18 Mart 2007 Pazar

Şiirlerim

KENDİ ŞİİRLERİM, SEVDİĞİM ŞAİRLERİN SEVDİĞİM ŞİİRLERİ TÜRKÜLERDEN ve ŞARKILARDAN MISRALAR KITALAR


Mİ Kİ?

Yollar, ne de uzun yollar
Gelen giden beni sollar
Sarmadı bir türlü kollar
Eğri mi ki benim belim?

Gidemedim, kaldım burada
Neticede oldum hurda
Kesildi yollarım şurda
Kesik mi ki yolum benim?

Ne dedimse olamadım
Öğrenmedim, bilemedim
Bolca ekmek bulamadım
Fakir mi ki ilim benim?

Takır, takır konuşmadım
Kemse ile anlaşmadım
Konuşmaya yanaşmadım
Kekeme mi dilim benim?

Gidiyorum, duramadım
Bu ne haldir? Soramadım
Haksızlara vuramadım
Kırık mı ki kolum benim?

KIZLARI GÜZELDİ KARAHAMZA’NIN

Bizim akan çayda kızlar aspap yıkardı
Gün doğarken nahır dağa çıkardı
Şina’nın fırtığı durmaz akardı
Kızları güzeldi Karahamza’nın

Çiçekler açardı çayırlarında
Kuzular otlardı bayırlarında
Reyhanlar kokardı yaz aylarında
Yazları güzeldi Karahamza’nın

Tavuklar, cücükler şoşda gezerdi
Birkaç tanesini kamyon ezerdi
Korukçu Mecnun sa candan bezerdi
Güzleri güzeldi Karahamza’nın

Dükkanlarda kavun, karpuz kokardı
Çocuklar hasretle gidip bakardı
Köyün soytarısı bizim Çakar dı
Sazları güzeldi Karahamza’nın

Kış olunca tipi, boran olurdu
Kapıların önü karla dolardı
Ufukta güneşin rengi solardı
Kazları güzeldi Karahamza’nın

Güzel halkı asla küsmez barışır
Küheylanlar birbiriyle yarışır
Kuzuları koyunlara karışır
Kozları güzeldi Karahamza’nın


GÜZEL KÖYÜMÜZ

Güzel köy ben seni sevdim ezelden
Senin için vazgeçerim nice güzelden
Sana ulaşamam, ne gelir elden?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sende değil benim anamla babam
Onların toprağı oldular yaban
Şimdi ne ot kaldı ne artık saman
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sana gönül ile koymuşum hatır
Anamın mezarı Horasan’dadır
Babamın mezarı Ankara’dadır
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Köyde taş duvarlı evler yaptılar
İbadet ettiler Hak’ka taptılar
Şimdi oraları eller kaptılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Köyümde anamdan doğdum ağladım
Düştüm gurbet ile kara bağladım
Bir zaman sel gibi coştum çağladım
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Uzakta görünen şu karşı dağlır
Köyden ayrılalı gözlerim ağlar
Orda ölenleri bilir mi sağlar?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Hak seni etmemiş bir şeye muhtaç
İçinde yaşayan kalmadı hiç aç
Bütün o köylerin başlarına taç
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Senin o köylerin Zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir peri kızı
İçimden çıkmıyor hele o sızı
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bahar gelir çiçeklerin açılır
Her bir yana güzel koku saçılır
Biçin gelir tarla-çayır biçilir
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Kelle de tarlalar, önde çayırlar
Bir hanım kız gördüm pancar ayırtlar
Sizleri özledim düzler, bayırlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

O güzel çayırda çiçek açarsa
Köylüler başında çaylar içerse
Kamyonlar bir hızla şoşdan geçerse
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Kuşlar öter, çaylar çağlayıp akar
Dam penceresinden bir güzel bakar
Ona bakanları kor gibi yakar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Meleşir komlarda koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Böyle yazılmıştır alın yazılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ne güzeldi köyün yağı, peyniri
Talih bizi attı her şeyden geri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ah o dağlar, o dereler, o taşlar
Ah orada kalan dost arkadaşlar
O toprağa insan bin can bağışlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Güzel kız yüzünde sanki bir “ben” sin
Dıştan harapsan da içten serinsin
Emin ol benim tek isteğim sensin
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bir camisi vardı, iki değirmen
Otları, suları dertlere derman
Seni anıyorum her zaman, her an
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Çünkü ben o şirin köyde doğmuşum
Açlığı, tokluğu orda görmüşüm
Yaşantı ağımı orda örmüşüm
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Acep oralarda şimdi ne kaldı?
Felek her birini bir derde saldı
Kimisi gurbette, kimisi öldü
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sende yetişirdi nazenim kızlar
Sularda yüzerdi ördekler kazlar
İçimde anılar her zaman sızlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ne yazık içinde kimse kalmamış
O güzel halkının hepsi gülmemiş
Çünkü bu dünyadan murat almamış
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Derelerin baktım akmış kokuşmuş
Tekin dahi bir köşeye sıkışmış
Hayır, demem “bu hal sana yakışmış”
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ekinciler bol, bol ekin ektiler
Bahçeler yaptılar, ağaç diktiler
Biliriz ki ne zahmetler çektiler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Şendin, ne güzeldin, hani o günler?
Hani o bayramlar, o şen düğünler?
Hayalimden geçti yarınlar, dünler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bu yıl geldim sana, sönmüşsün sanki
Üzüntüm ne kadar oldu o an ki?
Hani o şaşalı yıllar, hani o zaman ki?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz.

KÖYÜMÜZÜN İNSANLARI, GENÇLERİ

O zamanlar bizim köyün geliri dardı
Ama bir zenginlik, gençleri vardı
Çokça öküzleri, atları vardı
Kenan’ı, Şina’sı, Seddar’ı vardı

Bol, bol ekilen bir ekini vardı
Ensar’ı, Şeno’su, Tekin’i vardı
Bizim köyün bir de Vaço’su vardı
Faro’su, Saco’su, Suco’su vardı

Yukardan çay akar, akarı vardı
Mevlüd’ü, Meğo’su, Çakar’ı vardı
Hem evlisi vardı, bekarı vardı
İlo’su, Niho’,su, Fevzi’si vardı

Köyümüzün büyük “ulu” su vardı
Özo’su, Cafer’i, Gulu’su vardı
Tabi birkaç tane sulusu vardı
Birkaç tane de baş belası vardı

Daha çok gençleri, Burhan’ı vardı
Delikanlı bir de Orhan’ı vardı
Malaganı vardı Baloş’u vardı
Nurettin’i vardı, İloş’u vardı

Çok yaşlı olan bir Efo’su vardı
Cemil’i Celal’ı, Sefo’su vardı
Köyümüzün hem çoğu hem azı vardı
Badağ’ı, Adem’i, Yılmaz’ı vardı



Talebenin divit okkası vardı
Eko’su, Ziko’su, Nakko’su vardı
Lezzetli peyniri ve yağı vardı
Kışları yapılan kayağı vardı

O zaman yaşlı da bir mevki vardı
Köyde yaşamanın çok zevki vardı
Köyümüz o devir fakirdi ama
Esnanın iyiliği sığmazdı dama

Köyümüzün çok az arısı vardı
İngilizce yellov, sarısı vardı
Erkeğin desteği, karısı vardı
Bir sevgi içinde bunlar yaşardı

Köyümüzün kışı, yazları vardı
Siyah-beyaz, yüzen kazları vardı
Nazlı, nazlı güzel kızları vardı
Gezerlerdi salınarak çayırdı

Şimdi bunların kimisi göçtü, kimisi öldü
Kimisi ağladı, kimisi güldü
Kimisi zevk ile sefa sürerken
Kimisi sarardı, gül gibi soldu

Kimsede birazcık vefa kalmadı
Bütün zevkler bitti, sefa kalmadı
Beyinler sulandı, kafa kalmadı
Herkes çekip gitti başka bir yöne

Hiç biri kendini biraz yormuyor
Gidip küçük bir yarmayı sarmyor
Kimse birbirinin halin sormuyor
Herkes bir acayip hale büründü

Hatır, gönül denen mevhumlar bitti
Hepsi kayıp olup, hepsi de gitti
Zaman insanları acayip etti
Herkes bir acayip hale büründü

Hatırladığım o günler mazide kaldı
Saygının yerini hoyratlık aldı
O güzel devirler denize daldı
Çıkmasının artık mümkünü yoktur.

ARKADAŞLARIM

Kahpe dünya kederle bütün ömür dolansa
Burada insan çok olup, arkadaş da bulunsa
Yaşadığım şu diyar şimdi cennet de olsa
Yine yerim dikenli, yanlarım yamyam sanarım

Bütün güller tomurcuk verse sonra açılsa
Toprağı altın olup hep önüme saçılsa
Ora cehennem olsa, bile ordan kaçılsa
Yine oraya gider, buraya dönmek istemem

Altımda bir kadillak, asvalt yolda süzülse
Buradaki insanlar arkam sıra dizilse
Bütün subay, paşalar karşımda da süzülse
Yine arkadaşların sert laflarını isterim.


KIZIM

Seni çok özledim sevgili kızım
İçimimde dinmiyor inleten sızım
Sanki kayıp oldu baharım yazım
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Hasret beni cayır, cayır yakıyor
Gözlerimden sıcak yaşlar akıyor
Gözlerim hep yollarına bakıyor
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Rüyamda soruyom sana “nerdesin?”
Biliyorum pek uzakça yerdesin
Bu kaderin işi, baban neylesin
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Bir gün seni görmek tek idealim
Sen benim çiçeğim, menekşem, gülüm
Bir gün alacaktır beni de ölüm
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Dün gece rüyamdan birden uyandım
Onun etkisiyle kavruldum yandım
Bu hasrete acep nasıl dayandım?
Ben de bilemedim sevgili yavrum

Sevince dönüşsün hep bütün yasın
Günlerin ışısın ve aydınlansın
Tüm kötü günlerin geride kalsın
Ruhuna gün doğsun sevgili yavrum.
Hayatım boyunca hasretle yandım
Ayrılığı içe, içe ben kandım
Yakın gelecekte görürüm sandım
Yıllar geçti göremedim can yavrum

Acep ki bir daha görecek miyim?
O gün neşe ile gülecek miyim?
Yoksa göremeden ölecek miyim?
Kederim bundandır sevgili yavrum.


ONUR 1

Sen baharda açtın mı dudakların gül olur
Artık dünya senindir, kuşlar hep bülbül olur
Sen canların canısın, güzel yüzlü meleğim
Yıllar geçer okursun, o gün de bir gün olur

Ben artık yaşlanmışım, sonbaharım kapıda
Bir gün bayram olacak, o yerde, o yapıda
Sen bir güneş gibisin, doğdun parlayacaksın
Dünya senin deryandır, yüz dur artık o suda

Dedeni hatırlarsın, zaman gelir elbette
O zaman beni düşün artık ilalebette
Sen yaşa bu dünyada, ömrün pek uzun olsun
Ben senin sevgin ile giderim ahirete.


ONUR 2

Sarı bir gül açmış benim bağımda
Allah’ın lütfüdür bana verdiği
Bir güzellik doğmuş bu son çağımda
Bir yaşlanmış dede, onun gördüğü

Canı pek sıcacık, ruhu tertemiz
Bana dünyalardan daha kıymetli
Severiz, okşarız bütün hepimiz
O altın kafalı ve çok hürmetli

Tatlı çocukluğu yaşıyor şimdi
Bir rüyalar aleminin içinde
O gece rüyamda gördüğüm kimdi?
Bilmem hangi günün, ayın kaçında

Kızınca dudağın büküp ağlama
O halinle yüreğimi yakarsın
Dedene pek fazla gönül bağlama
Bir gün kayıplara gider bakarsın
Seni bir gün göremezsen deliyim
Zaman geçmez olur, gün gelmez olur
İsterim ki koşup sana geleyim
Gözlerim arayıp hep seni bulur

Yavrum gül ki yanakların allansın
Aydınlık günlere var yavrucuğum
Gönlün rahat olsun, ağzın ballansın
Allah sana fırsat versin çocuğum.


YAVRUM

Sular durulur mu bahar ayında?
Karlı dağdan gelen seller bellidir
Ok beklemez cengaverin yayında
Vızıldayıp giden oklar delidir

Gönlümü düşünen hasretin yakar
Kafamda bin türlü hayal dolaşır
Ruhumun hüznüne gözlerim bakar
Kalbimde küçücük bir yavru yaşar

Niye sular durulmadı hayatta?
Hep bulanık aktı, her yer toz oldu
Bazen boz bulanık tipiydi hatta
Sandım güneş açıp dünyam yaz oldu

Bir hasretlik var ki içimde benim
Ruhum şehla, şehla hicranla dolu
Kalbim çırpınıyor, acıyor tenim
Boynumu sıkıyor hasretin kolu

Yavru ayrılalı yuvamdan beri
Yanıyorum hasretiyle yavrumun
Bir gün olur mu ki gelseydi geri
Yanacaktır o gün mumu ruhumun.


YANLIZLIK

Yalnız kaldım kulaklarım çınlıyor
Bu halimi bilmem kimler anlıyor
Sesimi odada duvar dinliyor
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım

Çoluk çocuk gitti, ben yalnız kaldım
Masaya oturdum hülyaya daldım
Huzurumu verip ben hüzün aldım
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım
Handan uzaklarda ve Almanya da
Ya ben oraya gitsem, o gelse ya da
Başka kimim kaldı benim dünyada?
Ne zor imiş bu ayrılık Allahım

Evde yalnız saatlerin sesi var
Bu dünyada bu garibin nesi var?
Ne bir güzel günü, ne neşesi var
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım


OLA YOKSA BEN Mİ ÖLDÜM?

Hayalim ki hakikatler
Ola yoksa ben mi öldüm?
Herkes bunu benden saklar
Ola yoksa ben mi öldüm?

Çoğu nedir, azı nedir?
Anlımdaki yazı nedir?
Ömrümdeki kazı nedir?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Dağlar yine bezendi mi?
Kollar yana uzandı mı?
Ruhum günah kazandı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Gökyüzünde yakut mudur?
Üstümdeki kaput mudur?
Yanımdaki tabut mudur?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Bir rüyada yatıyorum
Yavaş, yavaş batıyorum
Rüya, hayal katıyorum
Ola yoksa ben mi öldüm?

Hava birden karardı mı?
Rengim, benzim sarardı mı?
Ölüm bana yaradı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Akan sular çağladı mı?
Kefene ip bağlandı mı?
Bana kimse ağladı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Güneş şu dağlardan aştı
Biliyordum dünya boştu
Gençliğim pek çabuk geçti
Ola yoksa ben mi öldüm?

El kolumu ayırdız mı?
Aç gönlümü doyurduz mu?
Sevdiğime duyurduz mu?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Hem ağlamış hem gülmüşüm
Öleceğimi bilmişim
Anlaşıldı ben ölmüşüm
Ola evet ölen benim.


FARO

Kafasına külah giydi, o da onun tacı oldu
Bilir misiniz arkadaşlar bizim Faro neci oldu?
Hayat boyu kumar oynar, çıkmadı hiç kahvelerden
Neticede Hac’a gidip kumarcı bir hacı oldu.

Fahrettin kahvede olmuş bir aza
Asla kulak vermez söze, ikaza
Vaktin geldiğini sezdiği zaman
Oyunu bırakır koşar namaza

Çok defa yutuldu, çok defa yuttu
Çok defalar yanlış kağıtlar attı
Öyle kaptırdı ki gönlü kağıda
Bütün ahbabını dostu unuttu

Biz de oynuyorduk bir zaman kumar
İnsan kazanacak zanneder oynar
Kaybedince kuru masaya bakıp
Ensesine iner güçlü bir şamar

Sucettin’i, Sacettin’i, Ensar’ı
Geçerdik masaya rengimiz sarı
Eğer bir de içki içiyor isek
Geç vakitte kaçırırdık ayarı

O zaman gençliğin baharı vardı
Sıcacık kanımız bizi sarardı
Ne zamanki yaşlar tekamül etti
Şu gönlümün beyaz gülü karardı.



D U A

Ulu Tanrım geçmiş olsun bin dokuz yüz doksan altı
Affet bizim geçen sene yediğimiz bunca haltı
Ulu Tanrım hiç durmasın böyle giden gidişimiz
Kurdelesiz, tuvaletsiz tamam olsun her işimiz

Ulu Tanrım nolur bizi Kerem gibi sakın yakma
Tekin bunu inkar eder, sen onun sözüne bakma
Bacanağım Durbaba’ya “sarhoş Durbaba” demedim
Geçen sene her hangi gün hiçbir haltı ben yemedim

Bazı şeyleri istemeden demişizdir, demişizdir
Geçen sene bazı haltlar yemişizdir, yemişizdir
Çünkü biz de on iki ay uzun boylu yaşamışız
“Bu da suç mu” demeyin ha, rüzgara karşı işemişiz

Ulu Tanrım sen kazandır doksan yedi yarışını
Bu yıl bana nasip eyle yeşil gözlü sarışını
Doksan yedi ahvalini bu yıl gene ben yazayım
Biraz para nasip eyle ecnebi yerler gezeyim

Halbuki bu yıl içinde ben epey boşalıp doldum
Kızıyorsun bana herhal, ben biraz fazlaca oldum
Fakat adi düzenbazlar nice dağlar aşıyorlar
Domuz gibi yiyip, içip, tuluk gibi şişiyorlar

Ulu Tanrım kutlu olsun hükümetin kabinesi
Şaşkın kulun Agop gibi demeyelim “kabu nesi”
Ulu Tanrım zengin etme dünkü cebi delikleri
Gırtlağına düğüm olsun otomobil lastikleri

Ulu Tanrım bu yıl artık tamam olsun ayarımız
Muz yerine beş yüz bine satılmasın hıyarımız
Ulu Tanrım biraz akıl biraz insaf et hediye
Fakir kulun ah etmesin ekmek üzüm diye diye

Kaptan başı fırtınada pusulayı şaşırmasın
Cebekoylar gemisini dalgalardan aşırmasın
Kurulmasın üç günde bir defnelerle süslü taklar
Gümrüklerden geçmez olsun kadillaklar, madillaklar

Sen kaçırma ağzımızın ne tadını ne tuzunu
Bundan sonra iş başında görmeyelim en uzunu
Ulu Tanrım sen düşürme yolumuzu virajlara
Göz yaşından su verdirme kurduğumuz barajlara




Ulu Tanrım kutlu olsun bir dokuz yüz doksan yedi
Bin dokuz yüz doksan beşte bizi vurdun kim ne dedi?
O yıl bizim devrimizi döne, döne sen döndürdün
Üç büyük evi yıkıp, üç büyük ocak söndürdün

Ulu Tanrım bizi doyur bol ekmekle ve de aşla
Bir çok hatalar işledik, sen büyüksün gel bağışla
Ulu Tanrım çocukların ömürleri uzun olsun
Bütün yıllar hayatları zevk ile neşeyle dolsun.


BÜTÜN ÖMRÜM BÖYLE GEÇTİ

Harap oldu bütün işler
Hayalle geçti hep kışlar
Her gün hayat yeni başlar
Bütün ömrüm böyle geçti

Gönlü Pazar eylemedim
Rüya gördüm söylemedim
Ne yaptım ne eylemedim
Bütün ömrüm böyle geçti

Falımı falcılar bildi
Karanlıklar bana güldü
Hayalim, idealim öldü
Bütün ömrüm böyle geçti

Kuşlar gibi uçamadım
Kaderimden kaçamadım
Gönlü yare açamadım
Bütün ömrüm böyle geçti

Bu sırrı ben bilemedim
Hep sızladım gülemedim
Vadem yetip ölemedim
Bütün ömrüm böyle geçti

Hayret ettim şu rüyaya
Niçin geldim bu dünyaya
Herkes atlı ben mi yaya?
Bütün ömrüm böyle geçti

Hayatın ağını kendim örmedim
Yaşantımda bir tatlı gün görmedim
Neden böyle olduğunu bilmedim
Bütün ömrüm böyle geçti



Kaderin kem işlerine direndim
Ömür boyu herkeslere imrendim
Bu dünyaya gelmedim ki ben kendim
Bütün ömrüm böyle geçti


Ü Z Ü M

Bu şanssız ayrılık canıma yetti
Başımdan aşıyor kederim Üzüm
Demek ki yazılmış böyle bir kaza
Bunu da gösterdi kaderim Üzüm

Bağlanmıştım bütün gönlümle sana
Böyle bir acıyı tattırdın bana
Sen öldükten sonra ben yana, yana
Ağlayıp gözyaşı dökerim Üzüm

Seni değişmezdim güneşe, aya
Perişan olmuştum gün saya, saya
Keşke gitmeseydim ben İsparta’ya
Kederim bundandır, çekerim Üzüm

Seni kovalayan köpektir, ittir
Onların sırtları sirkedir, bittir
Bu ihmaldir, belki bana aittir
Yanarım, kederim bundandır Üzüm

Fuat’a söyledim seni görmedi
Ne haldeyim diye dahi sormadı
Baş sağlığı olsun bile vermedi
Sorarım onlara bir gün ben Üzüm

Ergin, mesajıma cevap gelmedi
Ne söyleyeceğini belki bilmedi
Tabi onun hiç kedisi ölmedi
Ateş düşen yeri yakıyor Azam

Ölümde bilgim çok,.gene de kısa
Sen girdin toprağa ben girdim yasa
Haklı, haksız hatırını kırdımsa
Affet günahımı “beşerim” Üzüm


BİZİM ADAMLAR

Söyleyin hemşerim bu nasıl bir iş?
Hem şöför mahli hem elli kuruş
Biraz gülümseme, azcık yan duruş
Çekildi resimi Şaho gadanın
Beyler Kars’ta tutmuş büyük bir oda
Şimdi şoşda gezir burnu havada
Ya hülyaya dalmış, düşünür ya da
Baksana sözleri iri adamın

Kolay mı okumak Kars lisesinde?
Bir mağrurluk var ki onun sesinde
Fakat birileri var ensesinde
Baksana gözleri diri adamın

Sonra beyler Ankara’ya geldiler
İyi, kötü birer iş de buldular
Sormayın pek kabadayı oldular
Baksana şişiyor biri adamın

Ulan nasıl eydi eski Şaholar
Eski Sucettinler, eski Mağolar
Eski Sacettinler, eski Muğolar
Baksana damlıyor kiri adamın

Ne yapsınlar ahbabları dostları
Nasıl olsa kurtardılar postları
Yüzünden pahalı oldu astarı
Baksana oteller yeri adamın

Ya bizim Cengizler, ya Fahrettinler
Ne selam verirler, ne söz dinlerler
Ne bizim Yılmazlar, ne Nurettinler
Demek ki kafası geri adamın

İyisi olur mu hiçbir yaranın?
İçine tükürim böyle paranın
Önüne geçilmez bizim Karanın
Söyletiyor demek varı adamın

Sonbahar mı gelmiş, yüzüm sapsarı
Çok severdim bir zamanlar Ensarı
O da geri tepti, nedir esrarı?
Yokmuş benim gibi yarı adamın

Buldular ben gibi gönlü sakini
Eyki kaybetmedim dostum Tekini
Bazıları kışın giye bikini
Üstü giynik olsa bari adamın

Kulağı kesilmiş ala dananın
Aklı var mı bu hallere yananın?
Suratı tökülsün ala Şenonun
Yanmaktan kızarmış narı adamın

YİNE BEN Kİ BEN

Ben bu hayat defterini her dem açarım
Hasta olsam sağ olsam da yine içerim
Niye bana “içme” diyip bayrak açtınız?
Sonra kızar ben de size bayrak açarım

Gezmek istiyor gönlüm Çin’i, Maçini
İçmek istiyor gönlüm votkayı, cini
Başka türlü çekilmiyor bu dünyanın gamı
Ya şeytanı taşlayacaksın, ya öldüreceksin cini

Şimdi ormanda bulunsan, nedecem sakiyi
Keserim karpuzu, doğrarım peyniri, açarım rakıyı
Hele bir de arkadaşım Tekin olursa yanımda
Sen o zaman seyret nükteyi, zevki, şakayı

Evde oturup ben böyle kuruyorum hayali
Canım da boğazımda, hiç beğenmiyorum bu hali
Başkaca da çarem yok, ayaklarım ağrıyor
Gidip bir yerlerde içmekse pek pahalı

Bu yıl köye gidip de bir tırpan biçemedim
Şansımla yarış yaptım bir türlü geçemedim
Öyle niyetliydim, öyle azimliydim ki
Selim’de Tekin’le bir içki içemedim

Gerçi o pek düşkün değildir dem’e
Ama fırsat vermez haksıza, kem’e
Benim hatırımı hiç kırmaz amma
Tekin bu yıl artık beni bekleme

Hani demişler ki “düştü bahçelere ayaz “
Hani demişler ki “belki gelemem ben bu yaz”
İşte sen de bana hakkını helal et
Belki giyerim bembeyaz

Belki de günümüz, vademiz doldu
İçki içmeyeli bir hayli oldu
Ne yapim doktorlar yasak eyledi
Böyle yapmak ile ey halt söyledi

Demedim mi alma mazlum ahını
İçerim ben içkilerin şahını
Senin tavsiyeni dinleyen kim ki?
Ben seviyim yüzünün güzel mahını




Kollastrol,şeker, kalp, tansiyon
Sanki ben olmuşum yarım porsiyon
Seni dinlemiyor ey doktor hanım
Getir bir büyük rakı, et iki porsiyon

Sendeki bu niyet ne biçim niyet?
Bir de verdin bana acı bir diyet
Sanma ki tutacağım senin sözünü
Sana göre yazayım ben bir vasiyet

Tutmam ben sözünü, haşadan haşa
Şuradan öteki yol Kasımpaşa
Sanma talaşıma benim bu dünya
Lütfen su katmayın pişmiş aşıma

Ola Tekin haydi çayırı biçek
Ola getir şu rakıyı doyunca içek
Doktorun görerek ödü patlasın
Kuyudan bir kova ben için su çek

Hani bana dedin ya “içmesen gada”
Bak içiyorum işte gör, avonya da
Seni dinler mi ki bu bezgin adam?
Ya bir büyük rakı, cin olur ya da


BİZİM KÖYÜN HALİ

Bizim yemeklerin başı haşıldır
Çorbaların çorbası bozaşıdır
En cilalı taşsa gırca taşıdır
Vurunca kafayı yarar mübarek

Bizim harmanlarda gırca doludur
Gırcanın menba-ı gavluk yoludur
Gavluk bizim köyün diğer koludur
Koşunca insanı yorar mübarek

Yaylamızda çok olurdu sinekler
Sonunda onu da yedi inekler
Koşu atlarından çoktu binekler
Sürünce yolları sarar mübarek

Değirmenler köyde iki adetti
İkisi de sanki bir saadetti
Onların bokunu da köylümüz yedi
Yedikçe pek tatlı tadar mübarek



KARAHAMZA’NIN GENÇLERİ

Gırca taşı bizim köyün taşıydı
Bozaş en birinci gelen aşıydı
En keskin it Ensar’ın karabaşıydı
Bazen kör olurdu bazen şaşıydı

Meğo’nun yağızı pek küheylandı
Şaho’nun sevdiği ona huylandı
Berber Celal bir afetle haylandı
O gitti de kalanları pek yandı

Lelle’nin Şeno’su pek cafcaflıydı
Gıyas’ın Seddar’ı çift bıçaklıydı
Güneş’in Fezi’si ağzı boğluydu
Temel’in Mehmet’i sanki tokluydu

Faro sanki değirmenin taşıydı
Şikayet ettiği kendi başıydı
Sevip okşadığı alabaşıydı
Ayakları siyah, siyah kaşlışdı

Tuğay tepmeleri çalar satardı
Çoğu zaman holliğinde yatardı
Sattığı şeylere toprak katardı
Çok kar eder daha sonra batardı

Mışkır Sefo’nun da kafası keldi
Ülker ise köyde biraz güzeldi
Bizim ala Şeno okuldan geldi
İsiko’nun yanık sesi arşı delerdi


KAHİRLİYİM

Kahirliyim gene bu gün neler geçmiyor içten
Yaşadığım yıllarda ne geçmedi ki baştan
Korkmadım o günlerde yağmurdan, kardan, kıştan
Hepsi bir mazi olup silindiler bir baştan

Bunun delili basit, dün aramızdan biri
Yatıyordu yatakta, sapasağlam dipdiri
Şimdi ise o artık o dünyada bir peri
Artık gitti faniden, bir daha gelmez geri

Bütün emekler böyle hepsi boşa çıkıyor
“Yeter artık bu dünya” diyip ondan bıkıyor
Kendi gidiyor amma kalanları yakıyor
Sanki dönecek diye gözler yola bakıyor

Halbuki nerde artık, dönmesi mümkün değil
Bu dünyada iyilik yap ahirette pek sevil
İşte o gün gelince tutuluyor şeyda dil
O zaman bu dünyanın nasıl olduğunu bil


NE GÜZELDİ KARAHAMZA

Bizim köyün çayırları
Ne hoştur ki bayırları
Kızlarının “hayır” ları
Ne güzeldi Karahamza

Tekin’i var Şina’sı var
Babası var, anası var
Pıçı gibi danası var
Ne güzeldi Karahamza

Değirmenin olukları
Şişen büyük culukları
Kara, kara tulukları
Ne güzeldi Karahamza

Köyümüzün destanları
Kızlarının mestanları
Ya Lazların bostanları
Ne güzeldi Karahamza

Ormanı vardı aldılar
Yaylasını da çaldılar
Şimdi yaylasız kaldılar
Ne güzeldi Karahamza

Kırlarında çiçek açar
Bin bir türlü koku saçar
Atları pek yaman kaçar
Ne güzeldi Karahamza

Her evde büyük bir sini
Müslüman dır, tamdır dini
Sacettin’i, Sucettin’i
Ne güzeldi Karahamza

Yemliklerle kımıları
Mezarlık ve camileri
Boyunduruk Samileri
Ne güzeldi Karahamza

Şoşda gezen okullular
Tenhalara sokulurlar
Kızları orda bulurlar
Ne güzeldi Karahamza

Köyümüz işte böyleydi
Hasretlik bizi söyletti
Özlemek perişan etti
Ne güzeldi Karahamza


İÇİM YANİR

İçimde bir ateş yanir
Günden güne alevlenir
Hasretin kalbimi delir
Gel etme sevgilim etme

Bu koru ben söndüremem
Sönmüş küle döndüremem
Halim yare bildiremem
Gel etme sevgilim etme

Alevlendir yanar dağım
Çabuk geçti gençlik çağım
Yürekte eridi yağım
Gel etme sevgilim etme

Bu ateşten ne umulmaz?
Söndürecek su bulunmaz
Böyle rahat da ölünmez
Gel etme sevgilim etme


SEN YOKSUN ORADA BOYNUM BÜKÜKTÜR

Gelip acı ney’i çaldırmaz mıyım?
Bardağı rakıyla doldurmaz mıyım?
İçip sağa sola saldırmaz mıyım?
O köyü ayağa kaldırmaz mıyım?
Sen yoksun orada boynum büküktür

Otururum sefilce mezarının başına
Sen bakma gözlerimin kanlı yaşına
Ben de geldim artık ölüm yaşına
Ne yazdırdın acep mezar taşına?
Sen yoksun orada boynum büküktür

Bir elimde kadeh, dilimde de şiir
Hem söyler hem içer ağlarım
Şiirleri söyler coşar çağlarım
Yıkıldı benim en yüksek dağlarım
Sen yoksun orada boynum büküktür

Harap ve perişan bir halde oldum
Nazik güller gibi sararıp soldum
Ben de zaten şimdi belamı buldum
Sanki ben de ölüp yanına geldim
Sen yoksun orada boynum büküktür


GEÇEN GÜNLER

Beynimin matkabı olayları delemiyor
Geçip giden şu günler artık geri gelemiyor
Bahtım öyle kararda ki ne yapsam gülemiyor
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

O gençlik yılları öyle hızlı geçip gitti ki
Anlayamadım nasıl oldu, o günler nasıl bitti ki?
Yaşlılık boyunduruk vurup öyle kündeden attı ki
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Ruhumda bir karanlık perde açıldı bu yıl
Öyle bıkkınım ki, uyuyorum sanki, bari sen ayıl
Bu hayat bu hallere oldu mu böyle mayıl?
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Geriye bakınca eski günleri hüzünle anarım
Her andıkça ah eder ciğerimden yanarım
Kendimi kandırmaya çalışır, sonra kanarım
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Ah o yıllar, ah o insanlar şimdi nerede?
Gezerdik çayırlarda ve yıkanırdı derede
Şimdi geçti o yıllar, bizler kaldık burada
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Baktıkça geriye hüzün kaplar içimi
Kalmadı endamımın o güzel bak biçimi
Karlar kapladı ki bembeyaz etti saçımı
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Gülmeyi unuttum, hüzünle arkadaşım
Bilmem ki daha neler görecek şu garip başım
Altmışı aştı, uzayıp gidiyor doluyor artık yaşım
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Sular o zamanlar duru akardı
İnsanlar birbirine şefkatle bakardı
Gençlik heybetlenir dağlar yokardı
Geçen o günler artık geri gelemiyor

Düşündükçe özlüyorum geçen o eski yılları
Ağaçları, yaprakları, her tarafa saçılmış dalları
Harmanları, kotanları, çayırları, tarlaları, kolları
Geçen o günler artık geri gelemiyor

Gülen gülsün, ben ağlarım giden o gençliğe
Artık veda ettim kuvvetime, kudretime ve dinçliğime
Kani oldum, inandım ve ağladım şu hiçliğime
Geçen o günler artık geri gelemiyor


AH BU SESLER BU SESLER

Sular, kuşlar, bu sesler
Cennetten köşe her yer
Ah bu sesler bu sesler
Şu gönlüm hasret besler

Tatlı, tatlı gülüşler
Arayıp da buluşlar
Fenaya döndü işler
Ah bu sesler bu sesler

Kulaklarım hep seste
Çek küreği aheste
Nerden çıktı bu beste?
Ah bu sesler bu sesler

Günlerim azalıyor
Defterim yazılıyor
Mezarım kazılıyor
Ah bu sesler bu sesler

Karardıkça karardım
Hep ben seni aradım
Yaprak gibi sarardım
Ah bu sesler bu sesler








ŞU AĞIRLIK ÜSTÜMDEN KALKIVERSE NE OLUR

Kuş gibi hafiflesem, uçsam gitsem göklere
Rüzgar gibi essem de siniversen büklere
Bir kurt olsam karlarda bürünsem ben kürklere
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Kelebek pek hafiftir ama ömrü az olur
Cırcır böceklerinin çaldıkları saz olur
Bir gün bu kışlar biter bakarsın ki yaz olur
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Bülbüller bahçelerde yanık, yanık ötseler
Çiçekler onlar için nazlı, nazlı tütseler
Kardelenler olmadık kayalarda bitseler
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Kuzular koyunlara koşarlar meleyerek
Kızlar ekmek yaparlar unları eleyerek
Yaşlılar da yürürler şöyle sendeleyerek
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Şırıl, şırıl akan şu sularda balık olsam
Ya hiçbir şey bilmesem veyahut alık olsam
Bütün güzel kızlara gidip babalık olsam
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Açsa çiçekler açsa, mezarımın üstünde
Ne çıktı, ne anladın sanki bana kütsünde?
Bir güneş doğsa keşki şu güzelin üstünde
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur.


UNUTMAM

Yazacaksan yaz artık gönlüme şu yazıyı
Nasıl dersin ki bana “unut artık maziyi?”
O mazi benim mazim, hayatım içindedir
Sen bilmezsin içimde derinleşen sızıyı

Sular akardı durgun, yüzü sanki berrak cam
Balık tutardı suda oltalarıyla amcam
Saatlerce beklerdi balığın gelmesini
Bir vuruşta iğnenin ağzını delmesini

Çayırların içinden giderdik büyük çaya
Sular yükseliyordu ayaklardan paçaya
Bazen gömleğimi ben koluma doluyordum
Balıkları tutunca çok mutlu oluyordum.

ŞU DOĞUDAN BİR YEL ESTİ

Şu doğudan bir yel esti
Yine kırdı dallarımı
Felek bileğimi büktü
Çok acıttı kollarımı

Saç sakalım beyazlaştı
Benim de feleğim şaştı
Darıldın mı bana dostum?
Ne ayırdın yollarını?

Bu dünyada beni yaktın
Yaşamaktan bile bıktım
Nefret zirvesine çıktım
Sen bilmedin hallerimi

Eğildim doğrulamadım
Aradım da bulamadım
Ne söyledim bilemedim
Doğrultamam bellerimi

Hayallerim boşa çıktı
Nehrim Ummanlara aktı
Güneş beni fena yaktı
Boş bıraktın ellerimi


NEYDİ O YILLIR

Neydi gülüm ah o yıllar?
Hep açıktı bize yollar
İstediğim her gün, her an
Sarıyordu beni kollar

Yıllar geçti devrim döndü
Yanan hayallerim söndü
Çok hızlı hareket eden enerjim
Bu gün artık tükendi ve dindi

Hayıflanıyorm geçen günlere
Gitmek istiyorum ben yine o anlara
Hep bakıyorum geriye dönüp
Geçip gitmiş olan güzel dünlere

Hayallerim vardı gerçek olmadı
O hasret ruhuma girip dolmadı
Neler oldu, hayatımda ne geçti?
Bunu ben de dahil kimse bilmedi

Uzun yıllar geçmiş anlayamadım
Hayatın ritmini dinleyemedim
Bir hayat meyvesi vardı önümde
Ne yazık meyveyi ben yiyemedim


YANLIZLIĞIMI AL

Yalnız yatıyorum, hayalimdir arkadaş
Yatakta iki yastık, içindeyse tek bir baş
Bunu böyle yaparak beni yalnız bırakan
Yılların büyüttüğü ilerleyen hain yaş

Yatağım ısınmıyor soğuk kış gecesinde
Bu hal bu yaşlıların elbet var nicesinde
Sanki yükseğe çıkmış oradan bakıyorum
Yalınız yatıyorum dağların yücesinde

Yalnızlık sana mahsus, diyorlar ki Rabbim yar
Şu yalnızlık yarasını himmet eyle de bir sor
Sana yalnız dense de sen yalnız değilsin ki
Sayılmayacak kadar güzel meleklerin var

Yüce, yüce dağlardan dolu, dolu kar versen
Şu dünya mallarından biraz fazla kar versen
Şöyle mavi bakışlı sarışın bir dilberi
Halime acıyıp da tutup bana yar versen

Çölden vadiye düşüp susuzluğum gidersem
Yatağımda güzel bir dilber ile yatarsam
Artık ölüm olsa da insanın hayatında
Ne tasa edilir Rabbim, artık ne de gam.


TEKİN’E SESLENİŞ

Doluya doldururum almaz
Boşa doldururum dolmaz
Sen İzmir’e tedaviye gidersin
Ankara’da benim haberim olmaz

Kim haber verecek ki? Önemseyen ki?
Sen istersen kendini yırt, benimseyen kim?
İstediğin kadar sen arzula yakınlarını
Şöyle bir baksana! Seni isteyen kim?

Küsme hiç kimseye, asla darılma
Kuru yaprak gibi yere sarılma
Boşa gider emeklerin arkadaş
Terleyip de koşa, koşa yorulma
SEN BENİM GÖZÜMDÜN

Sen benim gözümdün gözüm ağıydın
Gönlümün sultanı kalbim yağıydın
Büyük yanardağım, Venüs dağıydın
Neden söndün? Küllerin de soğumuş

Her tarafa koku saçan bir güldün
Gül dalında şakıyan şen bülbüldün
Yıllar geçti şimdi böyle mi oldun?
Soldun ey güzelim, ne çabuk soldun

Bu yollar ben ne desem yeridir
Karanlıklar ışıklardan beridir
Bir kızgın güneş ki karı eritir
Nasıl kavi idin, nasıl eridin?

Bu dünyanın kaidesi böyledir
Kader insanları böyle söyletir
Güzelce yaşamak bilmem neyledir
Hızlı yaşayıp da soldun güzelim


FARKINA VARAMADIK

İndik “yüz” ün “on” una artık
Geçilmez kaderin önüne artık
Geldik ömrümüzün sonuna artık
Geldi geçti ömür farkına varamadık

O kadar yıl geçti anlayamadık
Bir tatlı laf, bir güzel söz dinleyemedik
En sonunda bizi bekliyor hiçlik
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Konan uçtu, gelen göçtü bu yerden
Hepsi sürgün oldu sanki diyardan
Bozuldu hayatlar düştü ayardan
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Lale kimin, bülbül kimin, gül kimin?
Yeşil kimin, mavi kimin, al kimin?
Şu güzelin başındaki şal kimin?
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Yaş ilerledikçe gönül yoruldu
Fakat gene bir güzele vuruldu
Kimden öğrenildi, kime soruldu
Geldi geçti ömür farkına varamadık.

Ş E H İ R

Dişleri kuvvetli sarhoş geceler
Geceler, geceler, beyni sulanmış
Fikirde zehirle zifir geceler
Geceler zavallı , kana bulanmış

Gürültü, gürültü, şehir bu mudur?
Biraz sis ve zillet, zan pençe, pençe
Sevgi mi, saygı mı, bir korku mudur?
İrisleri oyan zalim geceler

Şehir kâbus dolu, kaybolan mahzen
Şehir damdan fanus, kurak akvaryum
Bazen neşe dolu, ıstırap bazen
Bu akan güruhta bir ben mi yokum?

Afişler, afişler, renk, renk tezatlar
Adını koymalı, koymalı bunun
Kadın mı bu mahluk? Haraç-mezatlar
Ya sincap yahut da kafeste maymun

Kendir asılı kafatasında
Bir medeni levha, gönül apacı
Çıngırak sesleri haz tavasında
Şifa niyetine çekiyor sancı

Saatte zemberek altın oymalı
Bu sokak başında dilenen de kim?
Sevgiler hep masal, çehre riyalı
Niçin bu caddede yalnızım, tekim?

Gelip geçenlere durup soran yok
Nedir bu izdiham, bu telaşınız?
Asırlar karamsar, saniyeler şok
Niçin ağrı çeker hala başınız?

Yaldızlı, kokartlı, sırmalı, simli
Gözlükler aynalı, son çerçeveler
Bir hayalet gezer “moda” isimli
Şarkılar beyinde neler geveler?

Kıvrılan caddeler düz olun artık
Siz ey apartmanlar bize yaklaşın
Gözlerimiz mahmur, dilimiz sarkık
Yeter ey uykular siz berraklaşın




DİNLEYİN DOSTLAR

Zamanın tavanı delindi birden
Sanki daha dünmüş, doğmuşum bebek
Mağrur değil başım, uzak kibirden
Hala mini, mini zarif kelebek

Ne zaman geçip de aynaya baksam
Kırlaşmış saçıma takılır gözüm
Kalbim on beşinde ona bakarsan
Belki de daha genç kalbimden özüm

Boşa geçirmedim geçen yılları
Hiç pişman değilim sevdiklerime
Ter mi döndü acep zaman duvarı?
Bir kötü doğayı benim yerime

Ne kine eğildim, ne hainliğe
Nezaket, fazilet ölçü biline
Ne şöhrete yandım, ne zenginliğe
Elimi uzattım dostça gülene

Sevgiyi taç yaptım ufuk’u hedef
Dünya bir deneme yeridir fani
Ördüm güzelliği ben gergef, gergef
Ayıplar fecaat, çirkinlik cani

Süzüldüm, süzüldüm, bir mum alevi
Kapanıp secdeye şükür eyledim
Kaldırdım fırlattım birden gövdemi
Kendi öz nefsimde hazmedip yedim

Yazdım şiirini güzelliklerin
Cennet bahçesinde renkarenk çiçek
Ruhumu saran şu ilahi derin
Muamma gölünde hakiki ölçek


AYNALAR

Kaldırın aynaları, seyretmeyin boşuna
Geçen yıllarınızı kuru bir iskelete
Yaşanan bu hayatta eğer varsa bir mana
Sıfırdan sonsuza dek her şey iyi niyette

Akıyor perde, perde zaman titreşimleri
Aranıyor hakikat çok zaman kemiyette
Bu yol öyle ince ki, ufuk merdivenleri
Sadece bir çehre var karanlık silüette

Bazen bir garip duygu aralıyor çemberi
Her şey yerli yerinde, kainat afiyette
Bir huzur pınarında çarpıyor yürekleri
Vicdan, zevk, aşk, hepside istenen safiyette

Öyle bir intizam ki, kurtla kuzu yan yana
Kötülükler, azaplar sanki muafiyette
İçiliyor bir hayat iksiri kana, kana
Her şey samimiyette, her şey samimiyette

Ufuklar senin olsun ey faniler dünyası
Ne varsa aşka dair gönderin fazilette
Kahrolsun sahte çehre ve çehrenin aynası
Aşkım ebediyette, aşkım ebediyette


KAFİLE

Yollar mı dolaşık, zaman mı kısa?
Gece niçin mağrur böyle kim bilir?
Gönüllerde käbus pusu kurmasa
Beyinlerde azap çekme fikir

Ay ışığı dilsiz, karanlık sağır
Göz niçin perdeli, kalp niçin kırık?
Bir yük omuzlarda ağır mı ağır
Niçin dinmez sağnak, sağnak göz yaşı?

Geceler upuzun, şafakta bir naz
Daracık, daracık yollarda çile
Ruhu aşkla doldur ey mukaddes haz
Gönüller fatihi aziz kafile.


PASLANMIŞIM

Anlamadım, bilemedim bu bir şaka mı?
Kahpe şansım artık bırak yakamı
Bu dünyadan Ulu Tanrım kes nafakamı
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde

Talihim her zaman tersten dönüyor
Gökteki yıldızım, ay’ın sönüyor
Kalbimde büyük bir ateş yanıyor
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde

Yalnızım bir büyük kalabalıkta
Kalmışım dünyada ben aralıkta
Aynada şu yüze iyice bak ta
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde
Gözlerim yaşımı bana söylüyor
Vücudum onlarla kader eyliyor
Kafamın içinde beynim neyliyor?
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde


SEVGİLİM GÖZLERİNDE

Sevgilim gözlerinde bu gün bir mahmurluk var
Neden böyle bakıyor gözlerin mahmur, mahmur?
Yoksa bana darılıp isyan mı ediyorsun?
Öyleyse kollarını sıkıca boynuma sar

Bir hayaldir karşımda, mahmurca duruyorsun
Gönünün ışığıyla beynime vuruyorsun
Bana kızdığın halde bir şey söylemiyorsun
Aslında sen içinden taşıp kuduruyorsun

Yapma ne olur canım, bana kızma sevgilim
Senden başka var mı ki benim bir başka gülüm?
Sen nereye gidersen ben oraya gelirim
Ancak ayırabilir ikimizi bir ölüm

Saçlarını ne kadar muntazam taramışsın
Sen de belki ben gibi kendini aramışsın
“Kime yaradım” diye düşünüp durma sakın
Sen kimselere değil yalnız bana yaradın


UYUR MIŞIL,MIŞIL BİZİM KÖYÜMÜZ

Kuşlar, yuvanıza sessiz çekilin
Dalgalar yavaştan yatın bükülün
Başını yaslamış göksüne gülün
Uyur mışıl, mışıl bizim köyümüz

Bülbüller mest olmuş koynunda gülün
Güzel kızlar siz de oynaşın gülün
Yıldızlar, göklerden suya dökülün
Yansın ışıl, ışıl bizim köyümüz

Rüzgarlar koşuşun yanıma gelin
Yüzümü okşayın, gözümü silin
Konuşur her akşam konuşur dilin
Söyler hışıl, hışıl bizim köyümüz





İŞTE OYUM

Söyle sevgili dostum, söyle nideyim?
Başka bir dünya yok nerye gideyim?
Gücüm de kalmadı ben biçareyim
Ne bir ilacım var ne de çareyim
Akan boz bulanık ben bir dereyim
Sevdiğim diyara nasıl varayım?
Şansı olmayan bir bahtı karayım
O sevgili dostu nerde arayım?
Yarim gurbet ilde nasıl sarayım?
Sineye çökmüş bir ummaz yarayım
Altın taraklarla saçın tarayım
Pejmurda, pejmurda ve mudarayım
Kendini kaybetmiş bir Durbaba’yım


TALAN OLDU

Talan oldu, talan oldu
Yaşadığım yalan oldu
Benden başka kalan oldu
Saçlarını yolan oldu
Bu sırları bilen oldu
Yaşantıma gülen oldu
Belki bir unuttuk amma
Bir çok eş, dost ölen oldu
Hasret ile beklerken biz
Memleketten gelen oldu
Hicran ile ağlar iken
Gözyaşlarım silen oldu
Issız bu dünyamız derken
Her cepheden dolan oldu
Pembe yanakların çoğu
Renk vererek solan oldu
Ve biz böyle konuşurken
Ummanlara dalan oldu


SABAH OLDU NERDESİN?

Gece bitti, güneş doğdu nerdesin?
Yolun uzun, halin yaman, uzak yerdesin
Gel yanıma boş ver, kim ne derse desin
Söyle canım sabah oldu sen nerdesin?

Akşam oldu yine karanlık bastı
Güneş tepelerden süzülüp aştı
Artık şu sabrım da kabarıp taştı
Söyle canım sabah oldu sen nedesin?
Sabahı beklemek o kadar zor ki
Bülbül bana bakıp şöyle diyor ki
Bekleme yolunu, o gelmiyor ki
Söyle canım sabah oldu sen nerdesin?


SOYUYORLAR

Bir soğan soyuyorlar
Yaşarıyor gözler
Bir hazine soyuyorlar
Aldırmıyor öküzler

Bir kadın soyuyorlar
İniyor hep etekler
Bir banka soyuyorlar
Önemsemiyor köpekler

Bir hıyar soyuyorlar
Sulanıyor dayılar
Bir kurum soyuyorlar
Görmüyor ki ayılar

Bir çok muz soyuyorlar
Yiyorlar arsızlar
Memleketi soyuyorlar
Seviniyor hırsızlar.


G Ö N Ü L

Yıllarca bekledin, inledin gönül
Murada ermedin cihan bağında
Geçmedi bir turna, ötmedi bülbül
Ömrümüz karardı hazan bağında

Kavallar öterken taa uzaklardan
Kervanlar geçerken şu ırmaklardan
Ahenkler çıkarken çıngıraklardan
Dinledin alemi figan bağında

Çekilmiş bu yerden saba rüzgarı
Kurumuş şu yeşil dere kenarı
Dökülmüş çiçekler hep sarı, sarı
Ne zehirler ezmiş zaman bağında

Sevmeden öpmeden çektik azabı
Hep göz yaşlarıyla gördük hesabı
Ne sabahı duyduk, ne mah-ı—tabı
Garibiz ezelden viran bağında
Gözümüz karardı bu güz bağında
Ruhumuz kavruldu yürek yağında
Çekildi kenara Keşiş dağında
Ne zehirler içtik yılan bağında

Yıkıldık, yakıldık, ateşler aldık
Dumanlar içinde kaldık bunaldık
Anladık nihayet fakat geç kaldık
Vefasız çoğalmış vatan bağında

Ne Hızır denilen hayal misafir
Ne talih denilen o dinsiz käfir
Yetişip gelmedi bize Allah bir
Bağırdık, çağırdık aman bağında

Yel değirmeninde harmanı kurduk
Biçilmiş ne varsa alıp savurduk
Sonunda, ey gönül yorulduk durduk
Topladık hasadı ziyan bağında


DURUM ve MAZİ

Defterimden okurken geçmiş eski yazıyı
Hüzünle hatırlarım ben o uzak maziyi
Kalbimden sanki bir şey, bir şeyler sökülüyor
Gizlice gözlerimden sıcak yaş dökülüyor
Benim şu üzüntümü, derdimi kimler bilsin?
Gözlerimin yaşını hangi el, nasıl silsin?
Her gün ciğerlerimi, kalbimi ben dağlarım
Köşelerde gizlice hüngür, hüngür ağlarım
Bu hayatı sevmedim, sevmiyorum da şimdi
Sırtıma gök yüzünden demir bir tekme indi
Öküzüm yok, çiftim yok, tohum ekemiyorum
Bu hayatın yükünü artık çekemiyorum
Su kesildi kuruttu benim hamamlarımı
Rüzgar esti savurdu benim samanlarımı
Gözlerimin üstünden şu hüznümü kaş aldı
Yazık oldu köyüme, içi bütün boşaldı
Şu gönlümü kavuran ateşi yakmasaydım
Keşki şu köyümüzde kalsaydım, çıkmasaydım

İçimde bir alev var, volkan gibi yanıyor
Kalbimde bir yara var, için, için kanıyor
Bahar gitti, yaz gitti, artık sonbahar geldi
Onun için güllerim, menekşelerim soldu
Açılan yollarımı kar ve tipi kesiyor
Dünyam çok soğuk oldu, rüzgar pek sert esiyor


Sonbahar geldi artık dökülüp soluyorum
Dünyam sıkıyor beni, ben sanki ölüyorum
Gönlümün çırasını her gece yakıyorum
Gözlerim uzaklarda, hep ufka bakıyorum
Görüyorum, ufukta karanlığın izi var
Anlımda “kader” denen silinmez bir yazı var
O yazı ki gösterdi yolumu ve yönümü
Bu kader kesti benim arkamı ve önümü
Bazı hadiselerden, belalardan sıyrıldım
Hayat denen mevhumdan emekliye ayrıldım


KIT’ALARLA BENİM HALİM

Bu akşam hangi akşam? Yine güneş karardı
Yıldızlar görünmüyor, yollar yine perişan
Peki bu nasıl bir iş, rengim neden sarardı?
Yok mu bu engelleri, bu yolları bir aşan?

Kızmana gerek yok yalnızsın işte
Gündüzler geçmiyor, geceler uzun
Pek çaresiz kalmışsın yazık bu işte
Ne sesin çıkıyor, ne çalar sazın

Ne bir amacın kaldı, ne de umudun
Hiçbir şey zevk vermiyor, hayatın durmuş
Yazık, yıllar boyu ayık uyudun
Demek bu günlere gelmek de varmış

Ben şeker severdim bana ne oldu?
Neden artık yakışmıyor elbisem?
Bütün saç-sakalım beyazla doldu
Daha neler olur, bir bilebilsem?

Geceler çok uzun, uykum gelmiyor
Kısa uykularım käbusla dolu ^
Boşalan olmuyor, dolan olmuyor
Nedir bu hayatın en kısa yolu?

Bahar gene gül yüzünü gösterdi
Ama ben içimde kış yaşıyorum
Güneş doğdu, gece bak sona erdi
Fakat ben yine karanlığa koşuyorum

Gözlerim kanlanmış, uykusuz kalmış
Vücudum içinde kalp parçalanmış
Dışarım donuyor, içerim yanmış
Hayatım bir yumak gibi dolanmış


Filmlere tahammülüm kalmadı
Öyle çaresizim, perişanım ki
Dünya bana yaramadı, olmadı
Yanan alevlenen bir ateşim ki

Viran şehir değil burası “Mut” tur
Hayallerse insan için umuttur
Bütün idealler umutla yaşar
Zorlukları, engelleri onla aşar

Ömrüm baharını çoktan bitirdim
Sevinci, muhabbeti attım bitirdim
Käbuslarla dolu bir devreye girdim
Hayattan ne bekliyorum, neyi buldum

Kış geldi, bahara selamlar olsun
Gönlümün içine bir sevinç dolsun
Peki ömrüm peki, gel öyle olsun
Bulsun bu garip gönlüm aşkını bulsun

Geceler burada acayip sessiz
Hareketler ise çok beceriksiz
Kimsiniz hemşerim, kimsiniz siz?
Karanlığın içinden geçen melekler misiniz?

Dağlardan akan suyu gece dinlediniz mi?
O dağlara tırmanıp dağları aşan siz mi?
Şu tükenmez geceler göl mü yoksa deniz mi?
Acaba siz benim söylediklerimi anladınız mı?

Hasret cayır, cayır beni yakarken
Hayalimde ela gözler gülüyor
Geri dönüp hayalime bakarken
Hayalim de, umudum da sönüyor

Yalnızlıkla sohbet edemiyorum
Çünkü şu karanlık boğuyor beni
Terk edip şu yeri gidemiyorum
Arasam ne mümkün, bulamam seni

Kuşlar öter sesi dokunur bana
Sanki çoban yanık kaval çalıyor
Etrafım karanlık, dönsem ne yana
Ruhumu hicranla elem alıyor

İçimden tiz sesle haykırmak gelir
Ne zaman ruhumda fırtına kopsa
O anın şiddeti aklımda kalır
Sarsılan ruhumun depremi olsa

Fidanın ardından ağlamak neye yarar?
Gül bahçemin haline bakıp, bakıp ağlasam
Kimler neyi kaybetmiş, kimler neleri arar?
Bir sel gibi yıkarak etrafımı, çağlasam

14 Mart 2007 Çarşamba

Fıkralar Bölüm 2

HAMSİ

Karadenizli düşünüyor,

—Ben öldükten bilmem kaç yol sonra mutlaka kıyamet kopacaktır. Kimi Cennete, kimi Cehenneme gidecekler ama ya kıyamet koparken ben uyanamazsam, o zaman ne olacak?

Bunun için çare arayarak buluyor ve mezar taşına şöyle yazdırıyor

—Kıyamet günü eğer ben uyanamazsam, mezarımın başında ‘HAMSİ’ diye bağırın yeter. Ben hemen mezarımdan kalkarım.

ONU DA SEN ÖP

Adamın biri caddede gezerken çok güzel bir kadın görmüş ve kadına sarılıp öpmüş. Kadın bunu şikâyet edip mahkemeye vermiş.

Hâkim sormuş,

—Oğlum sem bu kadını öptün mü?

—Evet, hâkim bey, öptüm.

—Peki, bu hanımı tanıyor musun?

—Hayır, efendim tanımıyorum.

Hâkim kızıyor,

—Peki, nasıl öpersin tanımadığın bir kadını sen?

—Hâkim bey benim kötü bir niyetim yoktu, onu iyi niyetle öptüm.

Hâkim, karşıda yüzü gözü kırışmış, çok çirkin bir kadını göstererek,

—Peki, öyleyse şu kadını da öp bakiyim. Diyince,

Adam,

—Hâkim bey, bu dünyada bir tek erkek ben miyim? Onu da sen öp.

MEMET’İN ANASI

Komutan Mehmet’e soruyor,

—Oğlum vatan nedir?

—Anamız, komutanım.

Bu defa Ahmet’e sormuş,

—Oğlum vatan nedir?

—Mehmet’in anası, komutanım.


DEVE

Kimi insan, öldükten sonra tekrar bu dünyaya geleceğine inanır. Hatta başka yaratık olarak gelebileceğine bile inanır.

Bunlardan birisi arkadaşına diyor ki,

—Ben bir daha dünyaya, deve olarak gelmek isterim.

Arkadaşı itiraz ediyor.

—Hayır deve olarak gelemezsin.

Beriki soruyor,

—O niye? Neden deve olarak gelemezmişim?

—Çünkü iki kere aynı şey olunmaz da ondan.

TANRI’NIN UYARISI

Akşam yemekten sonra karı-koca televizyonda fırtınalı bir film seyredip yataklarına çekilince hanımı kocasına sokularak soruyor,

—Unutmadın değil mi? Hani o ilk tanıştığımız gece vardı ya, ne dehşetli fırtına ve gök gürültüsü vardı.

Adam hiç unutur mu?

—Yaa, ya, hiç unutur muyum? Tanrı beni uyarmıştı ama ben eşekliğimden anlayamamıştım.

CEBİME KOYACAĞIM

Ceplerini boşalttığı için karısını boşayan bir gazete haberindeki yazıyı genç ve evli bir adam gazeteden kesiyordu.

Yanında oturan arkadaşı sordu,

—O yazıyı kesip de ne yapacaksın?

—Cebime koyacağım.

HEDİYE

Adam, bilim adamı ve araştırmacı. Aynı zamanda da çok ince bir zat muhterem. Karısının doğum gününü hiç unutur mu? Hediyesi de hazır.

—Sevgili karıcığı, sana doğum günün için bir sürprizim var.

Kadın çok heyecanlı, bu sürprizin ne olduğunu merakla soruyor.

Adam keyifli bir ifadeyle,

—Karıcığım yeni bulduğum bir mikroba senin ismini vereceğim.

İŞİNE GELMEYİNCE

Bektaşi’ye sormuşlar,

—Baba erenler niye namaz kılmıyorsun?

—Kitapta öyle yazıyor.

Kitaba bakıyorlar,

-Ama baba erenler, altını okusana, diyor ki abdestiniz yoksa.

Bektaşi gözlerini kırpıştırarak,

—Gözlerim orasını pek seçmiyor.

YAŞAYIP DA NE YAPACAKSIN?

Hasta iyileşip taburcu olduktan sonra kendisini iyileştiren doktora soruyor,

—Hocam beni siz iyileştirdiniz, itina etmeseydiniz belki de ölürdüm. Artık kendimi çok iyi hissediyorum ve yüz yaşına kadar yaşamak istiyorum. Bu konuda bana ne tavsiye edersiniz?

Doktor soruyor,

—Sigara içer misiniz?

—Hayır, hiç içmedim, bundan sonra da içmeyeceğim.

—Peki, içki içer misin?

—Şimdiye kadar hiç ağzıma koymadım, bundan sonra da koymam.

—Ya kadın, kız meselesi, yani sevişmekle aran nasıl?

—Akar hocam Allah korusun, o büyük günahtan ödüm kopar, asla yapmam.

Doktor biraz düşündükten sonra,

—İyi ya kardeşim zorun ne? Yüz yaşına kadar yaşayıp da ne bok yiyeceksin?

ŞAHİT

Eğer şahit ömründe ilk defa mahkemeye gidiyorsa, yani kaşarlanmış değilse mahkeme huzurunda şaşırabilirim. Ama tabi bu konuda cin gibi olanlar da yok değil.

Hâkim, şahide soruyor,

—Sanığa ‘sarhoştu’ diyorsunuz. Ama sarhoş olduğunu nasıl anladınız?

—Efendim otobüste bir hanıma yer verdi.

Hâkim,

—Bu da ne demek? Olur, a, adam bir hanımın ayakta gitmesine gönlü razı olmamış olabilir ve yer verir, bununla sarhoşluğun ne alakası var?

—Ama hâkim bey otobüste yalınız üçümüz vardık.

YALINIZ GÖRDÜKLERİNİZİ SÖYLEYİN

Hâkim, şahit durumundaki adamı önceden uyarıyor,

—Bakın, yalınız gözlerinizle gördüklerinizi söyleyiniz. Bir başkasından duyduklarınızı değil. Ve soruyor,

—Doğum tarihiniz?

Şahit şaşırıyor,

—Olur, mu ama hâkim bey? Ben bunu görmedim ki, başkalarından duydum.

HIRSIZ

Karadenizli evinde uyurken bir tıkırtı duyuyor. Aşağı inince eli tabancalı bir hırsızla karşılaşıyor.

Hırsız adama diyor ki,

-Paranın nerede olduğunu söylemezsen kurşunu anlına yersin.Ama söylersen sana bir şey yapmam, parayı alır giderim.

Ev sahibi de diyor ki,

—Söyleyeceğim ama sen de namusun üzerine yemin et doğruyu söylediğim zaman tabancayı kullanmayacağına.

Hırsız yemin ediyor,

Ev sahibi de doğruyu söylüyor.

—Para bankada.

DELİ

İnsanları en çok düşündürenler delilerdir. Çünkü delilik, aklın ağırlığındaki dengesizliktir, akılsızlık değildir.

Bir Alman köyünün Gasthaus dedikleri meyhanesi varmış. Çeşitli eğlencelerden birisi de köyün delisi ile dalga geçmekmiş. Köy delisi için ser seferinde masaya bir tane beş marklık, bir tane de iki marklık koyuyorlar. Köyün delisi her seferinde iki markı alıp kaçıyor. Markları koyanlar bu duruma katıla katıla gülüyorlar. Öyle ya deliyi kandırdılar, buna gülünmez mi?

Bu durumu gören o köyün yabacısı bir adam merak edip, deliyi bulup soruyor.

—Niye beş markı almıyorsun da, her seferinde iki markı alıp kaçıyorsun?

Deli, gülüyor.

—Ben enayi miyim? Bir defa beş markı alırsam bir daha benimle o oyunu oynarlar mı?

DURAK AĞA

Durak ağa, Erzurum’da önde gelen adamlardandı. Bir gün vali paşa konağına davet etmiş. Bir izzet, bir ikram ki sormayın gitsin. Vali paşa bir fırsatını bularak baklayı ağzından çıkarmış.

—Ağa haz retleri, padişah efendimiz Nemçe’ye sefer eyleyecek, senin büyük oğlanı askere istiyor.

—Hay hay, başımızın üstüne.

Büyük oğlan askere gidiyor, üç ay sonra şahadeti geliyor.

Aradan biraz zaman geçiyor, vali paşa Durak ağa’nın ortanca oğlunu da padişahın askere istediğin söylemiş. Bu duruma Durak ağa bozulmuş ise de pek fazla sesini çıkarmamış. Bir ay sonra onun da şahadeti geliyor.

Durak ağa’nın yalnızca küçük oğlu kalmış ki, ağa onu gözünden esirgiyor, üzerine tiril tiril titriyor.

Bir zaman sonra gene vali paşa davet etmiş Durak ağa’yı. Vali paşa lafa başlamış.

—Padişah efendimizin selamı var, yine Nemçe’ye sefer eyleyecek, küçük oğlunuzu askere istiyor.

Durak ağa fena halde kızmış.

—Vali paşa, sen git o padişahına selam söyle, bundan böyle benim sikime güvenerek sağa, sola harp marp açmasın. Ben tükendim gayri.

SAAT KAÇ?

Otobüsten inen kadın, eşyasını taşıyan kadına sormuş.

—Hamal kardeş saat kaç?

Hamal başını sallayarak cevap vermiş.

—Saat otuz.

Kadının tepesi atmış.

—Behey eşek hamal, hiç saat otuz olur mu?

Hamal hiç istifini bozmadan.

—Behey eşek bacı, hamalda hiç saat olur mu?

SOSYAL ADALET

Aslan, eşek ve tilki ava çıkmışlar. Bir hayli av yakalayıp dönmüşler. Aslan,eşeğe.

—Şunları pay et bakalım, demiş.

Eşek avları üç eşit parçaya bölmüş. Aslan kükreyerek.

—Hani benim aslan payım?

—Ne aslan payı yahu, işte üç eşit parçaya böldük ya, eşit olarak paylaşacağız.

Aslan kızıp bir pençe vurunca eşek ölmüş.

Tilki’ye dönüp.

—Haydi, bakalım sen pay et.

Tilki ellerini ovuşturarak.

-Aman efendim,.siz ormanların kralı, hayvanların padişahı dururken pay etmek de ne demek? Hepsi sizin, buyurun afiyetle yiyin. Diyince, aslan sormuş.

—Sen bu sosyal adaleti ne zaman öğrendin?

Tilki boynunu bükmüş.

—Eşeğin akıbetini gördükten sonra efendim.

ALÇAK

Süleyman Nazif adamın birini hiç sevmezmiş. Bir sohbet sırasında Süleyman Nazif’e yaranmak isteyen biri, o adama ‘ALÇAK’ demiş. Süleyman Nazif,

—Hayır, ona alçak diyemezsin.

—Ama efendim siz geçen gün onun hakkında neler söylediniz.

Diyince, Süleyman Nazif izah etmiş.

Evladım, ‘alçak’ bir yükseklik kavramıdır. Yüksekliği göre bir şey ifade eder. O herif alçak değil, çukurdur çukur.

SÖZ BİLMEK

Ziyafet masasında Şaban Bey’in yanına nefes kesecek kadar güzel bir kadın oturuyor. (Hakikatten de böyle çok güzel ve esrarengiz kadınlar insanın nefesini kesebiliyor. Bunu yaşamış olarak bilirim de.) Adamın gözleri dalıp gidiyor, gözlerini güzel kadından ayıramıyor. Bu arada yemeğini de unutmuş dalıp gitmiş hıyar.

Tabi kadın anasının gözü, işin farkında ve soruyor.

—Niçin yemek yemiyorsunuz, iştihanız mı yok?

Normal konuşan, aklı başında bir erkeğin konuşması şöyle olmalıydı.

—Aman hanımefendi, sizi gören erkek dünyayı da unutur, yemeği de.

Ama hıyar olduğu için Şaban Bey’in cevabı şöyle oluyor.

—Sizi görende iştah mı kalır hanımefendi? Di gel de buna hıyar deme.

ZÜĞÜRTLÜĞÜN SEFASI

Kırk haremiler bir kervanın yolunu kesmişler. Kervanda bir de Bektaşi varmış. Haremiler, Bektaşi’nin parası, pulu olmadığını bildikleri için

—Sen hele şöyle bir kenara çekil. Demişler ve diğer yolcuları soyup soğana çevirmişler. Bu arada Bektaşi de bir ağacın gölgesine uzanıp olanları seyrediyormuş.

Haremiler gittikten sonra soyulanlar fena kızmışlar Bektaşi’ye.

—Yahu ayıp değil mi? Hiç utanmadın mı? Herifler bizi soyarken sen çubuğunu tüttürerek zevkle bizi seyrediyordun.

Bektaşi,

—Hadi oradan be, diye terslemiş.

—Kırk yılda bir züğürtlüğün sefasını sürdük onu da bana çok mu görüyorsunuz? Bana ne sizin halinizden.

EŞEĞİN EŞEKLİĞİ

Eşeğin biri ormanda anırıp duruyormuş. Bütün hayvanlar rahatsız olmasına rağmen bir türlü susmuyormuş

Bütün hayvanlar kızıyorlar.

—Yeter artık, kafamız şişti, ses şu sesini. Demişler ama.

Eşek,

—Size ne? Benim keyfime kim karışır? İster nara, ister çifte atarım.

Diğer hayvanlar eşeğin ne çirkef olduğunu bildikleri için ‘Çirkefe taş atma üstüne sıçrar’ atasözünü bildikleri için seslerini çıkarmamışlar. Biraz sonra ormana aslan gelmiş. Bakmış eşek anırıyor, bir kükreyiş kükremiş ki eşek korkudan sus-pus olmuş. At yavaşça yanına yanaşıp.

—Haydi, şimdi anırsana bakayamı.

Eşek.

—Yok, arkadaş ben her ne kadar eşeksem de, benim eşekliğim burmaya kadar.

EŞEĞİN KAYBOLMASI

Hoca köy imamlığı yaparken, köylünün biri gelip eşeğini kaybettiğini, bulması için kendisine yardım etmesini ister. Hoca de yardım edeceğini söyler.

Hoca, camide cemaate namaz kıldırdıktan sonra cemaate soruyor.

—Ey müminler içinizde ömrü boyunca tek bir yudum da olsa şarap içmeyen, bir nefes tütün çekmemiş, bir el oyun oynamamış, harama hiç uçkur çözmemiş kim varsa ayağa kalksın.

Tabi şartlar o kadar ağır ki kim ayağa kalkabilir? Bu ağırlığın altında kim durabilir? Ama demek ki durabilen birisi varmış ki cemaatten birisi ayağa kalkmış gururla.

—Ben varım.

Bunun üzerine Nasrettin Hoca eşeğini kaybeden adama dönüyor.

—Bana bak hey arkadaş, sen kaybettiğin eşeğini arama, bu adamı al git. Dünyada bundan daha büyük bir eşek bulamazsın.

11 Mart 2007 Pazar

Ülkü ve Üzüm

Üzüm

Bu sonsuz ayrılık canıma yetti
Başımdan aşıyor kederim Üzüm
Demek ki yazılmış böyle bir kaza
Bunu da gösterdi kaderim Üzüm

Bağlanmıştım bütün gönlümle sana
Böyle bir acıyı tattırdın bana
Sen öldükten sonra ben yana yana
Ağlayıp gözyaşı dökerim Üzüm

Seni değişmezdim güneşe aya
Perişan olmuştum gün saya saya
Keşke gitmeseydim ben Ispartaya
Kederim bundandır kederim Üzüm

Seni kovalayan köpektir ittir
Onların sırtları sirkedir bittir
Bu ihmaldir, belki bana aittir
Yanarım, kederim bundandır Üzüm

Fuat'a söyledim seni görmedi
Ne haldeyim diye dahi sormadı
Başsağlığı olsun bile vermedi
Sorarım onlara birgün ben Üzüm

Ergin mesajıma cevap vermedi
Ne söyleyeceğini belki bilmedi
Tabii onun hiç kedisi ölmedi
Ateş düştüğü yeri yakıyor Üzüm

Ölümde bilgim çok, yine de kısa
Sen girdin toprağa, ben girdim yasa
Haklı, haksız hatırını kırdımsa
Affet günahımı "beşerim" Üzüm.

Mezar Taşı Yazıları

MEZAR TAŞLARINA YAZILANLAR


---Madem ölecektim yaş daha iki

Neden başlattılar acep, bilmem ki.

---Kendi boynunu kesti bir gece sarayında

Zaten ustalaşmıştı, keserek halkının da

---Hiç saçma konuşmaz dı, orası öyle amma

Bütün ömrü boyunca akıllı laf etmedi.

---İyice bastır, toprak oynatmasın kolunu

Hamal yapmıştı seni, yaşarken unuttun mu?

---Burada, insan olarak doğup, bakkal olarak ölen birisi yatıyor.

---Adım Maratin’di Tanrı, esirgeme cenneti

Sanki ben Tanrıymışım, sen de Martin’miş gibi

---Per cimri bir adamdı Timmy Wattı atdı

Gece vakti öldü de kahvaltıyı kurtardı.

---Burada doğmuş yiğit, Will Simith bunun adı

Aynı yerde büyüdü, aynı yerde asıldı.

---Adı suya yazılmış biri yatıyor burada

---Toprağımı hoş görün.

---Ona koca dünya yetmiyordu, şimdi bir mezar çok bile.

---Pek gençti yaşı amma gezerdi hep azayla

Allah onu çağırdı yanına bir kazayla

---Köylüler içerisinde, köyünün bir gülüydü

Tanımak isteyenler geç kaldı, o artık bir ölüydü.

---Toprak onu da tutup kendi içine soktu

Sağlığında yiyecek bir tek ekmeği yoktu.

---Bilmiyorum dünyada, şu nasıldı ve neydi

Ölürken bağrı yanık gencecik bir anneydi.

---Dünyanın bu acayip işlerine hep güldü

Adi piçler eliyle bıçaklanarak öldü.

---Kendine bir iş buldu askerden geldiğinde

Evi henüz bitmişti, toprağa girdiğinde

---Onun adı Şinasiydi, bir tek tarla ekerdi

Sabah, akşam, gün boyu fırtığını çekerdi.

---Fevzi arkadaşımdı, çocukken Meğo ile gırcalarla döğüştü

Sonunda aramızdan selam, sabahsız sıvıştı

Sanmayın ki işe girdi, şansı talihi güldü

Gurbette yapayalnız Antalyalar da öldü.

---Hayatta sırtımda kalın postumdu

Dünyada güvenli bir tek dostumdu

Gök olarak biçilen bir ekindi

Güzel arkadaşım benim Tekin’di.

Felek tekme vurdu onun bendine

Toprak çabuk çekti onu kendine

Her saat, her Dakka onu ararım

Duman çıkmaz, için, için yanarım.

--Köyde tek mezarı bulunan aydın öğretmendir.

Fıkralar Bölüm1

HEM UZATMIŞ HEM DE TADINI KAÇIRMIŞ

Adamın birisi hayatında hiç incir yememiş, Manavın önünden geçerken gözüne takılmış, tadına bakınca çok hoşuna gitmiş ve bir kilo alıp evine götürmüş. Ertesi günü gene manavın önünden geçerken göz gezdirmiş ama o meyveyi görememiş. İşin kötüsü meyvenin adını da unutmuş. Manava demiş ki “Hemşerim hani içi darı gibi dışı deri gibi bir meyve vardı ya bana ondan verebilir misin?

Manav düşünmüş, herhalde patlıcan istiyor diyerek adama bir patlıcan vermiş. Adam patlıcanı ısırınca feryadı basmış.

Yapma be hemşerim, sen bunu hem uzatmışsın hem de tadını kaçırmışsın.


ON YIL ÖNCE ÖLÜRDÜ

Amerika da Lincol’in başkanlığı sırasında çok kuruntulu, burnu havada olan bir politikacı ölmüş. Cenazesi çok büyük, neredeyse unutulmayacak bir törenle kaldırılmış.

Lincoln üzülmüş ve demiş ki ; “Yazık cenazesinin. Böyle kalkacağını bilseydi on yıl önce ölürdü.


BÜTÜN GÜN KUTLAMA

Hekim sanığa soruyor,

—Dün gece çok içkili bir durumda çevrenin huzurunu bozmuşsun. Güvenliği tehlikeye sokmuşsun. Doğru mu bu?

Adam özrünü açıklamış.

—Dün sabah erken karım evden kaçtı hâkim bey.

Hâkim kızmış,

—Be adam bu durumu bütün gün kutlaman şart mıydı?


BEN DE

Adam akortsuz içmiş sarhoş. Sanki içmiyor da sömürüyor içkiyi. Sabaha karşı eve dönüyor ama ne haltlar yediğini, nerelere gittiğini bir türlü hatırlayamıyor. Kafa taş, dil tahta gibi olmuş, hem de kıymıklı tahta. İkide bir ağzındı batıyor.
Karısı kahvaltıyı önüne sürerek soruyor.
-Söyle bana dün gece nerelere gittiğini bilmek istiyorum.
Adam içini çekerek,
-Ah karıcığım ben de, ben de bilmek istiyorum ama nerede, bilemiyorum maalesef..


VERMİŞ

Demci gece yarısı zil-zurna eve geliyor. Karısı karşılıyor, kızgınlıkla diyor ki,
—Yine zil-zurna sarhoşsun, Allah cezanı versin.
Demci içini çekerek:
-Vermiş zaten, baksana seni çift görüyorum.


GENEL MÜDÜR

Genel müdür memuruna kızıyor,

—Bana bak ulan hıyar, sen kendini genel müdür zannediyorsun galiba.

Memur üzülerek,

—Estağfurullah efendim, ne haddime düşmüş.

Genel müdür gene kızıyor,

—Peki, öyleyse niye böyle saçma sapan konuşuyorsun?

ALLAH

Cahil hocanın biri vaaz ediyormuş.

—Allah ne yerde ne gökte, ne yer, ne içer, ne yatar, ne de kalkar ve ne de uyur. Lafı uzattıkça uzatıyormuş. Vaazı dinleyen Bektaşi dayanamamış.

—Şuna yok diyeceksin ama dilin varmıyor.

BASUR İLACI

Paşa Bektaşi’yi iftar yemeğine çağırmış. Konuşurlarken paşa basurundan söz etmiş. Bektaşi konağın uşağını hiç sevmezmiş. Fırsat bu fırsat diyerek.

—Paşam filan köyde bir adam var basur için bir merhem yapıyor ki hiç sormayın, basuru hemen iyileştiriyor. Uşağınızı gönderin hemen getirsin.

Bektaşi’nin söylediği köy oraya iki saat çekiyor. Bu duruma kızan uşak hemen karşılığını veriyor.

—Efendim ben garip bir uşağım, bana bu merhemi vermezler, ama baba erenler de benimle gelirse ilacı kolayca alabiliriz.

Paşa uyağın sözünü doğru buluyor. Bektaşi önde uşak arkada yola koyuluyorlar. Yaz sıcağı güneş tepelerinde üstelik oruçlar da. Bektaşi bakmış ki bayılacak hemen kahvenin çeşmesine ağzını dayayıp kana kana su içmiş. Kahvedekiler bağırmışıma,

—Orucu bozdu, orucu bozdu, su içti Bektaşi.

Bektaşi,

—Su içmedim, su içmedim, dün gece bir halt etmiştim ağzımı çalkaladım. Demiş.

ZEHİRLİ ALKOL

Azgın demci, kendi rekorunu kırdığı bir gece sabaha karşı gözünü hastanede açıyor. Tabi şaşkın.

—Ben nerdeyim? Ne oldu bana?

Başında bekleyen hemşire durumunu açıklıyor.

—Telaşlanacak bir şey yok, sakin olun alkol zehirlenmesi geçiriyorsunuz.

Demci hiddetle bağırıyor,

-Neee,? Ulan hangi namussuz bana zehirli alkol verdi?

7 Mart 2007 Çarşamba

Karahamza


Tekin ile...

TEKİN
Karşıdan geliyor, ola bu kimdir?
Gezişinden belli, gelen Tekin'dir
Adımları sert,sert atar gezerken
Parmakları dans ediyor yazarken

İşte böyle gelir bazı aylarda
Yıllarca öğretmen oldu köylerde
Sınıflara haritalar asardı
Çocukları hep bağrına basardı

Asla yoktur onda kibir ve benlik
Ne güzel meslektir şu öğretmenlik
Zordur, öğretmene toprak eştirir
Fakat insanları güzelleştirir

Öğretmeni çocuk herşeyi sanır
Dünya onlar ile çok aydınlanır
Evet, belki hayat biraz esnektir
Ama öğretmenlik kutsal meslektir

Otuz sene önce bir destur aldı
Bir zaman da kendi köyünde kaldı
Zannederim biraz orda bunaldı
Çareyi köyünden gitmekte buldu

İnsan bazan toprak atar bacaya
Metiyeler yazmak gerek hocaya
Göz önünde köyün otu, ekini
Sevmeyenler ölsün bizim Tekin'i

SÖYLE DOSTUM SEN NERDESİN?

Dışarda mı yaşta mısın?
Karda mısın, kışta mısın?
Yoksa Sarkamışta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Yurtta mısın gurbet ilinde misin?
Köyde misin yoksa Selim’de misin?
Ya da Karnagaz’ın yolunda mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Sevinçte mi, yasta mısın?
İyi misin, hastamısın?
Bir ihtimal Karst’a mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Düzde misin, bayırda mı?
Tarlada mı, çayırda mı?
Felek yolu ayırdı mı ?
Söyle dostum sen nerdesin?

Paşa mısın, ya sefir mi?
Altındaki bir hasır mı?
Yolgeçmezde misafir mi?
Söyle dostum sen nerdesin?

Tavanları hep tahta mı?
Bütün millet ayakta mı?
Kırkpınarda, Cavlakta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?

O bizim köyden geçti mi?
Birçok engeli aştı mı?
Yenigazi, Kekeçte mi?
Söyle dostum sen nerdesin?

Otelde mi, handa mısın?
Ortada mı, yanda mısın?
Yoksa Yalnızçam'da mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Suda mısın, balçıkta mı?
Evde misin, açıkta mı?
Karakale, Karcık'ta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?

Yukardaki katta mısın?
Motorda mı, atta mısın?
Hamamlı, Bozat'ta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Hergün yine öyle atakta mısın?
Ayağa mı kalktın, yatakta mısın?
Ola yoksa şimdi Çatakta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Sizin tarla eğitte mi?
Sütler gene yayıkta mı?
Yağbasan’da Diivik’te mi?
Söyle dostum sen nerdesin?

Bir fikirde yorumdasın
Emekli bir kurumdasın
Belki de Erzurumdasın
Söyle dostum sen nerdesin?

Çiçekler kuşlar yasta mı?
Bilmedim gönül hasta mı?
Kayseride, Sivasta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?

Sağda mısın,solda mısın?
Patika bir yolda mısın?
Yoksa İstanbulda mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?

Gayret ettim,gülemedim
Öğrenip de bilemedim
Çok aradım bulamadım
Söyle dostum sen nerdesin?

Gider misin kahvelere arada?
Bazan havadasın,bazan karada
Seni görmek isterim Ankara’da
Söyle Tekin sen nerdesin?

Zararda mı, kârda mısın?
Yoksa bir azarda mısın?
İçim çok acıyor benim
Ola sen mezarda mısın !?

TEKİN İLE GECE KÖYE GİDİYORUZ

Yıl 1962, gençliğimizin, delikanlılığımızın (Biraz da çocukluğumuzun) tam deli zamanı. Kanımızın yukarı doğru fışkırdığı, hiçbir engel tanımadığı zamanı. Ata ters binip gene de gideceğimiz yere gitme azmimizin yüksek devreleri. Dünya tozpembe, gözlerimiz başka rengi görmüyor, yenemeyeceğimiz bir kuvvetin olmadığına inanıyoruz.. Ayağımızı basınca sanki toprak korkusundan altımızda titriyor sandığımız devrimiz. Ruhumuz göklerin en üst tabakasında, yere inmiyor ki bir türlü sözümüz geçebilsin. Karanlıklar bizi korkutamıyor, biz onu korkutmaya çalışıyoruz. Kanımız, damarlarımızdan dışarı fışkırıp çıkmak istediği zamanımız ki önümüzde durana aşk olsun.

Tekin’le Karsta bir ev tutuk. Yanımızda Memet Ali Dayı’nın oğlu Tuncer Al, Ben, Tekin ve Tekin’in küçük kardeşi Talat var. (Talat liseyi bitirdikten sonra kendini vurarak intihar etti.)

Ben, Bakırcılar caddesinin ara sokağında Yusuf Çelik isminde yaşlı bir adamın berber dükkanında çalışıyorum, dükkanda ben yalnız çalışıyorum, Yusuf usta bana ara sıra yardım ediyor, o pek çalışmıyor, yaşlı da zaten. Tekin lisede, Talat ile Tuncer de ortaokulda okuyorlar. Dul bir kadının tek odalı bir evinde oturuyoruz, sofaya girince iki oda var, sağdakinde biz, soldakinde de ev sahibi kadın oturuyor.

Farız emimin dükkanında (Benim kayınpederim.) köyün büyükleri otururken, (Zaten hep orada toplanırlardı.) Rahmetli İsmail dayı (Farız emimin dayısı) Tekin’in babasına soruyor.

-Mehmet, bu sene Tekin’e kiminle ev tutunuz?

O da söylüyor.

-Mehmet Ali’nin oğlu Tuncer, bizim Talat, Tekin ve bir de Durbaba.

Diyince İsmail dayı uyarıyor.

-Mehmet, bu sene senin oğlun Tekin mutlaka sınıfta kalır.

-O niye İsmail dayı, niye kalsın ki?

-Ola Mehmet sen akıllı adamsın, insan hiç Durbaba ile ev tutar mı? Mutlaka Tekin’i yoldan çıkarır, o vallahi sınıfta kalır, yazık çocuğa.

(Demek ki o zamanlar köyde pek iyi bir şöhrete sahip değilmişiz. Yaramaz çocuk imajı.)

Tekin’in babası itiraz ediyor.

-Yok İsmail dayı, öyle şey olur mu? Durbaba iyi çocuktur, biraz yaramazdır ama iyidir.

-Ola Mehmet sen bana mı öğretiyorsun? O ipe sapa gelmez bir çocuk herkes biliyor.

Evet ne yazık ki Tekin, o sene sınıfta kaldı. Böylece de İsmail dayının tahmini tutmuş oldu ki, bu köy nazarında benim notumu biraz daha düşürmüş oldu.

Köyde iki tane konuştuğumuz kız var, (Şu andaki hanımlarımız) köye gitmek istiyoruz ama bizi kimselerin de görmesini istemiyoruz. Ben neyse ama Tekin öğrenci, babası, abisi ya da köyden herhangi bir kişinin görmesi köyün diline düşmemizin resmidir. Onun için çok dikkatli olmamız gerekmektedir.

Tekin’le karar verdik, köye gece gideceğiz, kızları görüp geleceğiz gene aynı gece. Ama o zaman da vasıta böyle bol değil ki, otobüsü boş ver, bir kamyon bulsak bize yeter.

Tuncer ile Talat’a talimat verip akşama doğru bir kamyona binerek köye ulaştık. Köyün alt başında, Kars yönüne doğru olan tarafta indik. Hava kararıp, köy uyuduktan sonra köye girip, sevgililerimizin camını tıklattık. İkisi de aynı gece aynı evde kalıyorlar, çünkü akrabalar, benim sevdiğimin evinde kalıyorlar. Ahırın kapısın açtılar, oradan tandır başına girdik, zaten asıl kapıyı açmak, bütün köyü uyandırmak demekti, kapının bir gıcırdaması vardı ki, bir kilometreden duyulurdu.

Biz konuşmaya dalmıştık ki, benim kayınpeder olacak kişi, elinde o zamanın en modern ışığı olan lüks lambası ile hayvanlara bakmaya geliyor, dolayısı ile tandır başından geçecek ve bizi görecek. Aldım mı bizi bir panik, ışığı görünce bizde de şafak attı.

-Ola Tekin ışık geliyor, bizi görecekler, ne yapacağız?

Tekin de şaşırdı, ne yapacağını bilmeyerek kalkmaya çalıştı. Ben Tekin’e

-Sen şöyle ilerle.

Dedim ve elime tandırın üzerine kapatılan tenekeyi alarak kapının arkasına saklandım. Işık kapıdan görünür görünmez lambanın camına tenekeyle vurdum. Cam kırıldı, tor döküldü, ortalık karanlığa büründü yine. Biz de kapıları açarak tabana kuvvet kaçmaya başladık. Arkadan bağırtılar geliyordu.

“Hırsız var, kaçıyorlar, yakalayın.” Gece karanlık, herkes uykuda, bizi kim yakalayacak, bekçi de kim bilir nerede? Ya uyumuştur, ya da köyün başka bir yerindedir.

Kaçarak, Kars istikametinde, okulun altında, köyden biraz uzak olan Abit gadanın evinin yanında, şosede gezmeye başladık. Belki bir kamyon falan Sarıkamış tarafından gelir de bizi alıp Karsa götürür. Çok zayıf bir ihtimal ama umut işte bekliyoruz. Güz ayları, hava çok soğuk, biz üşümemek için şose boyunca bir aşağı bir yukarı gezip duruyoruz. Biz böyle gezerken, Kars tarafından Sarıkamış’a doğru üç tane odun yüklü kamyon geçti, bizim üzerimizde de beyaz pardüsolar var, karanlık ta bile fark ediliyoruz ki, kamyonların lambaları zaten ortalığı ışıtıyor.

Kamyonlar bizim yanımızdan geçip gittiler, köyün içine girince orada bekçileri görüyorlar. O gece de bekçiye yancılık edenler, Tekin’in amcasının oğlu Şinasi ve Hasko dayının oğlu İlhami (İlo) Kamyon şoförleri onlara diyorlar ki.

“Aşağıdaki evin önünde, ellerinde silahlar iki tane hırsız geziyor, herhalde orada köyden uzak olan o evi soyacaklar, haber verelim dedik.”

Bunun üzerine bizim bekçi müsveddeleri harekete geçiyorlar. Her taraf karanlık, hava bulutlu ay ışığı bile yok, bekçilerin bizi görmeleri imkansız. Onlar da bizi göremeyince şoförlerin tarifine göre şose boyunca ateş etmeye karar veriyorlar. Bir da baktık ki patır, patır ateş etmeye başladılar. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Ben Tekin’e dekim ki.

-Ula Tekin, bunlar bizi vuracaklar, şose boyuna ateş ediyorlar, şu giden kamyoncular herhalde bunlara bir şey söylediler ki bize ateş ediyorlar, haydi tarlalara doğru kaçalım, onlar karanlıkta bizi göremezler şose boyuna ateş edip dururlar.

Şoseden ayrılıp tarlalara doğru koşmaya başladık,biraz sonra da onların ateşi kesildi zaten. Ama hava fena halde soğuk, bizim oranın güz aylarında soğuğun lafı mı olur?

Tekrar şoseye çıkıp Selim’e doğru yürümeye başladık. Selim’e girmeden, orada Lazların hollikleri var, yani barındıkları baraka şeklinde bir ev. Onlar da bostanlarını sökerek ürünlerini oraya doldurmuşlar satmak için hazırlık yapmaktalar, kendileri de içinde yatıyorlar. Düşündük, burada soğuktan biraz olsun korunabilirdik, holliğe yaklaşarak kapıya vurmaya başladık. Ama açan yok, onlar da korkuyorlar, hani ürünlerini toplamışlar, paraları da var herhalde ki soyulmaktan korkuyorlar. Baktık açmıyorlar ses vermek zorunda kaldık.

-Yahu açın, biz yabancı değiliz Karahamza’lıyız, falanca, falancayız, Karsa gidecektik araba bulamadık, hava çok soğuk donuyoruz birazcık burada kalalım hem de biraz uyuyalım. Sesimizi işitip kapıyı açtılar. Hollik, patates, soğan çuvalları ile dolu, eh bizim de arayıp bulamadığımız bir durum hemen çuvalların üzerin uzandık, gece boyu uykusuzduk zaten, sabaha kadar uyuyormuş gibi yaptık, bazen uyuduk, bazen uyandık nihayet sabahı edebildik.

Güneş doğuyordu ki Selim’e girdik, fırından bir ekmek alıp karnımızı doyurduktan sonra kimseye görünmeden Karsa gitmenin yollarını arayacağız. Fırından ekmeği alıp kahvenin önünden geçerken, bizim köylü Nurettin gada (Çolak Nurettin) kahvede oturuyormuş bizi gördü.

-Ula siz ne arıyorsunuz, sabahın erkenden burada? Siz Kars da değil misiniz?

Eee, şüpheleniyorlar da, zaten köyde duymayan da kalmamıştı ya bizim kızlarla olan ilişkimizi. Biz her ne kadar hınk-mınk ettikse de yutturamadık. Anasının gözü Nurettin gada hiç yutar mı? O köyden kim olsa yutmazdı ya o mu yutacaktı?

İlerleyip Selimi çıktıktan sonra bir kamyon geldi de binip Kars’a gittik.

Aradan bir hafta geçmişti ki, Tekin’in babası Mehmet gada ile amcasının oğlu Şinasi, tezek, odun, ekmek, peynir gibi şeyler getirdiler. Habersiz geldiler, bizim de sigaralarımız masasının üzerindeydi kaldıramadan yakalandık. Rahmetli Mehmet gada şöyle bir sigaralara bakar, Talat’a (Talat en küçüğümüz ya, alaylı olarak)

-Talat, bu sigaralar senin mi?

Diyerek bizimle alay da etmişti.

Akşam oturup konuşurken Şinasi’ye sordum.

-Eee, ula Şina köyde ne var ne yok? Köy yerinde duruyor mu yoksa yukarı aşağı ilerleme var mı? Biz epeydir köye gelmiyoruz sen anlat bakalım hele.

Diyince, zaten geveze olan Şinasi anlatmaya başladı.

-Sorma gardaşlık sorma, köyde neler olmadı ki? Köyü hırsızlar bastı, o gece de benle İlo bekçinin yancısıydık. Heriflerin ellerinde mavzerler, köye gireceklerdi, bize odun götüren kamyoncular söylediler, aşağıda, Abit gadanın evinin yanında, şosenin üstündeymişler. Gece karanlık, biz onları göremiyoruz ama bastık mermiyi onlara. Biz onlara, onlar bize derken sonunda hırsızları kaçırdık da köyü soyulmaktan kurtardık.

Tabi biz gizli, gizli gülüyoruz, bu durumu bilen Tuncer ile Talat da belli etmeden gülüyorlar. Ama Tekin’in babası rahmetli Mehmet gada çok zeki bir adamdı. O da dudak altından şöyle bir gülerek dedi ki.

-Yahu nasılsa hırsızların ikisinin de pardüsoları beyazmış.

Bizim de pardüsolarımız beyaz ya. Yani ki, “Beni atlatamazsınız onların siz olduğunu ben biliyorum, sanmayın ki anlamadım.” Diyerek ima yollu bizi ikaz etti.

1962 yılının o ayları da hayatımda derin izler bırakarak geçip gittiler. Giderken de çok şeyler götürdüler. Yıllar, yılları kovaladı, yıllar insanlara ihanet etti, zaman çok kişiyi alıp gitti. Kanunu böyle bu dünyanın, hiçbir gün kalmaz hep gider, hiçbir insan zamandan kurtaramaz kendini, zaman, zaman gelir ki harcar her şeyi ile insanları.

Kars’ta kaldığımız o dul kadının tek odalı evi hala gözlerimin önünde, hala Tekin’le kerevetin üstünde akşamları oynadığımız boks maçlarını hasretle hatırlıyorum. Onunla geçen günlerimizin tadını anlatmak mümkün değil, onu yaşayıp tatmak gerekir ki ben bunu tattım.

Daha doğrusu o yıllar güzeldi, o insanlar güzeldi, o memleket güzeldi o yıllarda. Köyümüzün o yaşlı insanlarını şimdi hatırlayınca “Ne kadar mükemmel insanlarmış” demekten kendimi alamıyorum. Onlar çok temiz, saf, hakiki insanlardı ki, insan yaratılmışlardı. Onların hiç birisinin yüzünü, simalarını unutmadım, hepsinin siması gözlerimin önünde, hepsi bana gülüyor gibiler. Onları her hatırladıkça geçmiş yıllara dönüyorum, rüya görüyor gibi onları gündüz hayal ediyorum. Köyün alt başından girip, üst başından çıkıyorum ve herkesin evlerini o zamanki haliyle görüyorum, hatta yıkık peyleri bile, yanmış merekleri bile. Rıza dayıların ahırın yolu ile Hüsnü bibimlere gidişimi, oradan Ensar, Şentürk, ben giderken, Ensar’ın bizi korkutarak “Ola Rüfet geliyor” demesini, o sesleri kulaklarımda hissediyorum.

Laçın dayıların aradan Yağıp dayının dükkanına gidişimi, dükkanda bir kutu bisküvi, birkaç kutu yüz gramlık çay, birkaç kilo üzüm ya da birkaç tane karpuz olan dükkanı bugün gibi hatırlıyorum. Yağıp dayının “Oğlum” diyerek herkese hitap ettiğini nasıl hatırlamam ki?

O yıllar çok uzaklarda kaldı, o yıllar aldığını da aldı, kala, kala kuru bir kavak kaldı.


TEKİN İLE SARIKAMIŞ’A GİDİYORUZ

Tekin’le aynı evde kalıyoruz ya, her akşam konuşuyoruz. Hangi mevzuda olacak, o yaşta tabi ki sevdiğimiz kızlar hakkında. Konuşmadığımız an yok, bir araya geldiğimiz her an konumuz aynı, hep onlardan konuşuyor nasıl buluşacağımızı hesap ediyoruz.

Haber aldık ki kızlar Sarıkamış’a gitmişler, aldı mı bizi bir fini, fini? Mutlaka gidip görmemiz lazım, böyle fırsat hiç kaçar mı? Ama nasıl? Oraya gitmek çok para istiyor, çok plan, proje üretiyoruz ama hiç biri uymuyor. Durum öyle sakat ki, Tekin öğrenci, devamsızlık durumu var, derslerden geri kalma söz konusu, para meselesi var. Hiç ama hiç kolay olmayacak ama biz kafamıza koyduk bir şekilde gideceğiz, artık neye mal olur bilinmez

Ben Yusuf ustadan izin alırım, dükkanı birkaç gün idare edebilir kör, topal da olsa ama Tekin’in durumu farklı, devamsızlık ve dersleri takip durumu. Konunun maddi boyutu daha kötü, oraya gideceğiz, herhangi bir evde kalmamız mümkün değil, mecburi bir otelde kalacağız, kalacağımız müddet zarfında yiyip içeceğiz bunlar hep para, bakalım ne yapacağız.

Ben, berberde çalışıyorum, ama kazandığım para geçimime ancak yetiyor, ev kirası, yeme, içme gibi birçok masrafım var, üstelik sigara da içiyorum. Kazandığımdan çok az bir miktar artırabiliyorum ama o da pek cuzi bir para.

Bir odada dört kişi kalıyoruz, bu dört kişinin yemesi, içmesi ve ev kirası var. Tuncer’in ve Tekin’in babaları ev kirasını ve çocukların haçlıklarını her ay muntazaman ya getiriyorlar, ya da birisiyle gönderiyorlar. Ayrıca yakacak olarak tezek, odun gönderiyorlar, yiyecek olarak da ekmekten, peynirden, yağdan tutunuz da köyde ne varsa hepsinden gönderiyorlar.

Beni en çok korkutan şey Tekin’in sınıfta kalması. (Nitekim o yıl sınıfta kaldı.) Ama yapacak bir şey yok, gitmeliyiz. Madem kızlar da Sarıkamış’ta bundan iyi fırsat mı olur? Şu para işini bir halledebilsek öteki tarafı kolay. Artık sınıfta kalmayı falan düşünecek durumda değiliz, öyle ya sınıf ne ki? Biz kızlarımıza kavuşacağız ya, yani şimdi onları düşünecek zaman mı canım? Dünyanın en büyük fırsatı elimize geçmiş (?) Bunu tepmek olur mu hiç?

Gençlik çok güzel bir dönemdir de, ah o hayatı savurganlık olmasa, düşünceyi ham olarak yemek olmasa, çünkü o dönemde insan hiç sağlıklı düşünemiyor ki. Gerçi insanın hayatının her döneminde sağlıksız düşünme durumları var ama o dönemlerde bu daha bir belirgin hal alıyor, gözü kapalı her yola gitme durumları oluyor. Önünü görmese de ilerliyor, korkmuyor herhangi kötü bir şeyin olacağından, daha doğrusu olacağını bilse dahi umursamıyor. Herhalde o da gençliğin bir tür hediyesi midir, nedir? Hani “Aşkın gözü kördür” derler ya, eksik söylemişler.Yalnız gözü kör değil, kulağı da sağırdır. O dönemlerde bize, hele de bana ne tavsiyelerde bulunuldu. Büyükler, evlenme yükünün ne kadar ağır olduğunu, hele ben ki askerliğini henüz yapmamış, evi, barkı olmayan bir kişi olarak bu yaşta evlenmemin ne kadar sakıncalı olduğunu söyleyip durdular. İleride çok büyük zorlukların beni beklediğini, bana yardım edecek hiçkimsemin olmadığını anlatmaya çalıştılar ama söylenenlere kulaklarım tamamen kapalıydı, hiçbir şey işitemiyordum, işitsem de anlamıyordum. Bel ki de anlamak istemiyordum, “Bu söylenenler bana göre değil” diyordum. Böyle bir yola baş koymuştuk, bu yoldan bizi kim, nasıl alıkoyabilirdi ki? Hayır hiç kimse buna mani olamazdı, zaten bu duruma azıcık müdahale edenin de hemen ağzının payını veriyorduk. Bu konuda ben daha çok atak olduğum için öğüt verenler benden pek hoşnut değillerdi. Kimseyi salladığımız yoktu, sanki bu dünyada her şey bize serbestti, istediğimiz yöne çekebilirdik zannediyorduk.

Tekin’in ve Tuncer’in babaları o ayın kirasını ve çocuklarının haçlıklarını göndermişlerdi, ben de kiranın bana düşen miktarını hazırlamıştım. Bu paraları alıp onunla Sarıkamış’a gitme fikrimiz kuvvet kazandı. Tekin’le bu konuyu uzun, uzun konuştuktan sonra gitmeye karar verdik. Peki ya sonu ne olacaktı? Ev sahibimiz dul bir kadın, o paraya çok ihtiyacı var, bir ay geciktirirsek yazık olacak kadına, Gerçi durumumuzu anlatsak pek bir şey demez, anlayış gösterir elbet ama durumu müsait değil ki zavallının. Ama bütün bunları düşünecek hal mi vardı ki bizde? Her şeyi göze alacak bir atmosferin içindeydik ki, buradan bizi çıkarmanın imkanı, ihtimali yoktu. Hiçbir engelin, (Hangi mazeret olursa olsun) bizi durdurmaya gücü yetmeyecekti. Atı almış Üsküdar’ı geçiyorduk bile.

Evin kira parasını, çocukların haçlıklarını cebimize koyarak, çocuklara talimat verip bir arabaya atlayıp Sarıkamış’a akşamüzeri vardık. Önce, kimseler görmesin diye sakına, sakına bir otele gidip yer ayırttık. Küçük yer, herkes birbirini tanıyor, bizim köyden burada çok insan var, birisi gördü mü bizim işimiz kül ? Karanlık iyice çöktükten sonra çıkıp kızların olduğu mahallenin yolunu tuttuk. Tuttuk ama kızlar bizim buraya geldiğimizi bilmiyorlardı ki, onlara haberi nasıl ulaştıracaktık? O zamanın imkanları buna pek müsait değildi. Ya, ağzı çok sıkı bir tanıdık, ya da bizi hiç tanımayan ama onları tanıyan bir çocuk bulup eline beş on kuruş vererek haber gönderecektik. En son çare de gece yattıkları odanın camını tıklatacaktık, başka türlü haber vermenin imkanı yoktu.

-Yahu Tekin ne yapacağız, biz bu kızlara nasıl haber göndereceğiz? Haberleri olmazsa görüşmemiş mümkün olamayacak, bir çaresine bakmalıyız.

Tekin de çaresizdi, ne yapsın?

-Vallahi gardaş bilmiyorum ki, en iyisi gece gidip yattıkları pencerenin camını tıklatalım, başka ne yapabiliriz ki?

Evin bütün pencereleri çift cam, dolayısı ile onların yattıkları odanın penceresi de çift cam, ses biraz zor gidecek ama duyurmaya çalışacağız. Hafif kar yağmış, karın ışığı yolu göstermeye yetiyor, yoksa sokak lambası hak getire, nerde sokakta içerde bile zor.

Elime bir odun parçası alıp cama vurmaya başladım. Önceleri yavaş, yavaş vurdum ama duyan olmadı, biraz daha hızlı vurdum, gene duyan yok. Bir hayli vurmama rağmen hayır efendim ne duyan var, ne de pencereye bakan. Hem canım çok sıkılmış hem de kızmıştım, baktım olacak gibi değil Yaradana sığınıp çok hızlı bir şekilde ağacı cama vurdum. Vurunca camın alt tarafından bir parça koptu ama cam tamamen kırılmadı birinci camın kenarı gitti.

Hayır arkadaş duyan, işiten yok, halbuki biliyordum onlar o odada uyuyorlardı.Neredeyse iki saat kadar orada sesi duyurmaya çalıştık ama muvaffak olamadık, bu sefer kapıda yıkanmış asılı çamaşırlara çamur sürdük, belki anlarlar diye. Oradan kor pişman otelimize gidip yattık.

Böyle birkaç gece çıkmamıza rağmen herhangi bir netice alamadık. Bu sefer Tekin’e.

-Sen otelde kal, ben gündüz yalnız gideceğim, beni görseler de önemli değil, önemli olan seni görmemeleri.

Diyerek mahalleye yalnız gittim. Epeyce dolaştıktan sonra Aniş bibim beni karşıdan görmüş. Zaten de komşuları. “Buralarda akşamları iki tane beyaz pardüsolu genç dolaşıyor, bizim mahalleden değiller.” Demişler meğerse. Aniş bibim beni çağırdı, bana bir çok nasihat etti

-Oğlum senin işin gücün yok mu? Gelmiş buralarda sürünüyorsun, eline bir şey geçiyor mu?

Git işinde gücünde çalış, para kazan, biriktir, düngürcü gönder. Kadir deden var, (Aniş bibimin babası, babamın amcası.) Makbule nenen var (Kadir dedemin hanımı) Mihriban nenen var (O da babamın annesi) Hayrettin amcan var. Onları gönder istettir, ben de burada babasına gerekeni söyler sana yardımcı olurum bu iş olur biter, böyle sokaklarda gezme ile, işi gücü bırakmayla bir yere varamazsın.

Eh, başka da yapılacak bir şey yoktu, Aniş bibim doğru söylüyordu, burada daha fazla beklemenin bir anlamı yoktu. (İyi ki o zaman onu da düşünebildim.)

Gidip Tekin’e durumu anlattım ve bizim bir an evvel Kars’a gitmemizin gerekliliğini söyledim, çünkü burada daha fazla beklemenin bize bir şey kazandırmayacağı belliydi.

Otelde bir hafta kalmıştık, hesap gördük, bize birkaç kuruş bozuk para kaldı ancak, bu para ile Karsa biraz zor giderdik.

Yaya olarak yola koyulduk, Yağbasan ve Divik köylerini geçtikten sonra Yenigazi köyüne geldik. Orada Ağa amcamın kayınpederinin evi vardı, oraya uğrayıp bir ekmek alıp gene yolumuza devam ettik. Yolgeçmez köyünü geçip, bizim köy ile Yolgeçmez köyünün arasında bulunan “Gavluk” dediğimiz yerde mola verdik. Trenin gelme saati yakındı, trenle gitmeyi düşünerek istasyona koştuk, ama biz varmadan tren geçip gitti. Treni de kaçırmıştık. Tekrar şose yoluna gittik araba beklemeye başladık. Bekliyorduk ki bir de baktık ki bizim köylü aynı zamanda benim akrabam olan Murat dayı, yanında çocukları ile öküz arabası ile bir yerlere gidiyor. Aman ha, bizi görürse yandık, hemen Tekin’in babasına yetiştirir. Ben telaşla.

-Ula Tekin kaç, Murat dayı arabayla bir yere gidiyor, şimdi bizi görecekler.” Diye bağırdım.

Tabana kuvvet kaçmaya başladık Gavluğun taşlarının arasına saklandık. Arabalar geçip gittiler, şükür bizi görmediler. Ama Karsa gitmek çok zor olacaktı, yaya gitmek de hiç kolay değil 40 kilometre yolu. Gelen bütün kamyonlara, otobüslere el ediyorduk ama alan olmuyordu bir türlü. Biz böyle uğraşa, uğraşa öğlen de olmuştu, bilmem kaç arabaya el kaldırdık ama kimse almadı. Biraz sonra Yolgeçmez köyü tarafından kasası olmayan bir kamyon geldi, el kaldırdık durdu.

“Bizi Karsa götürür müsün? “

Dedik, adam.

“Atlayın bakayım”

Dedi. Hay Allah razı olsundu adamdan yoksa perişandı halimiz.

Arabada şoförden başka kimse yoktu, biz de zaten kasası olmayan kamyonun şoför mahalline bindik ama biraz sonra bizim köyün içinden geçeceğiz, Farız emimin dükkanının önünde gene birçok insan vardır, ya bizi görürlerse? Korku sardı içimizi. Köye girdik, hakikatten de dükkanın önünde birçok insan vardı. Kamyon oradan geçerken biz hemen kafamızı aşağı eğdik. Şoför bizim bu hareketimize şaşırmıştı ve bize sordu.

-Yahu siz ne yapıyorsunuz, niye kafanızı aşağı eğdiniz?

Biz durumu anlattık ve bizi görmelerini istemediğimizi söyledik. Şoför gülerek.

-Vay sizi gidi mektep kaçkınları vay, demek mektepten kaçtınız, ben bilseydim sizi köyde indirirdim de bir güzel dayak yerdiniz.

Karsa gittik, cebimdeki son kalan bozuk paraları da şoförün eline döktüm, tam parasız kaldık.

Eve geldiğimizde haşat olmuş aynı zamanda acıkmıştık. Çocuklar çay yaptılar, ekmek, peynir bize en güzel yemeklerden daha lezzetli geldi.

O gece bir yorgunluk uykusu çektik ki, sabah zor uyandık, Tekin de okula geç kalmıştı. Ne çıkar ki, zaten zavallı çocuk o yıl sınıfta kalarak bunun bedelini pek ağır ödedi.

Bu maceramız da böylece son buldu.

Biz Tekin’le öyle candan ve sarsılmaz bir dosttuk. Birbirimize çekinmeden canımızı verirdik, hiçbir tehlikede birbirimizi yalnız bırakmadık, hep yardımcı olduk ve beraberdik.

Şimdi öyle bir arkadaşlığın, dostluğun olacağına inanamıyorum.