BİR RUH ve HAL
Son zamanlarda bir kendini bırakmışlık, bir dengesizlik seziliyordu onda. Sanki ne yaptığını anlayamıyor, kavrayamıyordu. Tuhaf bir hafiflik içindeydi ki o hafiflik ona hiç yakışmıyordu, zira ben onu çok iyi tanıyordum. Sızıncaya kadar içki içtiği daha sık görülmeye başlandı, çok içiyor ve erken sızıyordu. Bu vaktinden önce ihtiyarlamış adamın ruhunun derinliğindeki ışık sönmüştü. Tabiî ki bu kadar sızıncaya kadar içmenin bir de bedeli olacaktı. İşte o vaktinden önce ihtiyarlamış adam bu bedeli çok ağır ödüyordu. Ödesindi, ne çıkar ki bundan? Herkesin bir şeyler ödediği bir dünyada onun da bu bedeli ödemesi gayet normal ve garip değildi. Ruhundaki kasırga şeklinde esen dalgaları içerek bastırmaya çalışıyor, bunu yaparken de ağır bir bedel ödüyordu. Elbette ki bu bedel hayatı ile ilgiliydi. İçki ondan bir çok şeyler alıp götürüyordu, ama ona bir şeyler de veriyordu. Sarhoş olmak gibi. Sarhoş olmada ne gibi bir iyilik var? Diye sorulur elbet. Şöyle, sarhoş olan insan dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları hafife alıyor, ya da görmüyor. Sarhoş olmak bunlara itibar etmemek demektir, bu az şey midir? Bunu herkesin anlaması elbette ki beklenemez, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Onun içindir ki ben onu çok iyi anlıyordum. Hayatı hep maceralarla geçsin istiyordu, daima macera yaratıyor bu maceraları yaratırken de fena halde yıpranıyordu. Şahit olduğum çok maceranın onu nasıl yıprattığını üzülerek görüyordum. Kendini serin sulara bırakır gibi içkiye dalmanın sebebi yalnız macera değildir çeşitli sebepleri vardır elbet ama onları saymak sayfalar alır ama herhalde sebeplerden en önemlisi “bıkkınlık” tan kurtulmaktır. Neden mi bıkkınlık? Neden olmaz ki? İşinden, aşkından başlar da kendisinden bıkmaya kadar uzayıp gider. En pis bıkkınlık ise insanın kendisinden bıkmasıdır. Bu pis bıkkınlığı temizlemek imkansızdır. İnsan ne kadar kendinden kaçarsa kaçsın, o öz varlığından kurtaramaz, debelenmesi boşunadır, bir faydası olmaz. Bazen insanın içinde bir umut doğar, sanki bu bıkkınlıktan kurtaracak gibi olur ama nafile insan kendisinden ölünceye kadar kurtaramaz. Onun içindir ki derler ya “Bazı hallerde ölüm bir kurtuluştur.” Diye. İçkiye kendisini fazlaca kaptıran kişi genellikle kendisini suçlar. O kişi de öyle yapıyordu, devamlı surette kendisini suçluyordu, kendisinden bıktığı ve gene kendisinden kurtulamadığı belliydi. Ama buna rağmen bir yandan da çölde susuzluktan yanmışlar gibi, ya da camışın gölden su içmesi gibi içki içiyordu. Tabi bu durumda içkiye dalan kişi içer, içer de niye içtiğini bilemez, pek kestiremez, “Ben içiyorum, ama niye içiyorum?” Sorusunu kendisine sorsa dahi cevabını alamaz. Ama o böyle de değildi, her ne kadar kendisini suçluyorsa da niye içtiğini biliyordu ama gene de içiyordu. Olaylar her insana aynı yoğunlukta etki etmiyor. Hassas ruhlu, duygusal insanlara olayların etkisi daha bir başkadır, onlara olayların etkileri daha fazladır onları çok üzen, yıpratan olaylar başka kişileri pek fazla etkilemez. Duygusal, hassas ruhlara sahip tipler dünyada en zahmetli insan tipleridir. Her olay onlara aşırı derecede ıstırap verir, her günleri onlara zehir olur. “Hayatımda bir gün macera olmasa, kendime niye yaşadığımı soruyorum.” Diyordu benim güzel arkadaşım. Halbuki o maceralar onun başına ne belalar açmıştı ki o bunları düşünmüyor, belki de zevk alıyordu. “Sen hiç uslanmaz mısın?” Dediğimde, “Benim günüm maceralı geçerse kendimi uslanmış, rahat hissediyorum.” Diyordu. Onu çok nadir olmakla beraber bazan gene görüyorum ama artık hiçbir şey sormuyorum. Dünyada birçok insan tipinden birisi de bu işte, kim neye sayarsa saysın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder