28 Temmuz 2008 Pazartesi

Horasan, Ardos Acı Duygular

HORASAN ve ARDOS KÖYÜ

Ardos köyü Horasan'a ancak beş kilometre mesafede olan küçük ve çok şirin bir köydür. Sanki göklere ulaşacaklarmış gibi yükselen ağaçları kavak ve söğüt ağaçları simgeler. Horasana giden patika yolun sol tarafında tepelere kadar uzanan çayırlar, sol tarafta da tarlalar uzanır. Kayyum dedemin evlerinin önünde uzanan bahçenin içinde de selvi kavaklar boy göstermektedirler. Akpın tarlalar ilerdeki küçük dereye kadar uzanır. Sağında ve solunda tepecikler vardır, sol üst tarafta herkesin ikametgahı olan mezarlık var. Dedemlerin bahçesinin içinden de ince bir ark geçer, arktan akan su bahçeyi ve ağaçları sulayarak çayırlara doğru akar.
Annemin bebekliği, küçüklüğü ve genç kızlığı hep bu köyde geçmiş. Dedemlerin toprak damlı ve toprak zeminli evlerinde. Uzunca bir koridor tabanı toprak, solda iki tane oda ve onların sonunda gene solda büyük bir tandır başı. O büyük ve bana o zamanlar çok azametli görünen tandır başında hemen, hemen her gün ekmek pişirilir, çalışanlara ancak yetiştirilir Ekmeği Nevriye nenem, ya da herhangi bir gelin pişirmez ekmekçi kadın pişirirdi. Bana karanlık ama annem o büyük tandır başında ve tabanı toprak olan koridorda koşuşturup durmuş yıllarca. Annem muhtemel ki genç kızlığında ya bir çarşafın altına ya da bir ehramın altına girerek yıllarını geçirmiş. O yıllarda taassup daha bir katı idi, genç kızların hemen, hemen dışarı çıkmaları imkansızdı, herkes evlerinin önlerine duvarla bir hayat çerçevesi çekerlerdi. Hiç kimse, bir başka kimsenin evinin önünden geçerken dikkatli bakamazdı, o acayip bir kabahat ya da suç sayılırdı. Her ne kadar acayip bir uygulama ya da ne bileyim gelenek idiyse de o yıllarda bu geçerliydi, genç kızlar “hayat” denilen, aslında hiç de hayat olmayan evin avlusundan dışarıya çıkamazlardı. Annemin de böyle bir hayat yaşadığı muhtemeldir, muhtemel değil kesindir. Bir ihrama bürünen annem ancak ya paşa hanımlara, ya da yakın bir komşusuna gidebilmiş, ya da çok sevdikleri kadınların çay partilerinde bardaklara çay doldurmuştur. Hayalinde neler vardı, bilemem ama o yılların kızlarının en büyük hayali evlenip çoluk çocuk sahibi olmaktı. Onun da hayali herhalde oydu, zira o yıllarda kızların okullara gitmeleri sanki ayıp sayılıyordu daha çok Erzurum havarisinde. O yıllar ki ikinci dünya savaşının yaklaştığı, ya da başladığı yıllar, ne kıtlıklar, ne yoklukların çekildiği zalim yıllar. Kim bilir neler çekmiştir zavallı annem daha sonra çektikleri gibi.
Annem, Kayyum dedemin ve Nevriye nenemin altı oğlan, dört kız çocuğun en büyükleri. Hulusi dayım, Fikriye ezem, Muhlis dayım, Nöber ezem, Fethi, Turgut, Dedeağa dayılarım. Ve benim için çok önemli olan, çok sevdiğim, erkeklerin en küçüğü Cengiz dayım. Son olarak da, hani son beşik denir ya işte o son beşik de gene bir kız, Mualla ezem.
Bunlar aynı zamanda kendi zamanlarının en güzel kızlarıymış. Fikriye ezemin güzelliği benim çocukluğuma bile sarkmıştı, o zamanlar bile bana çok güzel görünürdü ki hakikatten de öyleydi. Ben Nöber ezemin kırmızı yanaklarını o çocuk yaşımda hayran, hayran seyrederdim. Mübalağa değil en kırmızı elmadan daha kırmızı idi yanakları. O çocuk yaşımda bazen düşünürdüm “acaba boya mı sürüyor ki” diye. Ama boya sürmesinin imkansız olduğunu ancak sonraları anlayabildim. Onun yanaklarının boyasının hiç çıkmadığı boya olmadığının ispatıydı. Onu gizli, gizli severdim ama yaklaşamazdım pek, bana Fikriye ezem daha çok samimi gelirdi, zira o daha çok severdi beni. Mualla ezem ise benden yalnız iki yaş büyüktü. O da sarışın güzeldi, mavi gözleri vardı, uzun boyu vardı, o da zamanının en güzelleri arasındaydı, ben onun güzelliğine eriştim.
Annemi pek hatırlayamıyorum ama onun da çok beyaz bir yüzünün ve kara kaşlarının olduğu onu tanıyan köyümüzün kadınları tarafından söylenirdi. Ama benim onunla beraber yaşıyabilmem ancak altı yıl sürebildi genç yaşında, gene doğduğu yerde vefat etti. 1951 yılında bizi yetim bırakarak gitti. Bir çocuğun annesi ölüp de babasının elinde kalacağına, babası ölüp anasının elinde kalması daha hayırlıdır. Biz ise iki oğlan, bir kız olarak yetim kaldık. En büyükleri ben, Muammer ve Necla. Ama Necla annemden sonra fazla yaşamadı, Ardos’tan geldiğimiz kendi köyümüzde öldü. Denir ki; “İnsanlar yalnız ölümde eşittirler.” Hayır ölümde de insanlar eşit değillerdir. Evet herkes ölecek ama herkesin ömrü aynı mı? Kimisi doğarken ölür, kimisi de yüz yıldan fazla yaşar, bu eşitlik değildir.

Yetimin sesi gelmez
Ağlar nefesi gelmez
Baş yastıkta, göz yolda
Bekler kimsesi gelmez.

Özet olarak yetimin tarifi bu, ama bundan da acı tarifleri var elbet.
Biz Ardos köyüne göçüp gittik, orada annemizi kaybedip tekrar kendi köyümüz olan Karahamza’ya dönüp orada da Necla’yı kaybettik.
Yaşamımız, hayatın bize göstereceği olaylarla devam ederken Muammer Ardos köyüne, dedemin, nenemin ve dayılarım yanına gitti, ben ise köyümüzde kaldım.
Annemin genç kızlığını yaşadığı Ardos köyünü, onun yaşadığı için mi yoksa bir şeyler aradığım için mi, pek severdim. Yolları tozluydu ama bana sanki bir halının nakışlarını gösteriyordu, çayırları, akan küçük çayı bana nedendir bilinmez huzur veriyordu. Kavaklar bana öyle heybetli geliyordu ki onlara bakınca sanki gökleri görüyordum, bahçelerinde yetişen bütün sebzeler beni pek etkiliyor, onların içinde yatıp görünmemek istiyordum.
Küçüklüğümde bile mezarlara gizlice gitmeyi severdim, nedense kimsenin beni mezara giderken görmesini istemiyordum. Hele mezarın başında hiç görünmek istemiyordum, nedenini ben de bilmiyorum. Annemin mezarı Ardos köyünde değil, Horasan’da Fikriye ezemin evlerinin yakınında. Ben annemin mezarına da, beni görmesinler diye pek fazla gitmezdim, bir de fazlaca etkileniyordum, öyle bir halet-i ruhiye içindeydim ki sanki dayanamıyordum. Ama bu dayanamama durumunu da kimselere belli etmemeye çalışıyordum, bu dayanamama işi bana ayıp gibi geliyordu. Benim dayanamadığımı bir başkasının öğrenmesini istemiyordum. Zeki Müren’in söylediği şu şarkı hep beni eskilere, maziye götürür, her dinleyişimde oldukça hüzünlenirim.

Mazide kalan hatıra gibi
Şefkatli kollarını aç bana anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne

Uyandım uykudan aradım seni
Sağıma, soluma bakındım anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm üstümü örtsene anne

Yanımda olmanı ne çok isterdim
Dizine yatıp da uyurdum anne
Dilimde dua, gözümde rüyasın
Seni çok özledim, hastayım anne

Bir erkek en çok sevgilisini, en iyi karısını, en uzun da annesini sever.
Kapının önünde bir eşiğe dayanmış yedi yaşlarında bir çocuk eğilmiş duruyor. Herhalde annesi ölmüş yavrunun, masun yüzü ne kadarda benziyor benim yüzüme. Allah kahretsin orada duran benim.

Annesini özlemeyen çok az insan vardır, onlara da insan denir mi bilemem. İnsan hayatında en önemli kişinin anne olduğunu hemen herkes bilir ama ne yazık ki herkes istediği kadar annesiyle birlikte olma şansına sahip olamıyor. Ancak insanın annesi ölse de gene şikayetlerini ona yapıyor, başka kime yapacak ki? Onu sağ olarak kabul edip, ya da mezarında belki beni duyar umuduyla şikayetlerini sıralıyor.

Kavgalardan, küslüklerden
İki yüzlü dostluklardan
Yalanlardan, çalanlardan
Yoruldum ben artık anne.

Ellerdeki talanlardan
Dillerdeki yalanlardan
Beni derde salanlardan
Yoruldum ben artık anne

Böyle beyaz kaşlılıktan
Yalan yanlış aşklılıktan
Artık ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne

Saçımdaki süren aktan
Ağrıyan şu çift ayaktan
Anne ben bu yalnızlıktan
Yoruldum ben bittim anne

Adı kalmış ad’sızlıktan
Bahtı kara, baht’sızlıktan
Dünyada huzursuzluktan
Bıktım, ben tükendim anne

Kimse bilmez ahvalimi
Anlayan yoktur halimi
Fırtına kırdı dalımı
Bıktım, ben usandım anne

Bahçeler gül açtı anne
Güller tohum saçtı anne
Tadım, tuzum kaçı anne
Bıktım, ben tükendim anne.

Göğü deler gibi göklere tırmanan kavakların arasında dedemin bal petekleri de vardı, yalnız kendilerinin yemeleri için yetiştirirlerdi arıları. Ardosun sahipleri toprağa dört elle sarılmışlar durmadan çalışıyorlar. Bütün dayılarımın yanında hizmetkarlar ve marabalar da vardı, onlara ekmek, yemek yetiştirmek de kadınların yetkisindeydi, bir çalışma kavgasıdır ki sürüp giderdi. Onlar Ardosun asil sahipleriydi ve tarlalar, çayırlar onlarla şenlenir, onlarla neşelenir, onlarla bereketlenirdi. Bereket onlara şamildi, onlar bereketin doğrulukta olduğunu bilirlerdi. Toprağı işlemenin en önemli işlev olduğunu bilirlerdi. Onlar gene bilirlerdi ki ne altın ve ne de para yenilir, insanın yaşaması için gerekli olan şey topraktan gelir, toprak insanın yaşaması için de ölmesi için de önemlidir. Öleni de suya atmazlar elbet, onu da toprağa gömerler. Şimdi bu önem gene var mı? Bilemiyorum ama pek fazla önem verildiğini de göremiyorum.
Ardos’un tozlu yollarından Horasan’a hemen her gün gidilir, günlük ihtiyaçlar oradan karşılanır ve gene günlük içilmesi gerek çay ihtiyaçları Horasandaki kahvelerde tüketilen çayla giderilirdi. Onlar çaya çok düşkünler, köylerinde, evlerinde her ne kadar çay içseler de şehre gelince kahvelerde bardak, bardak çay içmeden dönmezler köylerine. O zamanların en hızlı vasıtası at ya da at arabaları, henüz traktör hayata girmemişti çünkü. Tabi bu arada vasıta bulamayanlar “tabanlara kuvvet” diyerek yaya olarak Horasana giderlerdi.
Horasan'ın uzun bir çarşısı vardı, Erzurum’dan gelip Kars’a giden arabalar bu uzun çarşının içinden geçip giderlerdi. Burada bir tane otel, ama bir çok lokanta ve kahve vardı. Erzurumlu çaya ve yemeğe pek düşkündür, hele et yemeğine hiç dayanamazlar, döneri çok severler, onun için de küçük bir kasabada çok sayıda lokanta ve kahve vardır. Onlar çay içmeyi bir vazife gibi addederler, gelen misafirlerine birkaç bardak çay ikram etmeden göndermezler. Ama içkiye gelince hayır, ona pek kızarlar. İyi de siz çay içerken kimse size kızmıyor, siz niye içki içene kızıyorsunuz? Onların dedikleri dedik., çaldıkları da düdük. Efendim içki haram, onun için de içilmemesi gerekir. Yahu bunu içen de haram olduğunu biliyor ama içiyor, günahı ona, size ne? Hayır asla kabul edilemez, içene de pek iyi gözle bakılmaz, “Ne olacak serhoş herifin biri, aman hiç ona kız verilir mi?” Diye de eğer bir içki içen yanılmış da kız istemişse vay onun haline. Adama kızı vermedikleri gibi onu rezil, kepaze de edip söylemediklerini bırakmazlardı. Bana göre onların hiç hoş olmayan huylarından birisi de fakiri, hakir görmeleri, fakire “Hızan” gibi türlü lakaplar takarlar eğer bir de gelinleri hasbelkader fakir bir kişinin kızı ise onun adı da “Hızan kızı” olurdu. Bu, Müslümanlıkla tezat olan bir durum ama nedense bunu hep pas geçerler.
Elbet Ardosun simgesi olan kavakları yine sallanıyordur ama sahipleri değişeli çok oluyor. O eski sahipler gitmiş yerini yenileri almış, acaba eskilerinin yerlerini tutuyorlar mı? Hayır tutamazlar, hangi gidenin yeri dolduruldu ki onlarınki doldurulsun? Zaman silindir gibi ezip geçti o zamanın insanlarını, “çabuk olun” diyerek değiştirdi köyün, şehrin sahiplerini. “Herkes yoluna devam etsin” diyerek boyuna arkalarından itti ve hala da itmekte devam ediyor.
Annemin genç kızlığını geçirdiği Ardos köyünden Hulusi ve Muhlis dayılarım çıkarak Horasana yerleştiler. Kendilerine orada dükkan açıp hem işlettiler hem de köyde olan arazilerini işletmeye devam ettiler.
Ben ilkokuldayken yazın harman zamanı, bizim köyde yetişmediği için gidip Ardostan salatalık getirip köyümüzde satıyordum. Bir zaman da öyle alış-veriş yaparak geçirdim günlerimi.
Kayyum dedem uzun boylu, aynı zamanda beyaz ve uzun olan bir sakala sahipti. Ben hep dedemi beyaz sakallı gördüm, hiç sakalsız görmedim. Ardosa gittiğim zaman Nevriye nenem ile oturup sohbetler ederdik. Beni çağırır, “Durbaba gel biraz gıybet (dedikodu) edelim” derdi. Mualle ezem çalışanlara yemek yapar aynı zamanda her işe koşar, hiç boş durmazdı ya da ne bileyim bana öyle gelirdi, çünkü ben hep onu çalışır görüyordum, koşturur buluyordum. Biraz daha büyüyünce Cengiz dayımla daha iyi bir dostluk kurduk, artık bizimki dayı-yeğen meselesi değildi de bir dostluk meselesiydi. Cengiz dayım pek fazla çalışmazdı ama çalışanların başında durur onları yönlendirirdi. Arazileri bizim köyün arazisine göre daha verimli ve sebze, meyve, her şey yetişiyordu.
Muhlis dayımın hanımı genç yaşında vefat etti. Yeniden evlendi fakat o da pek fazla yaşamadı, o da genç yaşında vefat etti.
Ben Ankara’ya geldikten sonra Muammer’ de geldi, beraber yaşamaya başladık, daha sonra da babalar geldiler hep beraber yaşamaya başladık. Ben evlendikten sonra babamlardan ayrıldık, yakın bir ev tutarak ben, Muammer ve Zennure beraber yaşamaya başladık. Muammer terzinin yanında çalışıyordu, ben askere gidince yengesiyle beraber o kaldı.
Muammer de askerliğini bitirince Hulusi dayımın kızı Remziye ile evlenmek isteğini bize bildirdi, biz de gidip istedik, nişanladık bir müddet sonra da Ankara’ya getirdik.
İnsan ileride nelerin olacağını bilemez ki, iyi ki de bilmiyor, bilse felaket olurdu. Kaderin tayini Allaha aittir, insanlara tayin edilen kaderin çizgisinden azcık da olsa sapmanın imkanı olamaz.
Biz Atatürk lisesinin lojmanında oturuyorduk, bir müddet beraber oturduk, daha sonra onlar başka bir ev tutarak bizden ayrıldılar. Muammer İzmir caddesinde kendisine terzi dükkanı açtı fakat daha sonra karar vererek Horasana göçtüler. Orada da terzi dükkanı açarak çalışmaya başladı, biz de çok sık olamamak kaydıyla ara sıra Horasana, Ardos’a gidip onları ziyaret ediyorduk.
Remziye’nin teyzesinin kocası Recep ağabeyi Ziraat Bankasında çalışıyordu ve tayini Ankara’ya çıktı İskitlerde bir ev tuttular, bizimle de görüşüyorlardı. Hulusi dayım, Remziye ve Muammer’in minik oğlu Gökhan Ankara’ya geleceklerini bildirdikleri için Recep ağabeyi ile beraber bizim evde onları bekliyorduk. Gelmeleri gereken saatte gelmediler biz çok merak ettik ve sonra kaza geçirdiklerini öğrendik. Ben hemen Horasana gittim. Remziye’nin kolları kırılmış, Hulusi dayımın kaburgaları, Allahın hikmetine bakın ki küçük Gökhan’a hiçbir şey olmamıştı. Dayım Erzurum’da hastanede yatıyordu, benim kanım tuttuğu için ben de kan verdim. Cengiz dayım, Dedeağa dayım ve Fikriye ezemin çocukları çok koşturdular, kan verdiler, dayımın yanından hiç ayrılmadılar. Aslında o aileler birbirlerine böyle zamanlarda çok bağlıdırlar ama her nedense diğer zamanlarda bu pek görülmemektedir. Mesela ben Fikriye ezemin çocukları ile pek candandım ama her nedense sel köprüleri yıktı, halbuki su yalnız köprülerin altından geçerdi, bu sefer öyle olmadı. Nedenini az çok tahmin etsem de benim tahminimin üstüne çıkıyor gibi oluyor bazen.
O kazayı da öylece atlatıp sonucuna şükürler ettik.
Aradan yıllar geçti Burhan oldu ve en sonunda da güzel kızım Nevriye oldu. “Nevriye” nenemin ismiydi, o vefat edince bir hürmet ifadesi olarak Muammer kızına onun adını verdi.
Bu hatıra yazılarımda pek fazla teferruata girmek istemiyorum zira o kadar beni üzebilecek olaylar var ki onları her ne kadar hatırlasam da yazmak istemiyorum. Kırk yıllık arkadaşımı da terk ettim, artık beni teselli edecek kimse de yok. En son kalan, bana iyi—kötü arkadaşlık edeni de terk edip iyice kendi başıma kaldım, teselli de artık yok.
Remziye’nin rahatsızlığı meydana çıktı, böbreklerinde bir sorun olduğunu söylüyordu doktorlar. 3 Aralık l99l tarihinde tedavi için Ankara’ya geldiler, bir müddet tedavi olduktan sonra gittiler. Tekrar 23 Nisan l992 tarihinde geldiler, kontrole gelmişlerdi ve ben durumu iyi görüyordum, sanki iyiye doğru gidiyor gibiydi. Hatıra defterime de öyle yazmışı, korkacak bir şeyin olmadığı notunu düşmüşüm ama yanılmışım. 28 Nisan l992 tarihinde tekrar Horasana döndüler.
Cengiz dayım da lanetlik bir hastalık olan boğaz kanserine yakalanmış ve tedavi için Ankara’ya gelmişti. Doktorlar ameliyat olması gerektiğini söyledilerse de dayım olmadı ve gittikten sonra Erzurum’da oldu.
Ve geldik l995 yılına. Bu yıl bizim için bir felaket yılı, bir uğursuzluk yılı oldu zira bu yılda üç candan insanımızı kaybettik.
21 Nisan l995 Pazar günü Remziye’yi kaybettik. Acımız çok büyüktü ama elden gelecek hiçbir şey yoktu, ancak üzülmekte yetiniyor insan, başkaca da bir şey elinden gelmediği için bazen asi de oluyor. Ayığın, kaderi yazan Allaha bir şey söyleyemeyip de hıncını “Felek” ten aldığı gibi.

Zalim felek duymadın mı sesimi?
Sen yaralı değilsin ki bilesin
Bilemesin matemimi, yasımı
Sen yaralı değilsin ki bilesin.

Bu felek kimdir, nedir? Pek bilen yok ama dünyanın ismini felek koyarak ona ver-yansın edenlerin elinden başka bir şey gelmediği için ona başvuruyorlar. Çaresiz insan ne yapar? Ancak dövünür ve bir suçlu arar, işte insanlar da suçlu olarak feleği görüp, bütün bed-dualarını onun üstünde yoğunlaştırıyorlar.

Ey felek beni mi gördün? Kimseyi göremedin
Benimle mi mal kazandın? Pay edip bölemedin
Üç verdinse beş vereyim, ne verdin alamadın?
El sitemi bende çoktur, sana borcum ne felek?

Diyerek bütün sitemini ona döken, hırsını ondan almaya çalışan nice aşıkların, nice şairlerin türkülerine, şiirlerine yansımıştır zalim felek. Felek, felektir ama soy adı ya da sıfatı da “zalim” dir. Bütün zalimlikleri hep o yapar! İnsanın Allahın kaderi olduğunu bilmesine rağmen Allaha dil uzatmak haddine düşmediği için madem bir suçlu aranıyor onu da “Felek” adında birisine yüklemek insan oğluna kolay geldiği için ona yüklemiştir. Başka yapabileceği bir şey olmadığını ve bir suçlunun mutlaka olması gerektiğine inandığı için feleği suçlayıp işin içinden çıkıyor.
Bu acının arkasından ikinci bir acı daha geldi. Benim için çok değerli olan ve çok sevdiğim Cengiz dayım menfur kansere yenik düşmüş ve ;
23 Temmuz l995 Pazar günü o da hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Bu da yetmezmiş gibi;
3 Eylül l995 Pazar günü de Ekrem’i elim bir trafik kazasında kaybettik. Kendi arabasıyla Sarıkamış’tan köye giderken kaza yaparak vefat ediyor. Bunların her üçü de Pazar günü vefat ediyorlar, bu bir rastlantı ama garip bir rastlantı.
Ben bu l995 yılına hep lanetle bakmışımdır, bu yıl ki bize büyük darbe vurdu. Neydi kastı bilemedik? “Yılın ne suçu var?” Demeyin, madem bir suçlu aranıyor biz de suçlu olarak l995 yılını ilan ediyoruz. Peki de başka suçlu olarak kimi bulabiliriz ki? İnsan oğlu bahane arar, arar da sonunda bulduğunu zanneder, olmuş gibi olur zira o bir suçlu bulmuştur, bu hayırsız yılı suçlu olarak ilan etmiş durumdayız biz.
Yapacak başka bir şeyin olmaması, çaresizliğin bir neticesi olarak da türkülere, şarkılara ve şiirlere sığınıyoruz.

Ah edip ağlarım gurbet ilinde
Uzaktan göründü benim dağlarım
Yine garip kaldım gurbet ilinde
Evimi, yurdumu anar ağlarım.

Dayımın vefatından sonra artık Ardos köyüne gitmedim. Zaten o köyün hem adı değişti hem de sahipleri, oraya gitmekle üzüntüden başka bir şey elde edemeyeceğimi biliyorum. Onun mezarına gitmek bile bana o kadar zor gelir ki tarif etmem imkansız. Ama şiir defterime dayım için yazdığım şu şiiri yazabilirim ancak.

ACI DUYGULAR

Az kaldı, varacağım biraz sonra Ardosa
Baktım bütün ağaçlar başlamışlar bir yasa
Peki ya Cengiz dayım Ardosta da olmasa
Neye yarar Ardosun bahçeleri, bağları?

Baktım ağaçlar suskun, sular sanki akmıyor
Tepedeki şahinler artık bize bakmıyor
O ateşli güneş de artık bizi yakmıyor
Çünkü solmuş Ardosun çiçekleri, dağları

Bahar gelmiş, yaz gelmiş, ne çıkar ki Ardosta
Hep Ardosu düşündüm Karahamza da, Kars da
Tarlalar da ağlıyor, ekinler de, nadas da
Zira geçti Ardosun tatlı güzel çağları

Sular sessiz hüzünlü, akıyor hazin, hazin
Tadı kalmadı artık ne baharın ne yazın
Takadı da kalmamış kışın, buzun, ayazın
Gitmiş artık bu köyün güleni ve ağları

Dağlarının üstünde kara bulutlar suskun
Kavaklar göğe çıkmış, başları yere askın
Kuzuları meleyen koyunlar bile şaşkın
Ağlıyorlar Ardosun ölüleri, sağları

Ardosun sahibini ağaçlar selamlıyor
Arkasından sessizce kuzuları ağlıyor
Bir köprü ki Cennete sıratı da bağlıyor
Akıyor yüreklerin ateşlenen yağları.

Geride kalanlar ağlar çaresiz
Ölüler çaresiz, sağlar çaresiz
Karşıda yükselen dağlar çaresiz
Hepsi boyunlar bükük bekliyor.

Biz onları kaybettik ama hep, her zaman aklımızdalar. Nenem, dedem, dayılarım, Remziye, Cengiz dayım, Ekrem ve bütün kaybettiklerimiz. Bunların aklımdan çıkması mümkün değil. İki yıl önce kaybettiğim kadim dostum Tekin, bunlar unutulacak insanlar mı, bunlar unutulursa bizim yaşadığımı neye yarar. Yaşayanlar kaybettiklerini hiç olmazsa bazı, bazı anmalılar ki mazi gözlerinin önünden bir sinema şeridi gibi geçsin.
Hatırlıyorum Ardosun tozlu ama bana bir o kadar da zevk veren yollarını özlüyorum akpın tarlalarda tevenklerin altında yatan kavunları, karpuzları salatalıkları. Özlüyorum bahçedeki bal peteklerini, yetişen sırık fasulyelerini, dudak kırmızısına benzeyen fakat ondan daha lezzetli olan domateslerini. Özlüyorum kavakların serinliklerini, hatta özlüyorum bir ordu gibi insanlara saldıran kara sineklerini. Ruhumun derinliklerinde öyle büyük özlemler var ki maziye ait, onları unutmanın imkanı olamaz. Ruhum hep onlarla dolu, beynimde onların derin izleri var, o izler ki bazıları o kadar derin ki beynimde bir büyük vadi yapmışlar sanki. Karşıdaki tepenin hemen dibindeki değirmen geliyor aklıma, küçük bir tepenin yamacındaki mezarlıklar tam gözümün önündeyken orada kimlerin yattıkları teker, teker hatırımda itip duruyor beni. Dedemin ata binip Horasana gidişi, Cengiz dayımın bahçeden salatalıkları toplayarak bizlere getirmesi, Mualle ezemin uzun koridorda telaşla koşuşturması, Muhlis dayımın ortağı Seyfettin ağabeyi ile dükkanındaki sohbetleri, Hulusi dayımın uzun Horasanın tek caddesinden yürüyüşü, elinde mutlaka bir şeyler olduğu halde eve gelişi. Hümeyre yengemin o şişman vücudu ile telaşla yemekler yapması, bizleri memnun etmek için büyük çabalar harcaması bunlar hep izlerdir benim ruhumda ve kalbimde. Fikriye ezemin bizlere “can, kurban” sözleri ile gönlümüzü alması, bizleri sevmesi unutulacak şeyler değil ki. Şimdi aramızdan kara kedilerin geçtiği Hurrem ve Yüksel”in ben oraya gidince memnuniyetlerini ifade etmeleri, bilhassa Hurrem”le geçen bazı günleri ben unutmadım. Ve adamlar da adamdılar o zamanlar, şimdiki gibi sımışka çekirdeği değillerdi. Şair demiş ki;

Bize gurbet değilken dünya ve ahiret
Ölümü sevmemekte af edilmez bir hatamız var
Düşünsek biz ölümden hiç korkar mıyız? Zira
Yerin altında üstünden çok akrabamız var

Gülüş bir yaşamadır, biri öbür kişiye
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
Anılardan kale yapıp sığınsa bile
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

Yaşım ilerledikçe gönlüm başkalaşıyor
“Uslan artık” dedikçe o büsbütün coşuyor
Sırtımda aşk pehlivan, Gönlüm revhan küheylan
Kırbaçladıkça her an bir mania aşıyor

Kalmadı bende takat, hücum eder melanet
Zulmeyledikçe afet, hayat laçkalaşıyor
Yükseklerde gezerken, deryalarda yüzerken
Muammalar çözerken, insanlar hep şaşıyor.

Enginde gün batıyor, suların süsü gibi
Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi
Yeni gurbete çıkmış bir kalp öksüzü gibi
Baş uçumda en uzak, en yakın hatıralar.

Anlattı erenler, bir bahar değil
Aşığın ömründe bin bahar varmış
Hicranla ağaran bu saçlar değil
Sevgisiz kalan kalp ihtiyarlarmış.

Ölüm ; Ben onu çiçeklerle giderken gördüm
Ölüm ; Ben onu yaşamları bilerken gördüm
Obur doymazlıkların obur açlıklarında
Ölüm ; Ben onu varlıkları silerken gördüm

Ama bir de yokluğun ve yüreğin önünde
Ölüm ; Ben seni utanç ile titrerken gördüm.

Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı
Söylediklerim gitti, dinlediklerim kaldı
Bir bilmek ülkesinin düşün iline vardım
Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı.

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor

Ya her şeyim, ya hiçim
Sorma dünyam ne biçim
Bir kör düğüm ki içim
Çözdükçe dolaşıyor.

Güneşle beraber söndüğüm akşam
Ağlayacak hangi rüzgar kim bilir?
Mermer bir heykele döndüğüm zaman
Başucumda kimler yanar, kim bilir?

Yine ufuk kızardı
Bir hüzün var içimde
Akşam etrafı sardı
Bir hüzün var içimde

Gönlümün yası dinmez
Bir şey içime sinmez
Ne olduğu bilinmez
Bir hüzün var içimde

Ömrün o büyük sırrını gör, bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın, toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki, binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.

En uzun ölümü günlerce tatmış
Son demi yaklaşan bir kurt var inde
Mağaranın ağzını bir taş kapatmış
Açlıktan ölüyor bir kurt içinde

Çığ gibi tepeden inen kayanın
Farkı yok git gide mezar taşından
Kan sızıyor, kana hiç doymayanın
Duvardan duvara vuran başından

Gözünde karanlık ecelleşirken
Az daha yaşatmak için canını
Her gün el kanıyla ziyafet çeken
Koca kurt yalıyor kendi kanını

At çoban postunu omuzlarına
Koy artık meydana bütün varını
Ya çıkar, ya çıkmaz o kurt yarına
Yaylaya zağarsız sal davarını

Şakıyor mağaranın önünde sesin
Geç atlı, belli ki ruhun kanatlı
Atının nalları taşa değmesin
O zaman canından olursun atlı

Ey çimen gözleri, papatya başı
Bahara benzeyen, yazı andıran
Bir kımıldatırsan eğer bu taşı
Ant olsun ölüme gelmiştir sıran

Kalbime benzetin çırpınan kurdu
Kapanan mağarayı göksüm sayınız
Bu açlık boğmadan ininde kurdu
Yolcular bu taşa dokunmayınız.

Yolum yaklaşıyor artık yuvama
Gördüm her tarafı bürünmüş gama
Köyümüz neşeden öksüzdü ama
Bu kadar kederli değildi hiç de

Bendim buraların eski sahibi
İşte ağladığım ağacın dibi
Bu ağaç bir veda mendili gibi
Sallanıp durmuştu bana, gidişte

Çevrili dağların beyaz bulutla
Kırların örtülü yabani otla
Suların ağlıyor, hep aynı nota
Tanıdım, tanıdım, vatansın işte.

Şiirler, şarkılar, türküler insan ruhunun ve kalbinin derinliklerinden gelen haykırış biçimleridir, haykırışlar, nidalardır. Bu nidalar, haykırışlar gerçektir, bunlarda hile—hurda olmaz. İçten gelen duyguda gerçeklik vardır, orada yalana yer yoktur. Eğer gerçek arıyorsan içten gelen seslere kulak ver, onlar gerçeklerin ta kendisidir, yalanı—dolanı kabul etmezler. İnsanlar ölüp giderken gerçekleri beraberlerinde götürürler, yalanlar ise burada kalır, dünya gerçekleri kolay kabul etmez insanlarla dolu ama gerçekler hiçbir zaman kayıp olmazlar, öteki dünyaya kadar giderler.
Şairler, aşıklar duygulu insanlar olduklarından ruhlarından, yüreklerinden gelen haykırışları paylaşmayı bir rahatlık ifadesi olarak duyarlar, onun içinde de bu duygularını başkaları ile paylaşırlar. Şairler, kalemlerinin ucundan dökülen alevli satırları kitap sayfalarında paylaşırlar aşıklar sazlarının tellerinden dökülen nağmelerle başkaları ile paylaştıkları hicranlarını azaltmaya çalışırlar, böylece şiirler, şarkılar, türküler meydana gelir. Bizler de onları dinleyerek, söyleyerek kendi acılarımızı azaltmaya çalışırız.
Horasanın ve Ardosun hayalimde canlandırdığım o geçmiş yıllarını hiç kayıp etmedim, onlarla o zaman da yaşadım şimdi de yaşıyorum. Bu hayal da olsa bana gerçekmiş gibi geliyor. Allahım bu dünyadan ebedi aleme göçenlere rahmetini esirgemesin. Bir insan olarak başka bir şeyin elimizden gelmemesi münasebetiyle elimizden gelen duaları göndermeye çalışırız, bizi teselli edense bir gün olacak bizlerin de oraya giderek, orada olan anne-baba ve yakınlarımızla, akraba, arkadaş, dostlarımızla görüşebilmektir. Bu ne kadar gerçekleşir bilemeyiz ama umudumuzu her zaman muhafaza etmekteyiz. Olur inşallah.

Hiç yorum yok: