obur doymazlıkların obur açlıklarında
Ölüm ; Ben onu varlıkları silerken gördüm
Ama bir de yokluğun ve yüreğin önünde
Ölüm ; Ben seni utanç ile titrerken gördüm.
Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı
Söylediklerim gitti, dinlediklerim kaldı
Bir bilmek ülkesinin düşün iline vardım
Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı.
Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya her şeyim, ya hiçim
Sorma dünyam ne biçim
Bir kör düğüm ki içim
Çözdükçe dolaşıyor.
Güneşle beraber söndüğüm akşam
Ağlayacak hangi rüzgar kim bilir?
Mermer bir heykele döndüğüm zaman
Başucumda kimler yanar, kim bilir?
Yine ufuk kızardı
Bir hüzün var içimde
Akşam etrafı sardı
Bir hüzün var içimde
Gönlümün yası dinmez
Bir şey içime sinmez
Ne olduğu bilinmez
Bir hüzün var içimde
Ömrün o büyük sırrını gör, bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın, toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki, binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.
En uzun ölümü günlerce tatmış
Son demi yaklaşan bir kurt var inde
Mağaranın ağzını bir taş kapatmış
Açlıktan ölüyor bir kurt içinde
Çığ gibi tepeden inen kayanın
Farkı yok git gide mezar taşından
Kan sızıyor, kana hiç doymayanın
Duvardan duvara vuran başından
Gözünde karanlık ecelleşirken
Az daha yaşatmak için canını
Her gün el kanıyla ziyafet çeken
Koca kurt yalıyor kendi kanını
At çoban postunu omuzlarına
Koy artık meydana bütün varını
Ya çıkar, ya çıkmaz o kurt yarına
Yaylaya zağarsız sal davarını
Şakıyor mağaranın önünde sesin
Geç atlı, belli ki ruhun kanatlı
Atının nalları taşa değmesin
O zaman canından olursun atlı
Ey çimen gözleri, papatya başı
Bahara benzeyen, yazı andıran
Bir kımıldatırsan eğer bu taşı
Ant olsun ölüme gelmiştir sıran
Kalbime benzetin çırpınan kurdu
Kapanan mağarayı göksüm sayınız
Bu açlık boğmadan ininde kurdu
Yolcular bu taşa dokunmayınız.
Yolum yaklaşıyor artık yuvama
Gördüm her tarafı bürünmüş gama
Köyümüz neşeden öksüzdü ama
Bu kadar kederli değildi hiç de
Bendim buraların eski sahibi
İşte ağladığım ağacın dibi
Bu ağaç bir veda mendili gibi
Sallanıp durmuştu bana, gidişte
Çevrili dağların beyaz bulutla
Kırların örtülü yabani otla
Suların ağlıyor, hep aynı nota
Tanıdım, tanıdım, vatansın işte.
Şiirler, şarkılar, türküler insan ruhunun ve kalbinin derinliklerinden gelen haykırış biçimleridir, haykırışlar, nidalardır. Bu nidalar, haykırışlar gerçektir, bunlarda hile—hurda olmaz. İçten gelen duyguda gerçeklik vardır, orada yalana yer yoktur. Eğer gerçek arıyorsan içten gelen seslere kulak ver, onlar gerçeklerin ta kendisidir, yalanı—dolanı kabul etmezler. İnsanlar ölüp giderken gerçekleri beraberlerinde götürürler, yalanlar ise burada kalır, dünya gerçekleri kolay kabul etmez insanlarla dolu ama gerçekler hiçbir zaman kayıp olmazlar, öteki dünyaya kadar giderler.
Şairler, aşıklar duygulu insanlar olduklarından ruhlarından, yüreklerinden gelen haykırışları paylaşmayı bir rahatlık ifadesi olarak duyarlar, onun içinde de bu duygularını başkaları ile paylaşırlar. Şairler, kalemlerinin ucundan dökülen alevli satırları kitap sayfalarında paylaşırlar aşıklar sazlarının tellerinden dökülen nağmelerle başkaları ile paylaştıkları hicranlarını azaltmaya çalışırlar, böylece şiirler, şarkılar, türküler meydana gelir. Bizler de onları dinleyerek, söyleyerek kendi acılarımızı azaltmaya çalışırız.
Horasanın ve Ardosun hayalimde canlandırdığım o geçmiş yıllarını hiç kayıp etmedim, onlarla o zaman da yaşadım şimdi de yaşıyorum. Bu hayal da olsa bana gerçekmiş gibi geliyor. Allahım bu dünyadan ebedi aleme göçenlere rahmetini esirgemesin. Bir insan olarak başka bir şeyin elimizden gelmemesi münasebetiyle elimizden gelen duaları göndermeye çalışırız, bizi teselli edense bir gün olacak bizlerin de oraya giderek, orada olan anne-baba ve yakınlarımızla, akraba, arkadaş, dostlarımızla görüşebilmektir. Bu ne kadar gerçekleşir bilemeyiz ama umudumuzu her zaman muhafaza etmekteyiz. Olur inşallah.
Ardos köyü Horasan'a ancak beş kilometre mesafede olan küçük ve çok şirin bir köydür. Sanki göklere ulaşacaklarmış gibi yükselen ağaçları kavak ve söğüt ağaçları simgeler. Horasana giden patika yolun sol tarafında tepelere kadar uzanan çayırlar, sol tarafta da tarlalar uzanır. Kayyum dedemin evlerinin önünde uzanan bahçenin içinde de selvi kavaklar boy göstermektedirler. Akpın tarlalar ilerdeki küçük dereye kadar uzanır. Sağında ve solunda tepecikler vardır, sol üst tarafta herkesin ikametgahı olan mezarlık var. Dedemlerin bahçesinin içinden de ince bir ark geçer, arktan akan su bahçeyi ve ağaçları sulayarak çayırlara doğru akar.
Annemin bebekliği, küçüklüğü ve genç kızlığı hep bu köyde geçmiş. Dedemlerin toprak damlı ve toprak zeminli evlerinde. Uzunca bir koridor tabanı toprak, solda iki tane oda ve onların sonunda gene solda büyük bir tandır başı. O büyük ve bana o zamanlar çok azametli görünen tandır başında hemen, hemen her gün ekmek pişirilir, çalışanlara ancak yetiştirilir Ekmeği Nevriye nenem, ya da herhangi bir gelin pişirmez ekmekçi kadın pişirirdi. Bana karanlık ama annem o büyük tandır başında ve tabanı toprak olan koridorda koşuşturup durmuş yıllarca. Annem muhtemel ki genç kızlığında ya bir çarşafın altına ya da bir ehramın altına girerek yıllarını geçirmiş. O yıllarda taassup daha bir katı idi, genç kızların hemen, hemen dışarı çıkmaları imkansızdı, herkes evlerinin önlerine duvarla bir hayat çerçevesi çekerlerdi. Hiç kimse, bir başka kimsenin evinin önünden geçerken dikkatli bakamazdı, o acayip bir kabahat ya da suç sayılırdı. Her ne kadar acayip bir uygulama ya da ne bileyim gelenek idiyse de o yıllarda bu geçerliydi, genç kızlar “hayat” denilen, aslında hiç de hayat olmayan evin avlusundan dışarıya çıkamazlardı. Annemin de böyle bir hayat yaşadığı muhtemeldir, muhtemel değil kesindir. Bir ihrama bürünen annem ancak ya paşa hanımlara, ya da yakın bir komşusuna gidebilmiş, ya da çok sevdikleri kadınların çay partilerinde bardaklara çay doldurmuştur. Hayalinde neler vardı, bilemem ama o yılların kızlarının en büyük hayali evlenip çoluk çocuk sahibi olmaktı. Onun da hayali herhalde oydu, zira o yıllarda kızların okullara gitmeleri sanki ayıp sayılıyordu daha çok Erzurum havarisinde. O yıllar ki ikinci dünya savaşının yaklaştığı, ya da başladığı yıllar, ne kıtlıklar, ne yoklukların çekildiği zalim yıllar. Kim bilir neler çekmiştir zavallı annem daha sonra çektikleri gibi.
Annem, Kayyum dedemin ve Nevriye nenemin altı oğlan, dört kız çocuğun en büyükleri. Hulusi dayım, Fikriye ezem, Muhlis dayım, Nöber ezem, Fethi, Turgut, Dedeağa dayılarım. Ve benim için çok önemli olan, çok sevdiğim, erkeklerin en küçüğü Cengiz dayım. Son olarak da, hani son beşik denir ya işte o son beşik de gene bir kız, Mualla ezem.
Bunlar aynı zamanda kendi zamanlarının en güzel kızlarıymış. Fikriye ezemin güzelliği benim çocukluğuma bile sarkmıştı, o zamanlar bile bana çok güzel görünürdü ki hakikatten de öyleydi. Ben Nöber ezemin kırmızı yanaklarını o çocuk yaşımda hayran, hayran seyrederdim. Mübalağa değil en kırmızı elmadan daha kırmızı idi yanakları. O çocuk yaşımda bazen düşünürdüm “acaba boya mı sürüyor ki” diye. Ama boya sürmesinin imkansız olduğunu ancak sonraları anlayabildim. Onun yanaklarının boyasının hiç çıkmadığı boya olmadığının ispatıydı. Onu gizli, gizli severdim ama yaklaşamazdım pek, bana Fikriye ezem daha çok samimi gelirdi, zira o daha çok severdi beni. Mualla ezem ise benden yalnız iki yaş büyüktü. O da sarışın güzeldi, mavi gözleri vardı, uzun boyu vardı, o da zamanının en güzelleri arasındaydı, ben onun güzelliğine eriştim.
Annemi pek hatırlayamıyorum ama onun da çok beyaz bir yüzünün ve kara kaşlarının olduğu onu tanıyan köyümüzün kadınları tarafından söylenirdi. Ama benim onunla beraber yaşıyabilmem ancak altı yıl sürebildi genç yaşında, gene doğduğu yerde vefat etti. 1951 yılında bizi yetim bırakarak gitti. Bir çocuğun annesi ölüp de babasının elinde kalacağına, babası ölüp anasının elinde kalması daha hayırlıdır. Biz ise iki oğlan, bir kız olarak yetim kaldık. En büyükleri ben, Muammer ve Necla. Ama Necla annemden sonra fazla yaşamadı, Ardos’tan geldiğimiz kendi köyümüzde öldü. Denir ki; “İnsanlar yalnız ölümde eşittirler.” Hayır ölümde de insanlar eşit değillerdir. Evet herkes ölecek ama herkesin ömrü aynı mı? Kimisi doğarken ölür, kimisi de yüz yıldan fazla yaşar, bu eşitlik değildir.
Yetimin sesi gelmez
Ağlar nefesi gelmez
Baş yastıkta, göz yolda
Bekler kimsesi gelmez.
Özet olarak yetimin tarifi bu, ama bundan da acı tarifleri var elbet.
Biz Ardos köyüne göçüp gittik, orada annemizi kaybedip tekrar kendi köyümüz olan Karahamza’ya dönüp orada da Necla’yı kaybettik.
Yaşamımız, hayatın bize göstereceği olaylarla devam ederken Muammer Ardos köyüne, dedemin, nenemin ve dayılarım yanına gitti, ben ise köyümüzde kaldım.
Annemin genç kızlığını yaşadığı Ardos köyünü, onun yaşadığı için mi yoksa bir şeyler aradığım için mi, pek severdim. Yolları tozluydu ama bana sanki bir halının nakışlarını gösteriyordu, çayırları, akan küçük çayı bana nedendir bilinmez huzur veriyordu. Kavaklar bana öyle heybetli geliyordu ki onlara bakınca sanki gökleri görüyordum, bahçelerinde yetişen bütün sebzeler beni pek etkiliyor, onların içinde yatıp görünmemek istiyordum.
Küçüklüğümde bile mezarlara gizlice gitmeyi severdim, nedense kimsenin beni mezara giderken görmesini istemiyordum. Hele mezarın başında hiç görünmek istemiyordum, nedenini ben de bilmiyorum. Annemin mezarı Ardos köyünde değil, Horasan’da Fikriye ezemin evlerinin yakınında. Ben annemin mezarına da, beni görmesinler diye pek fazla gitmezdim, bir de fazlaca etkileniyordum, öyle bir halet-i ruhiye içindeydim ki sanki dayanamıyordum. Ama bu dayanamama durumunu da kimselere belli etmemeye çalışıyordum, bu dayanamama işi bana ayıp gibi geliyordu. Benim dayanamadığımı bir başkasının öğrenmesini istemiyordum. Zeki Müren’in söylediği şu şarkı hep beni eskilere, maziye götürür, her dinleyişimde oldukça hüzünlenirim.
Mazide kalan hatıra gibi
Şefkatli kollarını aç bana anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Uyandım uykudan aradım seni
Sağıma, soluma bakındım anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Yanımda olmanı ne çok isterdim
Dizine yatıp da uyurdum anne
Dilimde dua, gözümde rüyasın
Seni çok özledim, hastayım anne
Bir erkek en çok sevgilisini, en iyi karısını, en uzun da annesini sever.
Kapının önünde bir eşiğe dayanmış yedi yaşlarında bir çocuk eğilmiş duruyor. Herhalde annesi ölmüş yavrunun, masun yüzü ne kadarda benziyor benim yüzüme. Allah kahretsin orada duran benim.
Annesini özlemeyen çok az insan vardır, onlara da insan denir mi bilemem. İnsan hayatında en önemli kişinin anne olduğunu hemen herkes bilir ama ne yazık ki herkes istediği kadar annesiyle birlikte olma şansına sahip olamıyor. Ancak insanın annesi ölse de gene şikayetlerini ona yapıyor, başka kime yapacak ki? Onu sağ olarak kabul edip, ya da mezarında belki beni duyar umuduyla şikayetlerini sıralıyor.
Kavgalardan, küslüklerden
İki yüzlü dostluklardan
Yalanlardan, çalanlardan
Yoruldum ben artık anne.
Ellerdeki talanlardan
Dillerdeki yalanlardan
Beni derde salanlardan
Yoruldum ben artık anne
Böyle beyaz kaşlılıktan
Yalan yanlış aşklılıktan
Artık ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne
Saçımdaki süren aktan
Ağrıyan şu çift ayaktan
Anne ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne
Adı kalmış ad’sızlıktan
Bahtı kara, baht’sızlıktan
Dünyada huzursuzluktan
Bıktım, ben tükendim anne
Kimse bilmez ahvalimi
Anlayan yoktur halimi
Fırtına kırdı dalımı
Bıktım, ben usandım anne
Bahçeler gül açtı anne
Güller tohum saçtı anne
Tadım, tuzum kaçı anne
Bıktım, ben tükendim anne.
Göğü deler gibi göklere tırmanan kavakların arasında dedemin bal petekleri de vardı, yalnız kendilerinin yemeleri için yetiştirirlerdi arıları. Ardosun sahipleri toprağa dört elle sarılmışlar durmadan çalışıyorlar. Bütün dayılarımın yanında hizmetkarlar ve marabalar da vardı, onlara ekmek, yemek yetiştirmek de kadınların yetkisindeydi, bir çalışma kavgasıdır ki sürüp giderdi. Onlar Ardosun asil sahipleriydi ve tarlalar, çayırlar onlarla şenlenir, onlarla neşelenir, onlarla bereketlenirdi. Bereket onlara şamildi, onlar bereketin doğrulukta olduğunu bilirlerdi. Toprağı işlemenin en önemli işlev olduğunu bilirlerdi. Onlar gene bilirlerdi ki ne altın ve ne de para yenilir, insanın yaşaması için gerekli olan şey topraktan gelir, toprak insanın yaşaması için de ölmesi için de önemlidir. Öleni de suya atmazlar elbet, onu da toprağa gömerler. Şimdi bu önem gene var mı? Bilemiyorum ama pek fazla önem verildiğini de göremiyorum.
Ardos’un tozlu yollarından Horasan’a hemen her gün gidilir, günlük ihtiyaçlar oradan karşılanır ve gene günlük içilmesi gerek çay ihtiyaçları Horasandaki kahvelerde tüketilen çayla giderilirdi. Onlar çaya çok düşkünler, köylerinde, evlerinde her ne kadar çay içseler de şehre gelince kahvelerde bardak, bardak çay içmeden dönmezler köylerine. O zamanların en hızlı vasıtası at ya da at arabaları, henüz traktör hayata girmemişti çünkü. Tabi bu arada vasıta bulamayanlar “tabanlara kuvvet” diyerek yaya olarak Horasana giderlerdi.
Horasan'ın uzun bir çarşısı vardı, Erzurum’dan gelip Kars’a giden arabalar bu uzun çarşının içinden geçip giderlerdi. Burada bir tane otel, ama bir çok lokanta ve kahve vardı. Erzurumlu çaya ve yemeğe pek düşkündür, hele et yemeğine hiç dayanamazlar, döneri çok severler, onun için de küçük bir kasabada çok sayıda lokanta ve kahve vardır. Onlar çay içmeyi bir vazife gibi addederler, gelen misafirlerine birkaç bardak çay ikram etmeden göndermezler. Ama içkiye gelince hayır, ona pek kızarlar. İyi de siz çay içerken kimse size kızmıyor, siz niye içki içene kızıyorsunuz? Onların dedikleri dedik., çaldıkları da düdük. Efendim içki haram, onun için de içilmemesi gerekir. Yahu bunu içen de haram olduğunu biliyor ama içiyor, günahı ona, size ne? Hayır asla kabul edilemez, içene de pek iyi gözle bakılmaz, “Ne olacak serhoş herifin biri, aman hiç ona kız verilir mi?” Diye de eğer bir içki içen yanılmış da kız istemişse vay onun haline. Adama kızı vermedikleri gibi onu rezil, kepaze de edip söylemediklerini bırakmazlardı. Bana göre onların hiç hoş olmayan huylarından birisi de fakiri, hakir görmeleri, fakire “Hızan” gibi türlü lakaplar takarlar eğer bir de gelinleri hasbelkader fakir bir kişinin kızı ise onun adı da “Hızan kızı” olurdu. Bu, Müslümanlıkla tezat olan bir durum ama nedense bunu hep pas geçerler.
Elbet Ardosun simgesi olan kavakları yine sallanıyordur ama sahipleri değişeli çok oluyor. O eski sahipler gitmiş yerini yenileri almış, acaba eskilerinin yerlerini tutuyorlar mı? Hayır tutamazlar, hangi gidenin yeri dolduruldu ki onlarınki doldurulsun? Zaman silindir gibi ezip geçti o zamanın insanlarını, “çabuk olun” diyerek değiştirdi köyün, şehrin sahiplerini. “Herkes yoluna devam etsin” diyerek boyuna arkalarından itti ve hala da itmekte devam ediyor.
Annemin genç kızlığını geçirdiği Ardos köyünden Hulusi ve Muhlis dayılarım çıkarak Horasana yerleştiler. Kendilerine orada dükkan açıp hem işlettiler hem de köyde olan arazilerini işletmeye devam ettiler.
Ben ilkokuldayken yazın harman zamanı, bizim köyde yetişmediği için gidip Ardostan salatalık getirip köyümüzde satıyordum. Bir zaman da öyle alış-veriş yaparak geçirdim günlerimi.
Kayyum dedem uzun boylu, aynı zamanda beyaz ve uzun olan bir sakala sahipti. Ben hep dedemi beyaz sakallı gördüm, hiç sakalsız görmedim. Ardosa gittiğim zaman Nevriye nenem ile oturup sohbetler ederdik. Beni çağırır, “Durbaba gel biraz gıybet (dedikodu) edelim” derdi. Mualle ezem çalışanlara yemek yapar aynı zamanda her işe koşar, hiç boş durmazdı ya da ne bileyim bana öyle gelirdi, çünkü ben hep onu çalışır görüyordum, koşturur buluyordum. Biraz daha büyüyünce Cengiz dayımla daha iyi bir dostluk kurduk, artık bizimki dayı-yeğen meselesi değildi de bir dostluk meselesiydi. Cengiz dayım pek fazla çalışmazdı ama çalışanların başında durur onları yönlendirirdi. Arazileri bizim köyün arazisine göre daha verimli ve sebze, meyve, her şey yetişiyordu.
Muhlis dayımın hanımı genç yaşında vefat etti. Yeniden evlendi fakat o da pek fazla yaşamadı, o da genç yaşında vefat etti.
Ben Ankara’ya geldikten sonra Muammer’ de geldi, beraber yaşamaya başladık, daha sonra da babalar geldiler hep beraber yaşamaya başladık. Ben evlendikten sonra babamlardan ayrıldık, yakın bir ev tutarak ben, Muammer ve Zennure beraber yaşamaya başladık. Muammer terzinin yanında çalışıyordu, ben askere gidince yengesiyle beraber o kaldı.
Muammer de askerliğini bitirince Hulusi dayımın kızı Remziye ile evlenmek isteğini bize bildirdi, biz de gidip istedik, nişanladık bir müddet sonra da Ankara’ya getirdik.
İnsan ileride nelerin olacağını bilemez ki, iyi ki de bilmiyor, bilse felaket olurdu. Kaderin tayini Allaha aittir, insanlara tayin edilen kaderin çizgisinden azcık da olsa sapmanın imkanı olamaz.
Biz Atatürk lisesinin lojmanında oturuyorduk, bir müddet beraber oturduk, daha sonra onlar başka bir ev tutarak bizden ayrıldılar. Muammer İzmir caddesinde kendisine terzi dükkanı açtı fakat daha sonra karar vererek Horasana göçtüler. Orada da terzi dükkanı açarak çalışmaya başladı, biz de çok sık olamamak kaydıyla ara sıra Horasana, Ardos’a gidip onları ziyaret ediyorduk.
Remziye’nin teyzesinin kocası Recep ağabeyi Ziraat Bankasında çalışıyordu ve tayini Ankara’ya çıktı İskitlerde bir ev tuttular, bizimle de görüşüyorlardı. Hulusi dayım, Remziye ve Muammer’in minik oğlu Gökhan Ankara’ya geleceklerini bildirdikleri için Recep ağabeyi ile beraber bizim evde onları bekliyorduk. Gelmeleri gereken saatte gelmediler biz çok merak ettik ve sonra kaza geçirdiklerini öğrendik. Ben hemen Horasana gittim. Remziye’nin kolları kırılmış, Hulusi dayımın kaburgaları, Allahın hikmetine bakın ki küçük Gökhan’a hiçbir şey olmamıştı. Dayım Erzurum’da hastanede yatıyordu, benim kanım tuttuğu için ben de kan verdim. Cengiz dayım, Dedeağa dayım ve Fikriye ezemin çocukları çok koşturdular, kan verdiler, dayımın yanından hiç ayrılmadılar. Aslında o aileler birbirlerine böyle zamanlarda çok bağlıdırlar ama her nedense diğer zamanlarda bu pek görülmemektedir. Mesela ben Fikriye ezemin çocukları ile pek candandım ama her nedense sel köprüleri yıktı, halbuki su yalnız köprülerin altından geçerdi, bu sefer öyle olmadı. Nedenini az çok tahmin etsem de benim tahminimin üstüne çıkıyor gibi oluyor bazen.
O kazayı da öylece atlatıp sonucuna şükürler ettik.
Aradan yıllar geçti Burhan oldu ve en sonunda da güzel kızım Nevriye oldu. “Nevriye” nenemin ismiydi, o vefat edince bir hürmet ifadesi olarak Muammer kızına onun adını verdi.
Bu hatıra yazılarımda pek fazla teferruata girmek istemiyorum zira o kadar beni üzebilecek olaylar var ki onları her ne kadar hatırlasam da yazmak istemiyorum. Kırk yıllık arkadaşımı da terk ettim, artık beni teselli edecek kimse de yok. En son kalan, bana iyi—kötü arkadaşlık edeni de terk edip iyice kendi başıma kaldım, teselli de artık yok.
Remziye’nin rahatsızlığı meydana çıktı, böbreklerinde bir sorun olduğunu söylüyordu doktorlar. 3 Aralık l99l tarihinde tedavi için Ankara’ya geldiler, bir müddet tedavi olduktan sonra gittiler. Tekrar 23 Nisan l992 tarihinde geldiler, kontrole gelmişlerdi ve ben durumu iyi görüyordum, sanki iyiye doğru gidiyor gibiydi. Hatıra defterime de öyle yazmışı, korkacak bir şeyin olmadığı notunu düşmüşüm ama yanılmışım. 28 Nisan l992 tarihinde tekrar Horasana döndüler.
Cengiz dayım da lanetlik bir hastalık olan boğaz kanserine yakalanmış ve tedavi için Ankara’ya gelmişti. Doktorlar ameliyat olması gerektiğini söyledilerse de dayım olmadı ve gittikten sonra Erzurum’da oldu.
Ve geldik l995 yılına. Bu yıl bizim için bir felaket yılı, bir uğursuzluk yılı oldu zira bu yılda üç candan insanımızı kaybettik.
21 Nisan l995 Pazar günü Remziye’yi kaybettik. Acımız çok büyüktü ama elden gelecek hiçbir şey yoktu, ancak üzülmekte yetiniyor insan, başkaca da bir şey elinden gelmediği için bazen asi de oluyor. Ayığın, kaderi yazan Allaha bir şey söyleyemeyip de hıncını “Felek” ten aldığı gibi.
Zalim felek duymadın mı sesimi?
Sen yaralı değilsin ki bilesin
Bilemesin matemimi, yasımı
Sen yaralı değilsin ki bilesin.
Bu felek kimdir, nedir? Pek bilen yok ama dünyanın ismini felek koyarak ona ver-yansın edenlerin elinden başka bir şey gelmediği için ona başvuruyorlar. Çaresiz insan ne yapar? Ancak dövünür ve bir suçlu arar, işte insanlar da suçlu olarak feleği görüp, bütün bed-dualarını onun üstünde yoğunlaştırıyorlar.
Ey felek beni mi gördün? Kimseyi göremedin
Benimle mi mal kazandın? Pay edip bölemedin
Üç verdinse beş vereyim, ne verdin alamadın?
El sitemi bende çoktur, sana borcum ne felek?
Diyerek bütün sitemini ona döken, hırsını ondan almaya çalışan nice aşıkların, nice şairlerin türkülerine, şiirlerine yansımıştır zalim felek. Felek, felektir ama soy adı ya da sıfatı da “zalim” dir. Bütün zalimlikleri hep o yapar! İnsanın Allahın kaderi olduğunu bilmesine rağmen Allaha dil uzatmak haddine düşmediği için madem bir suçlu aranıyor onu da “Felek” adında birisine yüklemek insan oğluna kolay geldiği için ona yüklemiştir. Başka yapabileceği bir şey olmadığını ve bir suçlunun mutlaka olması gerektiğine inandığı için feleği suçlayıp işin içinden çıkıyor.
Bu acının arkasından ikinci bir acı daha geldi. Benim için çok değerli olan ve çok sevdiğim Cengiz dayım menfur kansere yenik düşmüş ve ;
23 Temmuz l995 Pazar günü o da hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Bu da yetmezmiş gibi;
3 Eylül l995 Pazar günü de Ekrem’i elim bir trafik kazasında kaybettik. Kendi arabasıyla Sarıkamış’tan köye giderken kaza yaparak vefat ediyor. Bunların her üçü de Pazar günü vefat ediyorlar, bu bir rastlantı ama garip bir rastlantı.
Ben bu l995 yılına hep lanetle bakmışımdır, bu yıl ki bize büyük darbe vurdu. Neydi kastı bilemedik? “Yılın ne suçu var?” Demeyin, madem bir suçlu aranıyor biz de suçlu olarak l995 yılını ilan ediyoruz. Peki de başka suçlu olarak kimi bulabiliriz ki? İnsan oğlu bahane arar, arar da sonunda bulduğunu zanneder, olmuş gibi olur zira o bir suçlu bulmuştur, bu hayırsız yılı suçlu olarak ilan etmiş durumdayız biz.
Yapacak başka bir şeyin olmaması, çaresizliğin bir neticesi olarak da türkülere, şarkılara ve şiirlere sığınıyoruz.
Ah edip ağlarım gurbet ilinde
Uzaktan göründü benim dağlarım
Yine garip kaldım gurbet ilinde
Evimi, yurdumu anar ağlarım.
Dayımın vefatından sonra artık Ardos köyüne gitmedim. Zaten o köyün hem adı değişti hem de sahipleri, oraya gitmekle üzüntüden başka bir şey elde edemeyeceğimi biliyorum. Onun mezarına gitmek bile bana o kadar zor gelir ki tarif etmem imkansız. Ama şiir defterime dayım için yazdığım şu şiiri yazabilirim ancak.
ACI DUYGULAR
Az kaldı, varacağım biraz sonra Ardosa
Baktım bütün ağaçlar başlamışlar bir yasa
Peki ya Cengiz dayım Ardosta da olmasa
Neye yarar Ardosun bahçeleri, bağları?
Baktım ağaçlar suskun, sular sanki akmıyor
Tepedeki şahinler artık bize bakmıyor
O ateşli güneş de artık bizi yakmıyor
Çünkü solmuş Ardosun çiçekleri, dağları
Bahar gelmiş, yaz gelmiş, ne çıkar ki Ardosta
Hep Ardosu düşündüm Karahamza da, Kars da
Tarlalar da ağlıyor, ekinler de, nadas da
Zira geçti Ardosun tatlı güzel çağları
Sular sessiz hüzünlü, akıyor hazin, hazin
Tadı kalmadı artık ne baharın ne yazın
Takadı da kalmamış kışın, buzun, ayazın
Gitmiş artık bu köyün güleni ve ağları
Dağlarının üstünde kara bulutlar suskun
Kavaklar göğe çıkmış, başları yere askın
Kuzuları meleyen koyunlar bile şaşkın
Ağlıyorlar Ardosun ölüleri, sağları
Ardosun sahibini ağaçlar selamlıyor
Arkasından sessizce kuzuları ağlıyor
Bir köprü ki Cennete sıratı da bağlıyor
Akıyor yüreklerin ateşlenen yağları.
Geride kalanlar ağlar çaresiz
Ölüler çaresiz, sağlar çaresiz
Karşıda yükselen dağlar çaresiz
Hepsi boyunlar bükük bekliyor.
Biz onları kaybettik ama hep, her zaman aklımızdalar. Nenem, dedem, dayılarım, Remziye, Cengiz dayım, Ekrem ve bütün kaybettiklerimiz. Bunların aklımdan çıkması mümkün değil. İki yıl önce kaybettiğim kadim dostum Tekin, bunlar unutulacak insanlar mı, bunlar unutulursa bizim yaşadığımı neye yarar. Yaşayanlar kaybettiklerini hiç olmazsa bazı, bazı anmalılar ki mazi gözlerinin önünden bir sinema şeridi gibi geçsin.
Hatırlıyorum Ardosun tozlu ama bana bir o kadar da zevk veren yollarını özlüyorum akpın tarlalarda tevenklerin altında yatan kavunları, karpuzları salatalıkları. Özlüyorum bahçedeki bal peteklerini, yetişen sırık fasulyelerini, dudak kırmızısına benzeyen fakat ondan daha lezzetli olan domateslerini. Özlüyorum kavakların serinliklerini, hatta özlüyorum bir ordu gibi insanlara saldıran kara sineklerini. Ruhumun derinliklerinde öyle büyük özlemler var ki maziye ait, onları unutmanın imkanı olamaz. Ruhum hep onlarla dolu, beynimde onların derin izleri var, o izler ki bazıları o kadar derin ki beynimde bir büyük vadi yapmışlar sanki. Karşıdaki tepenin hemen dibindeki değirmen geliyor aklıma, küçük bir tepenin yamacındaki mezarlıklar tam gözümün önündeyken orada kimlerin yattıkları teker, teker hatırımda itip duruyor beni. Dedemin ata binip Horasana gidişi, Cengiz dayımın bahçeden salatalıkları toplayarak bizlere getirmesi, Mualle ezemin uzun koridorda telaşla koşuşturması, Muhlis dayımın ortağı Seyfettin ağabeyi ile dükkanındaki sohbetleri, Hulusi dayımın uzun Horasanın tek caddesinden yürüyüşü, elinde mutlaka bir şeyler olduğu halde eve gelişi. Hümeyre yengemin o şişman vücudu ile telaşla yemekler yapması, bizleri memnun etmek için büyük çabalar harcaması bunlar hep izlerdir benim ruhumda ve kalbimde. Fikriye ezemin bizlere “can, kurban” sözleri ile gönlümüzü alması, bizleri sevmesi unutulacak şeyler değil ki. Şimdi aramızdan kara kedilerin geçtiği Hurrem ve Yüksel”in ben oraya gidince memnuniyetlerini ifade etmeleri, bilhassa Hurrem”le geçen bazı günleri ben unutmadım. Ve adamlar da adamdılar o zamanlar, şimdiki gibi sımışka çekirdeği değillerdi. Şair demiş ki;
Bize gurbet değilken dünya ve ahiret
Ölümü sevmemekte af edilmez bir hatamız var
Düşünsek biz ölümden hiç korkar mıyız? Zira
Yerin altında üstünden çok akrabamız var
Gülüş bir yaşamadır, biri öbür kişiye
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
Anılardan kale yapıp sığınsa bile
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye
Yaşım ilerledikçe gönlüm başkalaşıyor
“Uslan artık” dedikçe o büsbütün coşuyor
Sırtımda aşk pehlivan, Gönlüm revhan küheylan
Kırbaçladıkça her an bir mania aşıyor
Kalmadı bende takat, hücum eder melanet
Zulmeyledikçe afet, hayat laçkalaşıyor
Yükseklerde gezerken, deryalarda yüzerken
Muammalar çözerken, insanlar hep şaşıyor.
Enginde gün batıyor, suların süsü gibi
Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi
Yeni gurbete çıkmış bir kalp öksüzü gibi
Baş uçumda en uzak, en yakın hatıralar.
Anlattı erenler, bir bahar değil
Aşığın ömründe bin bahar varmış
Hicranla ağaran bu saçlar değil
Sevgisiz kalan kalp ihtiyarlarmış.
Ölüm ; Ben onu çiçeklerle giderken gördüm
Ölüm ; Ben onu yaşamları bilerken gördüm
Obur doymazlıkların obur açlıklarında
Ölüm ; Ben onu varlıkları silerken gördüm
Ama bir de yokluğun ve yüreğin önünde
Ölüm ; Ben seni utanç ile titrerken gördüm.
Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı
Söylediklerim gitti, dinlediklerim kaldı
Bir bilmek ülkesinin düşün iline vardım
Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı.
Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya her şeyim, ya hiçim
Sorma dünyam ne biçim
Bir kör düğüm ki içim
Çözdükçe dolaşıyor.
Güneşle beraber söndüğüm akşam
Ağlayacak hangi rüzgar kim bilir?
Mermer bir heykele döndüğüm zaman
Başucumda kimler yanar, kim bilir?
Yine ufuk kızardı
Bir hüzün var içimde
Akşam etrafı sardı
Bir hüzün var içimde
Gönlümün yası dinmez
Bir şey içime sinmez
Ne olduğu bilinmez
Bir hüzün var içimde
Ömrün o büyük sırrını gör, bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın, toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki, binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.
En uzun ölümü günlerce tatmış
Son demi yaklaşan bir kurt var inde
Mağaranın ağzını bir taş kapatmış
Açlıktan ölüyor bir kurt içinde
Çığ gibi tepeden inen kayanın
Farkı yok git gide mezar taşından
Kan sızıyor, kana hiç doymayanın
Duvardan duvara vuran başından
Gözünde karanlık ecelleşirken
Az daha yaşatmak için canını
Her gün el kanıyla ziyafet çeken
Koca kurt yalıyor kendi kanını
At çoban postunu omuzlarına
Koy artık meydana bütün varını
Ya çıkar, ya çıkmaz o kurt yarına
Yaylaya zağarsız sal davarını
Şakıyor mağaranın önünde sesin
Geç atlı, belli ki ruhun kanatlı
Atının nalları taşa değmesin
O zaman canından olursun atlı
Ey çimen gözleri, papatya başı
Bahara benzeyen, yazı andıran
Bir kımıldatırsan eğer bu taşı
Ant olsun ölüme gelmiştir sıran
Kalbime benzetin çırpınan kurdu
Kapanan mağarayı göksüm sayınız
Bu açlık boğmadan ininde kurdu
Yolcular bu taşa dokunmayınız.
Yolum yaklaşıyor artık yuvama
Gördüm her tarafı bürünmüş gama
Köyümüz neşeden öksüzdü ama
Bu kadar kederli değildi hiç de
Bendim buraların eski sahibi
İşte ağladığım ağacın dibi
Bu ağaç bir veda mendili gibi
Sallanıp durmuştu bana, gidişte
Çevrili dağların beyaz bulutla
Kırların örtülü yabani otla
Suların ağlıyor, hep aynı nota
Tanıdım, tanıdım, vatansın işte.
Şiirler, şarkılar, türküler insan ruhunun ve kalbinin derinliklerinden gelen haykırış biçimleridir, haykırışlar, nidalardır. Bu nidalar, haykırışlar gerçektir, bunlarda hile—hurda olmaz. İçten gelen duyguda gerçeklik vardır, orada yalana yer yoktur. Eğer gerçek arıyorsan içten gelen seslere kulak ver, onlar gerçeklerin ta kendisidir, yalanı—dolanı kabul etmezler. İnsanlar ölüp giderken gerçekleri beraberlerinde götürürler, yalanlar ise burada kalır, dünya gerçekleri kolay kabul etmez insanlarla dolu ama gerçekler hiçbir zaman kayıp olmazlar, öteki dünyaya kadar giderler.
Şairler, aşıklar duygulu insanlar olduklarından ruhlarından, yüreklerinden gelen haykırışları paylaşmayı bir rahatlık ifadesi olarak duyarlar, onun içinde de bu duygularını başkaları ile paylaşırlar. Şairler, kalemlerinin ucundan dökülen alevli satırları kitap sayfalarında paylaşırlar aşıklar sazlarının tellerinden dökülen nağmelerle başkaları ile paylaştıkları hicranlarını azaltmaya çalışırlar, böylece şiirler, şarkılar, türküler meydana gelir. Bizler de onları dinleyerek, söyleyerek kendi acılarımızı azaltmaya çalışırız.
Horasanın ve Ardosun hayalimde canlandırdığım o geçmiş yıllarını hiç kayıp etmedim, onlarla o zaman da yaşadım şimdi de yaşıyorum. Bu hayal da olsa bana gerçekmiş gibi geliyor. Allahım bu dünyadan ebedi aleme göçenlere rahmetini esirgemesin. Bir insan olarak başka bir şeyin elimizden gelmemesi münasebetiyle elimizden gelen duaları göndermeye çalışırız, bizi teselli edense bir gün olacak bizlerin de oraya giderek, orada olan anne-baba ve yakınlarımızla, akraba, arkadaş, dostlarımızla görüşebilmektir. Bu ne kadar gerçekleşir bilemeyiz ama umudumuzu her zaman muhafaza etmekteyiz. Olur inşallah.
Bir Yerine Üç
BİR YERİNE ÜÇ
İnsanlar var olduklarından beri birbirlerine zarar vermek, güç duruma düşürmek, hatta yok etmek için ellerinden gelen bütün kötü imkanları kullanıyorlar. Bu hal dünya kurulduğundan beri böyle devam etmektedir.
Hani bir ata sözü vardır, ata sözü der ki; “İnsanoğlu başkasının başına gelen felaketten gizlice zevk alan aşağılık bir yaratıktır. (Ama ben gene de iyimserim ki bütün insanlar böyle değildir, çok az da olsa bunun tersi insanlar da vardır.) Hele bir de ellerine bir fırsat geçip de yetki sahibi oldular mı artık tutmayın onları fenalık yapmak için en kuvvetli kozlarını oynarlar, öyle ya kendilerini nasıl ispat edecekler?
İnsanlar maçları niye canlarından çok severler? Oynayanların hünerleri marifetleri için mi? Hayır, eğer öyle olsaydı insanlar en çok sirkleri severlerdi zira oradaki göstericilerin yaptıkları marifetleri hiçbir maç oynayan kişi yapamaz. O halde niye maçları çok severler? Çünkü bu bir dayanılmaz istektir. Karşısındakini küçük düşürmek, ondan hınç almak rakibin kötü durumlara düşmesinden dolayı alınan büyük zevki tatmak insanların dünyada alabileceği en büyük zevktir. Bu yüzdendir ki insanlar aslında anlamı beş para etmez maçlar yüzünden birbirlerini öldürüyorlar. Halbuki bu hiç yüzünden değil “hınç” yüzünden insanlar bu hallere düşerler. Zira insanlar her zaman birbirlerine “hınç” ve “kin” beslerler, ister sebep olsun isterse olmasın.
Geçmiş zamanlarda kralın biri iki askeri vazifeli olarak bir yere göndermiş. Askerler gitmişler ama her nasılsa askerlerden birisi kaybolmuş
Buna fena halde kızan kral “Onu sen öldürdün” diyerek askeri idama mahkum etmiş. (O zaman idam zaten kralın iki dudağı arasında)
Tam cellat adamı asacakmış ki kaybolan asker çıkıp gelmiş. İki arkadaş birbirlerine sarılmış öpüşmüşler diğerleri de bu duruma çok sevinmişler.
Cellat iki askeri alarak kralın huzuruna çıkarmış, onun da bu durumdan çok memnun olacağını düşünüyormuş. Ama öyle olmamış tam aksi olmuş, kral verdiği haksız karar karşısında mahcup olacağına fena halde kızmış.
Birinci askeri arkadaşını kaybettiği için, ikincisini kaybolduğu için, celladı da verilen emri yerine getirmediği için öldürtmüş. Yani bir yerine üç insan ölmüş.
Buna benzer kim bilir nice olaylar olmuştur elbet ama işte görülmektedir ki kendisine verilen yetkiyi sudan sebeplerle ve kendisinin sadist ruhunu tatmin etmek için insanların ölümü için kullanmadan çekinmiyor. İşte bu da insan, deminki ata sözünün doğruluğunu tescil ediyor.
Bu dünya kuruluşundan beri hep böyle olmuş ve hiçbir zaman adil bir dünya olmamıştır. “En büyük adaletsizlik adalettedir.” Diyen boşuna söylememiş bu sözü.
Ama Allah kendisine verilen yetkiyi kötüye kullananlara ilahi adaletini er geç gösteriyor biz bunu bu kadar yaşa gelinceye kadar çok gördük.
İnsanlar var olduklarından beri birbirlerine zarar vermek, güç duruma düşürmek, hatta yok etmek için ellerinden gelen bütün kötü imkanları kullanıyorlar. Bu hal dünya kurulduğundan beri böyle devam etmektedir.
Hani bir ata sözü vardır, ata sözü der ki; “İnsanoğlu başkasının başına gelen felaketten gizlice zevk alan aşağılık bir yaratıktır. (Ama ben gene de iyimserim ki bütün insanlar böyle değildir, çok az da olsa bunun tersi insanlar da vardır.) Hele bir de ellerine bir fırsat geçip de yetki sahibi oldular mı artık tutmayın onları fenalık yapmak için en kuvvetli kozlarını oynarlar, öyle ya kendilerini nasıl ispat edecekler?
İnsanlar maçları niye canlarından çok severler? Oynayanların hünerleri marifetleri için mi? Hayır, eğer öyle olsaydı insanlar en çok sirkleri severlerdi zira oradaki göstericilerin yaptıkları marifetleri hiçbir maç oynayan kişi yapamaz. O halde niye maçları çok severler? Çünkü bu bir dayanılmaz istektir. Karşısındakini küçük düşürmek, ondan hınç almak rakibin kötü durumlara düşmesinden dolayı alınan büyük zevki tatmak insanların dünyada alabileceği en büyük zevktir. Bu yüzdendir ki insanlar aslında anlamı beş para etmez maçlar yüzünden birbirlerini öldürüyorlar. Halbuki bu hiç yüzünden değil “hınç” yüzünden insanlar bu hallere düşerler. Zira insanlar her zaman birbirlerine “hınç” ve “kin” beslerler, ister sebep olsun isterse olmasın.
Geçmiş zamanlarda kralın biri iki askeri vazifeli olarak bir yere göndermiş. Askerler gitmişler ama her nasılsa askerlerden birisi kaybolmuş
Buna fena halde kızan kral “Onu sen öldürdün” diyerek askeri idama mahkum etmiş. (O zaman idam zaten kralın iki dudağı arasında)
Tam cellat adamı asacakmış ki kaybolan asker çıkıp gelmiş. İki arkadaş birbirlerine sarılmış öpüşmüşler diğerleri de bu duruma çok sevinmişler.
Cellat iki askeri alarak kralın huzuruna çıkarmış, onun da bu durumdan çok memnun olacağını düşünüyormuş. Ama öyle olmamış tam aksi olmuş, kral verdiği haksız karar karşısında mahcup olacağına fena halde kızmış.
Birinci askeri arkadaşını kaybettiği için, ikincisini kaybolduğu için, celladı da verilen emri yerine getirmediği için öldürtmüş. Yani bir yerine üç insan ölmüş.
Buna benzer kim bilir nice olaylar olmuştur elbet ama işte görülmektedir ki kendisine verilen yetkiyi sudan sebeplerle ve kendisinin sadist ruhunu tatmin etmek için insanların ölümü için kullanmadan çekinmiyor. İşte bu da insan, deminki ata sözünün doğruluğunu tescil ediyor.
Bu dünya kuruluşundan beri hep böyle olmuş ve hiçbir zaman adil bir dünya olmamıştır. “En büyük adaletsizlik adalettedir.” Diyen boşuna söylememiş bu sözü.
Ama Allah kendisine verilen yetkiyi kötüye kullananlara ilahi adaletini er geç gösteriyor biz bunu bu kadar yaşa gelinceye kadar çok gördük.
28 Haziran 2008 Cumartesi
7 Nisan 2008 Pazartesi
Eskiyi Özlemek
ESKİYİ ÖZLEMEK
“Ben eskiyi özlüyorum.” Dediğim zaman belki bazı kişiler;
--“Geçmişe rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı.” Diyebilirler ama asıl ben bu söze rağbet edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar hep eskiyi özler, ona rağbet ederler, hatıralarında onlardan bahis ederler. Peki öyleyse niye bin yıllar önce kullanılmış eşyaya “eski eser, tarihi eser” deniliyor? Hem de paha biçilmez değerdedir bunlar. Demek ki bu bir hasrettir, bu bir duygusallıktır.
Peki söyleyin bakalım Farız emimin dükkanının önünden geçerken Iğdır’dan, Kağızman’dan getirilip dükkana doldurulmuş olan kavunların, elmaların kokusu insanı nasıl mest ederdi de buradaki pazarlarda, marketlerde bu kokuyu almak mümkün oluyor mu? Ormanda odun keserken acıkıp sayısını bilmeyip yediğimiz yavan tandır ekmeğinin tadını buradaki yenilen türlü, türlü lokantalarda bulabiliyor musunuz? Lazların bostanlarında çiftin arkasından giderken hagostan toplayıp çamurunu silmeden yediğimiz pürçüklünün tadını buradaki havuçlarda bulabiliyor musunuz? Peki ya odun ve tezeğin tutuşturduğu gürül, gürül yanan sobanın sıcaklığını, hoşluğunu, insana verdiği zevki dumansız ama pis havalı oturduğunuz apartman kalorifer peteklerinde hissedebiliyor musunuz?
Peki ya poşaların siyah-beyaz dişi eşeklerinin o ahenkli yürüyüşlerini ve iştah açıcılığını buradaki yarı çıplak kadınlarda görebiliyor musunuz? Osman eminin ahırındaki düğünün coşkusunu buradaki düğün salonlarında kulak patlatan orkestralarda bulabiliyor musunuz? Ya o ahırın doldurduğu insanların havasını buradaki eciş-bücüşler de bulabiliyor musunuz? Brışkaya koştuğunuz atları kamçılarken onların at kokusunun nefisliğini buralardaki egzoz kokusunda bulabiliyor musunuz? Geceleri itlerin havlama seslerinin ahengini burada çoğu geceler ya da gündüzler çalan canavar düdüğünde bulmak mümkün mü?
Kıldan yapılan topla çizginin içine giren o güzel çocukları vurup oyun dışı bırakmanın coşkusunu buradaki para için oynanan ve adına “büyük maçlar” denilen ve ana-avrat sövüp en galiz küfürler edilen hatta bazı zamanlarda birbirlerini öldüren bu ne idüğü belirsiz kalabalıkta bulabiliyor musunuz?
Kars’ta en az üç defa seyrettiğiniz Eşref Kolçak’ın baş rolü oynadığı “Namus uğruna” , Adurrahman Palay’ın oynadığı “Utanmaz adam” filmlerinin sizde uyandırdığı heyecanı televizyonlarda ısıtıp, ısıtıp yeniden önünüze koydukları dizilerde bulabiliyor musunuz?
O yılların kızlarının genç dişi taylar gibi oynaşıp alevli bakışlarının sönüp küllendiğini, neredeyse yaramaz hale geldiğini görünce özlüyor musunuz?
Eşin, dostun, akrabanın, arkadaşın, komşunun muhabbetleri, samimiyetleri, candanlıkları ve sıcaklıklarını şimdikilerle bir mukayese edilirse bir kısmının aynı insanlar oldukları halde aralarındaki farkın bir uçurum olduğunu boğazınız yanarak görmez misiniz? Onların yaptıkları henekler (şakalar) buralarda, televizyonlarda yapılan ve adına yabancı kelime olarak “espri” denilen soğuk şakalara hiçbir zaman benzemediğini ve onların tatlarını bulamadığınızı açıkça söyleyebilirsiniz. Halis gadanın yaptığı şakalar, bu gobut gibi yapılan soğuş esprilerle nasıl mukayese edilebilir? Zaten adı bile Türkçe olmayan bu “espri” Fransızcadan çalınmış olsa gerek. Halbu ki Kemal gadanın dükkanında oturup sigarının içine kibrit başlıklarını koyarak Ensar’a verip, onun da gizlice içerken patlaması ve bunu da abisi İdris gadanın fark edip Ensar’a kızmasının oradakileri güldürmelerini hangi televizyon komiği başarabilir, yapabilir?
Bütün bunlara “hayır” diyemezsiniz çünkü hayır olamaz.
Peki ya o yıllarda Müzeyyen Senar’ın söylediği;
Yad eller aldı beni
Taşlara çaldı beni
Yardan ayırdı felek
Gurbete saldı beni
Ya da Muzaffer Akgün’ün söylediği;
Karlı dağlar karanlığın kalktı mı?
Kahpe felek ayrılığın vakti mi?
Karlı dağlar ne olur?
Asker ağam gelse yaraların ey olur.
Veyahut Mükerrem Kemertaş’ın söyledği;
Harabat şehrine hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var Ve ya
Kalkın turnam kalkın Van’dan çekilin
Erciş’in gölüne konun dökülün
Malazgirt beyinden korkun sakının
Onlar avcı, sizi vurur turnalar Ya da
Beden ağlar, beden ağlar
Yıkılmış beden ağlar
Söylen gafile beni
Kiradar neden ağlar?
Bütün bunların lezzetini, “Kıl oldum abi, İt oldum abi” denilen düttürülerden alabiliyor musunuz Allah aşkına? Alamazsınız, alabilmeniz mümkün değil eğer o devrin çocukları iseniz, ama alan da olmaz mı? Olur elbet çünkü onlar o yılları inkar eden kişilerdir.
Sizler isterseniz eskiyi özlemeyin, ben özlüyorum hem de çok özlüyorum. Hem o zamanın insanlarını hem de yaptıkları her şeyi.
Hoşça kalınız.
“Ben eskiyi özlüyorum.” Dediğim zaman belki bazı kişiler;
--“Geçmişe rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı.” Diyebilirler ama asıl ben bu söze rağbet edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar hep eskiyi özler, ona rağbet ederler, hatıralarında onlardan bahis ederler. Peki öyleyse niye bin yıllar önce kullanılmış eşyaya “eski eser, tarihi eser” deniliyor? Hem de paha biçilmez değerdedir bunlar. Demek ki bu bir hasrettir, bu bir duygusallıktır.
Peki söyleyin bakalım Farız emimin dükkanının önünden geçerken Iğdır’dan, Kağızman’dan getirilip dükkana doldurulmuş olan kavunların, elmaların kokusu insanı nasıl mest ederdi de buradaki pazarlarda, marketlerde bu kokuyu almak mümkün oluyor mu? Ormanda odun keserken acıkıp sayısını bilmeyip yediğimiz yavan tandır ekmeğinin tadını buradaki yenilen türlü, türlü lokantalarda bulabiliyor musunuz? Lazların bostanlarında çiftin arkasından giderken hagostan toplayıp çamurunu silmeden yediğimiz pürçüklünün tadını buradaki havuçlarda bulabiliyor musunuz? Peki ya odun ve tezeğin tutuşturduğu gürül, gürül yanan sobanın sıcaklığını, hoşluğunu, insana verdiği zevki dumansız ama pis havalı oturduğunuz apartman kalorifer peteklerinde hissedebiliyor musunuz?
Peki ya poşaların siyah-beyaz dişi eşeklerinin o ahenkli yürüyüşlerini ve iştah açıcılığını buradaki yarı çıplak kadınlarda görebiliyor musunuz? Osman eminin ahırındaki düğünün coşkusunu buradaki düğün salonlarında kulak patlatan orkestralarda bulabiliyor musunuz? Ya o ahırın doldurduğu insanların havasını buradaki eciş-bücüşler de bulabiliyor musunuz? Brışkaya koştuğunuz atları kamçılarken onların at kokusunun nefisliğini buralardaki egzoz kokusunda bulabiliyor musunuz? Geceleri itlerin havlama seslerinin ahengini burada çoğu geceler ya da gündüzler çalan canavar düdüğünde bulmak mümkün mü?
Kıldan yapılan topla çizginin içine giren o güzel çocukları vurup oyun dışı bırakmanın coşkusunu buradaki para için oynanan ve adına “büyük maçlar” denilen ve ana-avrat sövüp en galiz küfürler edilen hatta bazı zamanlarda birbirlerini öldüren bu ne idüğü belirsiz kalabalıkta bulabiliyor musunuz?
Kars’ta en az üç defa seyrettiğiniz Eşref Kolçak’ın baş rolü oynadığı “Namus uğruna” , Adurrahman Palay’ın oynadığı “Utanmaz adam” filmlerinin sizde uyandırdığı heyecanı televizyonlarda ısıtıp, ısıtıp yeniden önünüze koydukları dizilerde bulabiliyor musunuz?
O yılların kızlarının genç dişi taylar gibi oynaşıp alevli bakışlarının sönüp küllendiğini, neredeyse yaramaz hale geldiğini görünce özlüyor musunuz?
Eşin, dostun, akrabanın, arkadaşın, komşunun muhabbetleri, samimiyetleri, candanlıkları ve sıcaklıklarını şimdikilerle bir mukayese edilirse bir kısmının aynı insanlar oldukları halde aralarındaki farkın bir uçurum olduğunu boğazınız yanarak görmez misiniz? Onların yaptıkları henekler (şakalar) buralarda, televizyonlarda yapılan ve adına yabancı kelime olarak “espri” denilen soğuk şakalara hiçbir zaman benzemediğini ve onların tatlarını bulamadığınızı açıkça söyleyebilirsiniz. Halis gadanın yaptığı şakalar, bu gobut gibi yapılan soğuş esprilerle nasıl mukayese edilebilir? Zaten adı bile Türkçe olmayan bu “espri” Fransızcadan çalınmış olsa gerek. Halbu ki Kemal gadanın dükkanında oturup sigarının içine kibrit başlıklarını koyarak Ensar’a verip, onun da gizlice içerken patlaması ve bunu da abisi İdris gadanın fark edip Ensar’a kızmasının oradakileri güldürmelerini hangi televizyon komiği başarabilir, yapabilir?
Bütün bunlara “hayır” diyemezsiniz çünkü hayır olamaz.
Peki ya o yıllarda Müzeyyen Senar’ın söylediği;
Yad eller aldı beni
Taşlara çaldı beni
Yardan ayırdı felek
Gurbete saldı beni
Ya da Muzaffer Akgün’ün söylediği;
Karlı dağlar karanlığın kalktı mı?
Kahpe felek ayrılığın vakti mi?
Karlı dağlar ne olur?
Asker ağam gelse yaraların ey olur.
Veyahut Mükerrem Kemertaş’ın söyledği;
Harabat şehrine hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var Ve ya
Kalkın turnam kalkın Van’dan çekilin
Erciş’in gölüne konun dökülün
Malazgirt beyinden korkun sakının
Onlar avcı, sizi vurur turnalar Ya da
Beden ağlar, beden ağlar
Yıkılmış beden ağlar
Söylen gafile beni
Kiradar neden ağlar?
Bütün bunların lezzetini, “Kıl oldum abi, İt oldum abi” denilen düttürülerden alabiliyor musunuz Allah aşkına? Alamazsınız, alabilmeniz mümkün değil eğer o devrin çocukları iseniz, ama alan da olmaz mı? Olur elbet çünkü onlar o yılları inkar eden kişilerdir.
Sizler isterseniz eskiyi özlemeyin, ben özlüyorum hem de çok özlüyorum. Hem o zamanın insanlarını hem de yaptıkları her şeyi.
Hoşça kalınız.
Kim ?
BİR RUH ve HAL
Son zamanlarda bir kendini bırakmışlık, bir dengesizlik seziliyordu onda. Sanki ne yaptığını anlayamıyor, kavrayamıyordu. Tuhaf bir hafiflik içindeydi ki o hafiflik ona hiç yakışmıyordu, zira ben onu çok iyi tanıyordum. Sızıncaya kadar içki içtiği daha sık görülmeye başlandı, çok içiyor ve erken sızıyordu. Bu vaktinden önce ihtiyarlamış adamın ruhunun derinliğindeki ışık sönmüştü. Tabiî ki bu kadar sızıncaya kadar içmenin bir de bedeli olacaktı. İşte o vaktinden önce ihtiyarlamış adam bu bedeli çok ağır ödüyordu. Ödesindi, ne çıkar ki bundan? Herkesin bir şeyler ödediği bir dünyada onun da bu bedeli ödemesi gayet normal ve garip değildi. Ruhundaki kasırga şeklinde esen dalgaları içerek bastırmaya çalışıyor, bunu yaparken de ağır bir bedel ödüyordu. Elbette ki bu bedel hayatı ile ilgiliydi. İçki ondan bir çok şeyler alıp götürüyordu, ama ona bir şeyler de veriyordu. Sarhoş olmak gibi. Sarhoş olmada ne gibi bir iyilik var? Diye sorulur elbet. Şöyle, sarhoş olan insan dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları hafife alıyor, ya da görmüyor. Sarhoş olmak bunlara itibar etmemek demektir, bu az şey midir? Bunu herkesin anlaması elbette ki beklenemez, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Onun içindir ki ben onu çok iyi anlıyordum. Hayatı hep maceralarla geçsin istiyordu, daima macera yaratıyor bu maceraları yaratırken de fena halde yıpranıyordu. Şahit olduğum çok maceranın onu nasıl yıprattığını üzülerek görüyordum. Kendini serin sulara bırakır gibi içkiye dalmanın sebebi yalnız macera değildir çeşitli sebepleri vardır elbet ama onları saymak sayfalar alır ama herhalde sebeplerden en önemlisi “bıkkınlık” tan kurtulmaktır. Neden mi bıkkınlık? Neden olmaz ki? İşinden, aşkından başlar da kendisinden bıkmaya kadar uzayıp gider. En pis bıkkınlık ise insanın kendisinden bıkmasıdır. Bu pis bıkkınlığı temizlemek imkansızdır. İnsan ne kadar kendinden kaçarsa kaçsın, o öz varlığından kurtaramaz, debelenmesi boşunadır, bir faydası olmaz. Bazen insanın içinde bir umut doğar, sanki bu bıkkınlıktan kurtaracak gibi olur ama nafile insan kendisinden ölünceye kadar kurtaramaz. Onun içindir ki derler ya “Bazı hallerde ölüm bir kurtuluştur.” Diye. İçkiye kendisini fazlaca kaptıran kişi genellikle kendisini suçlar. O kişi de öyle yapıyordu, devamlı surette kendisini suçluyordu, kendisinden bıktığı ve gene kendisinden kurtulamadığı belliydi. Ama buna rağmen bir yandan da çölde susuzluktan yanmışlar gibi, ya da camışın gölden su içmesi gibi içki içiyordu. Tabi bu durumda içkiye dalan kişi içer, içer de niye içtiğini bilemez, pek kestiremez, “Ben içiyorum, ama niye içiyorum?” Sorusunu kendisine sorsa dahi cevabını alamaz. Ama o böyle de değildi, her ne kadar kendisini suçluyorsa da niye içtiğini biliyordu ama gene de içiyordu. Olaylar her insana aynı yoğunlukta etki etmiyor. Hassas ruhlu, duygusal insanlara olayların etkisi daha bir başkadır, onlara olayların etkileri daha fazladır onları çok üzen, yıpratan olaylar başka kişileri pek fazla etkilemez. Duygusal, hassas ruhlara sahip tipler dünyada en zahmetli insan tipleridir. Her olay onlara aşırı derecede ıstırap verir, her günleri onlara zehir olur. “Hayatımda bir gün macera olmasa, kendime niye yaşadığımı soruyorum.” Diyordu benim güzel arkadaşım. Halbuki o maceralar onun başına ne belalar açmıştı ki o bunları düşünmüyor, belki de zevk alıyordu. “Sen hiç uslanmaz mısın?” Dediğimde, “Benim günüm maceralı geçerse kendimi uslanmış, rahat hissediyorum.” Diyordu. Onu çok nadir olmakla beraber bazan gene görüyorum ama artık hiçbir şey sormuyorum. Dünyada birçok insan tipinden birisi de bu işte, kim neye sayarsa saysın.
Son zamanlarda bir kendini bırakmışlık, bir dengesizlik seziliyordu onda. Sanki ne yaptığını anlayamıyor, kavrayamıyordu. Tuhaf bir hafiflik içindeydi ki o hafiflik ona hiç yakışmıyordu, zira ben onu çok iyi tanıyordum. Sızıncaya kadar içki içtiği daha sık görülmeye başlandı, çok içiyor ve erken sızıyordu. Bu vaktinden önce ihtiyarlamış adamın ruhunun derinliğindeki ışık sönmüştü. Tabiî ki bu kadar sızıncaya kadar içmenin bir de bedeli olacaktı. İşte o vaktinden önce ihtiyarlamış adam bu bedeli çok ağır ödüyordu. Ödesindi, ne çıkar ki bundan? Herkesin bir şeyler ödediği bir dünyada onun da bu bedeli ödemesi gayet normal ve garip değildi. Ruhundaki kasırga şeklinde esen dalgaları içerek bastırmaya çalışıyor, bunu yaparken de ağır bir bedel ödüyordu. Elbette ki bu bedel hayatı ile ilgiliydi. İçki ondan bir çok şeyler alıp götürüyordu, ama ona bir şeyler de veriyordu. Sarhoş olmak gibi. Sarhoş olmada ne gibi bir iyilik var? Diye sorulur elbet. Şöyle, sarhoş olan insan dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları hafife alıyor, ya da görmüyor. Sarhoş olmak bunlara itibar etmemek demektir, bu az şey midir? Bunu herkesin anlaması elbette ki beklenemez, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Onun içindir ki ben onu çok iyi anlıyordum. Hayatı hep maceralarla geçsin istiyordu, daima macera yaratıyor bu maceraları yaratırken de fena halde yıpranıyordu. Şahit olduğum çok maceranın onu nasıl yıprattığını üzülerek görüyordum. Kendini serin sulara bırakır gibi içkiye dalmanın sebebi yalnız macera değildir çeşitli sebepleri vardır elbet ama onları saymak sayfalar alır ama herhalde sebeplerden en önemlisi “bıkkınlık” tan kurtulmaktır. Neden mi bıkkınlık? Neden olmaz ki? İşinden, aşkından başlar da kendisinden bıkmaya kadar uzayıp gider. En pis bıkkınlık ise insanın kendisinden bıkmasıdır. Bu pis bıkkınlığı temizlemek imkansızdır. İnsan ne kadar kendinden kaçarsa kaçsın, o öz varlığından kurtaramaz, debelenmesi boşunadır, bir faydası olmaz. Bazen insanın içinde bir umut doğar, sanki bu bıkkınlıktan kurtaracak gibi olur ama nafile insan kendisinden ölünceye kadar kurtaramaz. Onun içindir ki derler ya “Bazı hallerde ölüm bir kurtuluştur.” Diye. İçkiye kendisini fazlaca kaptıran kişi genellikle kendisini suçlar. O kişi de öyle yapıyordu, devamlı surette kendisini suçluyordu, kendisinden bıktığı ve gene kendisinden kurtulamadığı belliydi. Ama buna rağmen bir yandan da çölde susuzluktan yanmışlar gibi, ya da camışın gölden su içmesi gibi içki içiyordu. Tabi bu durumda içkiye dalan kişi içer, içer de niye içtiğini bilemez, pek kestiremez, “Ben içiyorum, ama niye içiyorum?” Sorusunu kendisine sorsa dahi cevabını alamaz. Ama o böyle de değildi, her ne kadar kendisini suçluyorsa da niye içtiğini biliyordu ama gene de içiyordu. Olaylar her insana aynı yoğunlukta etki etmiyor. Hassas ruhlu, duygusal insanlara olayların etkisi daha bir başkadır, onlara olayların etkileri daha fazladır onları çok üzen, yıpratan olaylar başka kişileri pek fazla etkilemez. Duygusal, hassas ruhlara sahip tipler dünyada en zahmetli insan tipleridir. Her olay onlara aşırı derecede ıstırap verir, her günleri onlara zehir olur. “Hayatımda bir gün macera olmasa, kendime niye yaşadığımı soruyorum.” Diyordu benim güzel arkadaşım. Halbuki o maceralar onun başına ne belalar açmıştı ki o bunları düşünmüyor, belki de zevk alıyordu. “Sen hiç uslanmaz mısın?” Dediğimde, “Benim günüm maceralı geçerse kendimi uslanmış, rahat hissediyorum.” Diyordu. Onu çok nadir olmakla beraber bazan gene görüyorum ama artık hiçbir şey sormuyorum. Dünyada birçok insan tipinden birisi de bu işte, kim neye sayarsa saysın.
22 Mart 2008 Cumartesi
Köyde kimse yok mu?
KÖYDE KİMSE YOK MU?
Köyde çocuklardan başka kimse yok gibi. Nasıl olsun, bir yandan biçin zamanı, tarlalar biçiliyor, bir yandan da harman zamanı, saplar büyük macarkalarla tarlalardan alınarak harmanlara dökülüp at ve öküzler yardımı ile dövülüyor. Herkes tarlalarda ya da harmanlarda büyük bir gayretle çalışıyorlar.
Köy, çocuklara kalmış. Onlar çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Ama gene de Farız emimin dükkanının önünde köyümüzün yaşlılarından bazıları oturmuş sohbet ediyorlar. Onlar oldukları müddetçe köy yalnız kalmaz. Onlar köyümüzün hem sahipleri hem de koruyucularıdır.
Elini gözlerine siper ederek karşıda upuzun uzanan biçilmiş çayırlara bakan bu yaşlı adam ne arıyor ki acaba? Atını çayıra salıvermiş olmalı ki onun nerelerde olduğuna bakıyor. Ama pek canını sıkmıyor çünkü akşam olunca bütün evcil hayvanlar gibi atların da ahırlarına döneceklerini biliyor. En güzeli de akşam olunca gece harmanda çalışanlar lüks lambalarını yakarak harmanları hem aydınlatırlar hem de şenlendirirler ki bakmaya doyum olmaz. Hele bir de tec çıkmışsa deymeyin milletin keyfine. Arpa yada buğdaylar torbalara, tenekelere, küleklere doldurularak, ya da bazı kadınlar, kızlar peştemallarına koyarak bakkallara koşarlar. Bakkaldan kavun, karpuz, üzüm, şeyler alınarak afiyetle yenilir ki, harmanda bunları yemenin tadına doyum mu olur.? Her şey bir uçsuz bucaksız lezzet içinde sürüp giderken gökten mutluluklar yağar, bundan herkes payına düşeni alır.
İsmet amcam at tırmığını koşmuş, akpınlara doğru gidiyor. Tırmığın üstünde dimdik duruyor, belli ki şişiyor, hava atıyor. Eee, bu at tırmığı öyle kolay değil, üzerinde dimdik durmak lazım, kimin, kaç kişinin at tırmığı var ki bu köyde? Al atı mı koşmuş acaba? Yok al at değil koşulan, zaten onu tırmığa koşup harcamazlar. O çok güzel revhan giden bir binek atıdır, onu hiç tırmığa koşarlar mı? Ama Metin amcam kışın kızakla Karsa giderken onu kızağa koşarak tipi gibi gider, hatta bazı köylerden geçerken ona aşık olan kızlar bile var. Onun yolunu bekleyerek yoluna çıkıp el sallayanlar bile var. Metin amcam da o hava içinde gururlar atları kamçılayıp köylerden tipi gibi geçip gider. Ama gönlünde de o kızların güzellikleri, hasretleri var, hep onları düşünür ama yapacak bir şey yok çünkü evlidir, belki bir kaçamak yapmak düşünür o kadar.
İsmail dayının kızı Sümer ile torunu Behice de arabanın içinde, yanlarında dirgen, tırmık olduğu halde tarlalara gidiyorlar. Neyse başlarına da yuvarlak sepet şapkalar giymişler, bunlar da pek tuaf yahu. Öyle ya zengin oldukları nasıl belli olacak? Bak İsmail dayının oğlu Turgut at tırmığını koşmuş tarlaya gidiyor, ama o öyle şişmeyi, hava atmayı pek bilmez, zavallı kendi halinde tırmığın üzerine kendini bırakmış, beli eğik bir vaziyette gidiyor.
Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar, her şeyden habersiz. Sefa ki onlara, hiçbir şeyden haberleri yok, çocukluk gibi var mı?
Hurşit dayı gilin çocuklar da tarlaya gidiyorlar. İdris, Muhuttin, müfettiş olan Nurettin gadalar. Burhan abi ve Hurrem.. Aralarında İdris gadanın oğlu Dumlu da var.
Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz.
Mehmet gada gil de tırmığı koşmuş tarlaya gidiyorlar. Tırmığın üstünde galiba kızları Saadet var, Tekin de arabada, ak yola doğru gidiyorlar.
Köyde kimse kalmadı, bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar, her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Kadir dedemin omzunda dirgen, arkadaki otlukların arasından harmanlara gidiyor. Bir gayretle yürüyor ki, acele bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi. Onlar zaten gayretli, çalışkan kişilerdi, her işleri için gayretleri sonsuzdu. Öyle olmasa o kadar işi makine gücü olmadan başarabilirlermiydi?
Çorum Mehmet amca, yanında bir kız torunu olduğu halde elinde bir çubukla harmanlara doğru giderken, karşıdan da oğlu Cenap gada geliyor. Onun omzunda da tırpan var, belki de tarla biçmekten geliyor.
Hasko dede gilin çocuklar da, İhsan, İlo, Niho hepsi harmandalar.
Rıza dayı gilin çocuklar da tarla yolunda ilerliyorlar. Rıza dayı o ufak boyu ile dirgeni omuzlamış, müfettiş oğlu Abdulkerim ve Sefo gada benim yaşımda olan Hüsamettin bir gayretle gidiyorlar arkalarına bakmadan.
Bir akındır ki köyden tarlalara, harmanlara akıyor da akıyor. Önlerine çıkan bütün engelleri yıkarak amaçlarına ulaşmak için büyük bir gayrete gösteriyorlar.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyarlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Komşumuz Muzaffer gada ve abisi Cemal gada öküzlerini arabalara koşuyorlar, belli ki ya harmana ya da tarlaya gidecekler.
Farız emimin çocukları, kız, erkek hepsi tarla ve harmanlara gidiyorlar ama dükkan açık, herkes alış-verişini bu harman zamanı rahatlıkla yapabiliyor.
Emrah dayının Şefo gadası, Atila abisi, Kemal gadası da hareket halindeler. Ama İsrafil gadanın “kaytarıcılık belgesi” var, onun Selimde dükkanı olduğundan kolayca bu işlerden kaytarabiliyor. O kaytarır ama çocukları küçük olmalarına rağmen az da olsa işlere katkıda bulunuyorlar herhalde.
Farız emicem de bazen Sarıkamış’ta, bazen da köyde ama komut ve emir onda o ne derse o olur, emirden dışarı çıkmak kimsenin harcı olamaz. Sarıkamış’tan geldiğinde bir otobüsten inişi var ki o azametten görenler korkuyorlar, bu da ona vergi bir karakter ve hareket kabiliyeti olsa gerek. Ekrem ve Zikrem küçükler ama gene de uçtan kulaktan işler yapabiliyorlar. Ama kızlar, Zennure, Raziye, Marziye tarlalarda, harmanlarda çalışıyorlar. Gerçi Zennure’nin de kaytarıcılık belgesi var, o da iş zamanı hep Sarıkamış’a kaçıyor böylece işlerden rahatlıkla kaytarmış oluyor. Öteki kızlar devamlı köydeler ve tarlalarda, harmanda çalışıyorlar. Songül ise daha küçük o da küleğin kulpundan tutabiliyor ancak.
Rızvan gada gil Oğlu Öztürk ve Guli de henüz pek çalışma çağında olmasalar da tarlaya, harmana gidiyorlar. Elbeyi, Ado gadalar, Süleyman amca, oğlu Adnan, Şentürk ki o benim yaşımda pek fazla işe yaramasa da tırmığın sapından tutmaya becerebiliyor, ya da gemin üzerinde durabiliyor.
Köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı. Çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Gubi dayının kızları Cevo, Nuriye tarlalarda, harmanda çalışıyorlar, küçük oğulları İsmet ise pek bir işe yaramıyor, herhangi bir küçük iş olursa, mesela su getirmek gibi, ancak o kadar yardımcı olabiliyor işlere. Anaları yemeklerini yapıp onların iaşelerini harmana, tarlalara götürüyor. Gubi dayı daha çok at arabasının üstünde Sarıkamış’a, Kars’a gidiyor, o da kendine göre bir şeyler yapıyor.
Kurbani gada gil de kendi evlerinin önündeki tarlada harman çekiyorlar. Yalnız onların harmanları köyün harmanlarından ayrı, köyde diğer harmanlar hep bir arada, köyün üst başında yemyeşil bir düzlük olarak duruyor.
Kurbani gadanın oğulları, İhsan, Muhsin, Muhuttin, Firgani, Tuğay. Bir kısmı harmanda dururken bir kısmı da çeşitli tarlalara gitmişler. En küçükleri olan Turgut da işe yaramadığı için çöplükte oynuyor. Kızı Rahime ile iki gelini de tarlalara dağılmışlar, karısı Nuriye hala da onlara yemek yapmakla meşgul. Mübarekler az değil ki, ürküt say, onlara yemek yapmak da öyle kolay bir iş değil, hepsi de dev gibi yiyen insanlar çünkü çok çalışıyorlar.
Laçın dayının oğulları, Ahmet, Genco, Necmettin, Seyfettin, benimle aynı yaşta olan Fahrettin, Sacettin. Onlar da tarlalara ve harmana dağılmışlar çalışma hızıyla ilerliyorlar, işlerin bir an önce bitmesini amaçlıyorlar.
Köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Yazın okullar tatil olduğu için çeşitli köylerde öğretmenlik yapan köyümüz halkından; Bilal, Cengiz, Tevfik, Muhlis ve diğerleri. Bunlardan bazıları patates ekmişler onunla uğraşıyorlar. Öğretmen olan Hayrettin amcam ise bu rençber işlerine pek karışmaz. Herhalde sabah erkenden kalkmış bir arkadaşı ile Selim’e giderek orada çok sevdiği İsrafil gada ile sohbet halindedir, belki birkaç kadeh rakı da parlatırlar. Canım yapmadıkları iş mi? Zaten İsrafil gada rakıyı çok sever ve hemen,, hemen her gün içer.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Anaları ne yapıyor? Onlar da tarlalarda, harmanda çalışanlar için yemek yapma telaşındalar, bir an önce yetiştirmeye çalışıyorlar. Onların işi daha da zor harmanda, tarlalarda çalışanlardan daha zahmetli. Birde yemek bulma işi var, acaba ne veya hangi yemeği yapsın ki? Düşünüp duruyorlar neticede haşıl, hıngel, pilavdan oluşan yemeklerden birini seçme durumunda kalıyorlar. Başka yemek yok ki. Tabi köyümüzün vaz geçilmezi olan “BOZ AŞ” ise her gün, hatta her öğün soframızda arz-ı endam etmektedir ki onun forsunu hiçbir yemek bozamaz, ancak o hepsinin forsunu bozar.
Kıyas eminin çocukları, İhsan, Seddar, Kenan, Gerçi Kenan küçük ama olsun gene de işe yarıyor. Onlar da kimi tırpan, kimi dirgen, kimi tırmık alarak omuzlarına yürüyüp gidiyorlar. Gerçi onların pek fazla tarlaları yok ama gene de idare ediyorlar, gayretli çocuklar, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Seddar kız atından hiç var geçmiyor, her halükarda onun sırtında arz-ı endam ediyor. Hem de atın üstünde öyle dik duruyor ki dersin ki dikili bir ağaç atın üstündeki. Hava atmaya bayılıyor, bir de şişiyor ki görmeyin. Gören de onu imparator sanar, hele ata bir kırbaç vuruşu var ki görenler şaşa kalıyor. Atın üstünde kazık gibi durmak Seddar’a vergili, ondan başkası böyle duramaz herhalde.
Nazım gada ve Şinasi de tırpanlara sarılmışlar, herhalde çok az olan ekinlerini biçmeye gidiyorlar. Ekinleri çok az ama ne hikmetse iş bitiriminde hep en sona onlar kalırlar. Herhalde çok çalışkan oldukları içindir!
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
İbrahim öğretmen okulun bahçesine kartol (patates) ekmiş. Ne güzel bembeyaz çiçekleri var, nasıl da güzel açmışlar. Bahçe bir halı gibi görünüyor gözüme, ya da bir gül bahçesi gibi, ya da tarif edemeyeceğim bir güzellikle görünüyor, çocukluk işte nereye yorsan oraya gidiyor. Daha önceki yıllarda da köyümüzde öğretmenlik yapan Yaşar öğretmen de hep ekerdi okulun bahçesini.
Ama bahçede kimseler yok. Kartol çiçekleri birkaç kuşla yetinmek zorunda kalıyorlar. Onların cik, cik leri bozuyor sessizliği, sesleri de pek güzel miniciklerin, kuşları pek severim, hep kuş olmak istemişimdir küçüklüğümde. Çok az esen bir küçük rüzgar bahçede bol bulunan söğüt ağaçlarını sallayarak hafif de olsa hışırtı çıkmasına sebep oluyor. Ama gene de kimselerin olmadığı aşikar. Uçup gitmişler bu diyardan sanki kimseler kalmamış.
Peki de bizim harmanımız yok mu? Elbette var ama çok küçük bir harman, ancak bir çift öküzle dövülecek kadar hatta bazen ortasını da delerdi babam çünkü harman çok küçüktü. Tarlalarımız çok olduğu halde ne hikmettir bilinmez anca bir ya da ikisi ekilir çok az hasat elde edilir.
Bu köyde bu yaz gününde sessizlik hakim, herkes tarlalarda, harmanda. Köy çocuklara kaldı, onlar da çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara. Ne ile mi oynuyorlar? Tabi ki toprakla, taşla, başka ne ile oynayacaklar ki? Peki bu çocuklar mikrop kapıp hasta olmuyorlar ma? Hayır hiçbir şey olmaz çünkü onlar parpılı! (evsunlu) Mikrop kapıp hastalanan eğer ağırsa ölüp gider, ama hasbel kader yaşarsa çok sağlam bir bünyeye sahip olur ki mikroba karşı çok şiddetli bağışıklık kazanmış oluyor.
Osman emi de tarlaya gidiyor, ama onun da pek fazla bir ekini yok, Şeno da Özo da küçük Rahime, Nuriye ablalar ve Hürüz tarlaya gidebilirler ama herhalde gerek görülmüyor ki gitmiyorlar. Hüsnü bibim ise tandır başında ekmek pişirmekle meşgul. Akşama çok sevdiği çayını yudumlayacak eğer şeker bulamazsa üzümle içecek. Gece ise yatağına girdiğinde belki de sabaha kadar öksürecek, artık sabaha nasıl bir halet-i ruhiye ile çıkacak bilinmez.
Abı ağanın çocukları da toptan tarlalara ve harmana gittiler ki onların en küçüğü olan Ensar bile elinde bir dirgenle harmana gidiyor, pek işe yarayacağını sanmıyorum ama İdris gada onu döve döve çalıştırır herhalde. Erkekse çalışmasın hemen sopa hazır yememek kendi elinde.
Hasat zamanları bu köy ne kadar güzel oluyor, kimler yok ki, köy her ne kadar sessiz ise de yakında gelecek kış aylarında bu sessizlik bozulup sesliliğe dönecek.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, onlar da çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Niye mi sefa onlara? Çünkü dünyanın hiçbir pisliğinden haberleri yok, her şeyin iyi olduğunu zannediyorlar, hiç kötü bir şey düşünmüyorlar, bundan daha güzeli ne olabilir ki?
Köyde çocuklardan başka kimse yok gibi. Nasıl olsun, bir yandan biçin zamanı, tarlalar biçiliyor, bir yandan da harman zamanı, saplar büyük macarkalarla tarlalardan alınarak harmanlara dökülüp at ve öküzler yardımı ile dövülüyor. Herkes tarlalarda ya da harmanlarda büyük bir gayretle çalışıyorlar.
Köy, çocuklara kalmış. Onlar çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Ama gene de Farız emimin dükkanının önünde köyümüzün yaşlılarından bazıları oturmuş sohbet ediyorlar. Onlar oldukları müddetçe köy yalnız kalmaz. Onlar köyümüzün hem sahipleri hem de koruyucularıdır.
Elini gözlerine siper ederek karşıda upuzun uzanan biçilmiş çayırlara bakan bu yaşlı adam ne arıyor ki acaba? Atını çayıra salıvermiş olmalı ki onun nerelerde olduğuna bakıyor. Ama pek canını sıkmıyor çünkü akşam olunca bütün evcil hayvanlar gibi atların da ahırlarına döneceklerini biliyor. En güzeli de akşam olunca gece harmanda çalışanlar lüks lambalarını yakarak harmanları hem aydınlatırlar hem de şenlendirirler ki bakmaya doyum olmaz. Hele bir de tec çıkmışsa deymeyin milletin keyfine. Arpa yada buğdaylar torbalara, tenekelere, küleklere doldurularak, ya da bazı kadınlar, kızlar peştemallarına koyarak bakkallara koşarlar. Bakkaldan kavun, karpuz, üzüm, şeyler alınarak afiyetle yenilir ki, harmanda bunları yemenin tadına doyum mu olur.? Her şey bir uçsuz bucaksız lezzet içinde sürüp giderken gökten mutluluklar yağar, bundan herkes payına düşeni alır.
İsmet amcam at tırmığını koşmuş, akpınlara doğru gidiyor. Tırmığın üstünde dimdik duruyor, belli ki şişiyor, hava atıyor. Eee, bu at tırmığı öyle kolay değil, üzerinde dimdik durmak lazım, kimin, kaç kişinin at tırmığı var ki bu köyde? Al atı mı koşmuş acaba? Yok al at değil koşulan, zaten onu tırmığa koşup harcamazlar. O çok güzel revhan giden bir binek atıdır, onu hiç tırmığa koşarlar mı? Ama Metin amcam kışın kızakla Karsa giderken onu kızağa koşarak tipi gibi gider, hatta bazı köylerden geçerken ona aşık olan kızlar bile var. Onun yolunu bekleyerek yoluna çıkıp el sallayanlar bile var. Metin amcam da o hava içinde gururlar atları kamçılayıp köylerden tipi gibi geçip gider. Ama gönlünde de o kızların güzellikleri, hasretleri var, hep onları düşünür ama yapacak bir şey yok çünkü evlidir, belki bir kaçamak yapmak düşünür o kadar.
İsmail dayının kızı Sümer ile torunu Behice de arabanın içinde, yanlarında dirgen, tırmık olduğu halde tarlalara gidiyorlar. Neyse başlarına da yuvarlak sepet şapkalar giymişler, bunlar da pek tuaf yahu. Öyle ya zengin oldukları nasıl belli olacak? Bak İsmail dayının oğlu Turgut at tırmığını koşmuş tarlaya gidiyor, ama o öyle şişmeyi, hava atmayı pek bilmez, zavallı kendi halinde tırmığın üzerine kendini bırakmış, beli eğik bir vaziyette gidiyor.
Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar, her şeyden habersiz. Sefa ki onlara, hiçbir şeyden haberleri yok, çocukluk gibi var mı?
Hurşit dayı gilin çocuklar da tarlaya gidiyorlar. İdris, Muhuttin, müfettiş olan Nurettin gadalar. Burhan abi ve Hurrem.. Aralarında İdris gadanın oğlu Dumlu da var.
Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz.
Mehmet gada gil de tırmığı koşmuş tarlaya gidiyorlar. Tırmığın üstünde galiba kızları Saadet var, Tekin de arabada, ak yola doğru gidiyorlar.
Köyde kimse kalmadı, bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar, her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Kadir dedemin omzunda dirgen, arkadaki otlukların arasından harmanlara gidiyor. Bir gayretle yürüyor ki, acele bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi. Onlar zaten gayretli, çalışkan kişilerdi, her işleri için gayretleri sonsuzdu. Öyle olmasa o kadar işi makine gücü olmadan başarabilirlermiydi?
Çorum Mehmet amca, yanında bir kız torunu olduğu halde elinde bir çubukla harmanlara doğru giderken, karşıdan da oğlu Cenap gada geliyor. Onun omzunda da tırpan var, belki de tarla biçmekten geliyor.
Hasko dede gilin çocuklar da, İhsan, İlo, Niho hepsi harmandalar.
Rıza dayı gilin çocuklar da tarla yolunda ilerliyorlar. Rıza dayı o ufak boyu ile dirgeni omuzlamış, müfettiş oğlu Abdulkerim ve Sefo gada benim yaşımda olan Hüsamettin bir gayretle gidiyorlar arkalarına bakmadan.
Bir akındır ki köyden tarlalara, harmanlara akıyor da akıyor. Önlerine çıkan bütün engelleri yıkarak amaçlarına ulaşmak için büyük bir gayrete gösteriyorlar.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyarlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Komşumuz Muzaffer gada ve abisi Cemal gada öküzlerini arabalara koşuyorlar, belli ki ya harmana ya da tarlaya gidecekler.
Farız emimin çocukları, kız, erkek hepsi tarla ve harmanlara gidiyorlar ama dükkan açık, herkes alış-verişini bu harman zamanı rahatlıkla yapabiliyor.
Emrah dayının Şefo gadası, Atila abisi, Kemal gadası da hareket halindeler. Ama İsrafil gadanın “kaytarıcılık belgesi” var, onun Selimde dükkanı olduğundan kolayca bu işlerden kaytarabiliyor. O kaytarır ama çocukları küçük olmalarına rağmen az da olsa işlere katkıda bulunuyorlar herhalde.
Farız emicem de bazen Sarıkamış’ta, bazen da köyde ama komut ve emir onda o ne derse o olur, emirden dışarı çıkmak kimsenin harcı olamaz. Sarıkamış’tan geldiğinde bir otobüsten inişi var ki o azametten görenler korkuyorlar, bu da ona vergi bir karakter ve hareket kabiliyeti olsa gerek. Ekrem ve Zikrem küçükler ama gene de uçtan kulaktan işler yapabiliyorlar. Ama kızlar, Zennure, Raziye, Marziye tarlalarda, harmanlarda çalışıyorlar. Gerçi Zennure’nin de kaytarıcılık belgesi var, o da iş zamanı hep Sarıkamış’a kaçıyor böylece işlerden rahatlıkla kaytarmış oluyor. Öteki kızlar devamlı köydeler ve tarlalarda, harmanda çalışıyorlar. Songül ise daha küçük o da küleğin kulpundan tutabiliyor ancak.
Rızvan gada gil Oğlu Öztürk ve Guli de henüz pek çalışma çağında olmasalar da tarlaya, harmana gidiyorlar. Elbeyi, Ado gadalar, Süleyman amca, oğlu Adnan, Şentürk ki o benim yaşımda pek fazla işe yaramasa da tırmığın sapından tutmaya becerebiliyor, ya da gemin üzerinde durabiliyor.
Köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı. Çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Gubi dayının kızları Cevo, Nuriye tarlalarda, harmanda çalışıyorlar, küçük oğulları İsmet ise pek bir işe yaramıyor, herhangi bir küçük iş olursa, mesela su getirmek gibi, ancak o kadar yardımcı olabiliyor işlere. Anaları yemeklerini yapıp onların iaşelerini harmana, tarlalara götürüyor. Gubi dayı daha çok at arabasının üstünde Sarıkamış’a, Kars’a gidiyor, o da kendine göre bir şeyler yapıyor.
Kurbani gada gil de kendi evlerinin önündeki tarlada harman çekiyorlar. Yalnız onların harmanları köyün harmanlarından ayrı, köyde diğer harmanlar hep bir arada, köyün üst başında yemyeşil bir düzlük olarak duruyor.
Kurbani gadanın oğulları, İhsan, Muhsin, Muhuttin, Firgani, Tuğay. Bir kısmı harmanda dururken bir kısmı da çeşitli tarlalara gitmişler. En küçükleri olan Turgut da işe yaramadığı için çöplükte oynuyor. Kızı Rahime ile iki gelini de tarlalara dağılmışlar, karısı Nuriye hala da onlara yemek yapmakla meşgul. Mübarekler az değil ki, ürküt say, onlara yemek yapmak da öyle kolay bir iş değil, hepsi de dev gibi yiyen insanlar çünkü çok çalışıyorlar.
Laçın dayının oğulları, Ahmet, Genco, Necmettin, Seyfettin, benimle aynı yaşta olan Fahrettin, Sacettin. Onlar da tarlalara ve harmana dağılmışlar çalışma hızıyla ilerliyorlar, işlerin bir an önce bitmesini amaçlıyorlar.
Köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Yazın okullar tatil olduğu için çeşitli köylerde öğretmenlik yapan köyümüz halkından; Bilal, Cengiz, Tevfik, Muhlis ve diğerleri. Bunlardan bazıları patates ekmişler onunla uğraşıyorlar. Öğretmen olan Hayrettin amcam ise bu rençber işlerine pek karışmaz. Herhalde sabah erkenden kalkmış bir arkadaşı ile Selim’e giderek orada çok sevdiği İsrafil gada ile sohbet halindedir, belki birkaç kadeh rakı da parlatırlar. Canım yapmadıkları iş mi? Zaten İsrafil gada rakıyı çok sever ve hemen,, hemen her gün içer.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Anaları ne yapıyor? Onlar da tarlalarda, harmanda çalışanlar için yemek yapma telaşındalar, bir an önce yetiştirmeye çalışıyorlar. Onların işi daha da zor harmanda, tarlalarda çalışanlardan daha zahmetli. Birde yemek bulma işi var, acaba ne veya hangi yemeği yapsın ki? Düşünüp duruyorlar neticede haşıl, hıngel, pilavdan oluşan yemeklerden birini seçme durumunda kalıyorlar. Başka yemek yok ki. Tabi köyümüzün vaz geçilmezi olan “BOZ AŞ” ise her gün, hatta her öğün soframızda arz-ı endam etmektedir ki onun forsunu hiçbir yemek bozamaz, ancak o hepsinin forsunu bozar.
Kıyas eminin çocukları, İhsan, Seddar, Kenan, Gerçi Kenan küçük ama olsun gene de işe yarıyor. Onlar da kimi tırpan, kimi dirgen, kimi tırmık alarak omuzlarına yürüyüp gidiyorlar. Gerçi onların pek fazla tarlaları yok ama gene de idare ediyorlar, gayretli çocuklar, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Seddar kız atından hiç var geçmiyor, her halükarda onun sırtında arz-ı endam ediyor. Hem de atın üstünde öyle dik duruyor ki dersin ki dikili bir ağaç atın üstündeki. Hava atmaya bayılıyor, bir de şişiyor ki görmeyin. Gören de onu imparator sanar, hele ata bir kırbaç vuruşu var ki görenler şaşa kalıyor. Atın üstünde kazık gibi durmak Seddar’a vergili, ondan başkası böyle duramaz herhalde.
Nazım gada ve Şinasi de tırpanlara sarılmışlar, herhalde çok az olan ekinlerini biçmeye gidiyorlar. Ekinleri çok az ama ne hikmetse iş bitiriminde hep en sona onlar kalırlar. Herhalde çok çalışkan oldukları içindir!
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
İbrahim öğretmen okulun bahçesine kartol (patates) ekmiş. Ne güzel bembeyaz çiçekleri var, nasıl da güzel açmışlar. Bahçe bir halı gibi görünüyor gözüme, ya da bir gül bahçesi gibi, ya da tarif edemeyeceğim bir güzellikle görünüyor, çocukluk işte nereye yorsan oraya gidiyor. Daha önceki yıllarda da köyümüzde öğretmenlik yapan Yaşar öğretmen de hep ekerdi okulun bahçesini.
Ama bahçede kimseler yok. Kartol çiçekleri birkaç kuşla yetinmek zorunda kalıyorlar. Onların cik, cik leri bozuyor sessizliği, sesleri de pek güzel miniciklerin, kuşları pek severim, hep kuş olmak istemişimdir küçüklüğümde. Çok az esen bir küçük rüzgar bahçede bol bulunan söğüt ağaçlarını sallayarak hafif de olsa hışırtı çıkmasına sebep oluyor. Ama gene de kimselerin olmadığı aşikar. Uçup gitmişler bu diyardan sanki kimseler kalmamış.
Peki de bizim harmanımız yok mu? Elbette var ama çok küçük bir harman, ancak bir çift öküzle dövülecek kadar hatta bazen ortasını da delerdi babam çünkü harman çok küçüktü. Tarlalarımız çok olduğu halde ne hikmettir bilinmez anca bir ya da ikisi ekilir çok az hasat elde edilir.
Bu köyde bu yaz gününde sessizlik hakim, herkes tarlalarda, harmanda. Köy çocuklara kaldı, onlar da çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara. Ne ile mi oynuyorlar? Tabi ki toprakla, taşla, başka ne ile oynayacaklar ki? Peki bu çocuklar mikrop kapıp hasta olmuyorlar ma? Hayır hiçbir şey olmaz çünkü onlar parpılı! (evsunlu) Mikrop kapıp hastalanan eğer ağırsa ölüp gider, ama hasbel kader yaşarsa çok sağlam bir bünyeye sahip olur ki mikroba karşı çok şiddetli bağışıklık kazanmış oluyor.
Osman emi de tarlaya gidiyor, ama onun da pek fazla bir ekini yok, Şeno da Özo da küçük Rahime, Nuriye ablalar ve Hürüz tarlaya gidebilirler ama herhalde gerek görülmüyor ki gitmiyorlar. Hüsnü bibim ise tandır başında ekmek pişirmekle meşgul. Akşama çok sevdiği çayını yudumlayacak eğer şeker bulamazsa üzümle içecek. Gece ise yatağına girdiğinde belki de sabaha kadar öksürecek, artık sabaha nasıl bir halet-i ruhiye ile çıkacak bilinmez.
Abı ağanın çocukları da toptan tarlalara ve harmana gittiler ki onların en küçüğü olan Ensar bile elinde bir dirgenle harmana gidiyor, pek işe yarayacağını sanmıyorum ama İdris gada onu döve döve çalıştırır herhalde. Erkekse çalışmasın hemen sopa hazır yememek kendi elinde.
Hasat zamanları bu köy ne kadar güzel oluyor, kimler yok ki, köy her ne kadar sessiz ise de yakında gelecek kış aylarında bu sessizlik bozulup sesliliğe dönecek.
Bu köyde kimse yok mu? Köy çocuklara kaldı, onlar da çöplüklerin başında oynuyorlar her şeyden habersiz. Sefa ki onlara.
Niye mi sefa onlara? Çünkü dünyanın hiçbir pisliğinden haberleri yok, her şeyin iyi olduğunu zannediyorlar, hiç kötü bir şey düşünmüyorlar, bundan daha güzeli ne olabilir ki?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

