TEKİNKarşıdan geliyor, ola bu kimdir?
Gezişinden belli, gelen Tekin'dir
Adımları sert,sert atar gezerken
Parmakları dans ediyor yazarken
İşte böyle gelir bazı aylarda
Yıllarca öğretmen oldu köylerde
Sınıflara haritalar asardı
Çocukları hep bağrına basardı
Asla yoktur onda kibir ve benlik
Ne güzel meslektir şu öğretmenlik
Zordur, öğretmene toprak eştirir
Fakat insanları güzelleştirir
Öğretmeni çocuk herşeyi sanır
Dünya onlar ile çok aydınlanır
Evet, belki hayat biraz esnektir
Ama öğretmenlik kutsal meslektir
Otuz sene önce bir destur aldı
Bir zaman da kendi köyünde kaldı
Zannederim biraz orda bunaldı
Çareyi köyünden gitmekte buldu
İnsan bazan toprak atar bacaya
Metiyeler yazmak gerek hocaya
Göz önünde köyün otu, ekini
Sevmeyenler ölsün bizim Tekin'i
SÖYLE DOSTUM SEN NERDESİN?
Dışarda mı yaşta mısın?
Karda mısın, kışta mısın?
Yoksa Sarkamışta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Yurtta mısın gurbet ilinde misin?
Köyde misin yoksa Selim’de misin?
Ya da Karnagaz’ın yolunda mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Sevinçte mi, yasta mısın?
İyi misin, hastamısın?
Bir ihtimal Karst’a mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Düzde misin, bayırda mı?
Tarlada mı, çayırda mı?
Felek yolu ayırdı mı ?
Söyle dostum sen nerdesin?
Paşa mısın, ya sefir mi?
Altındaki bir hasır mı?
Yolgeçmezde misafir mi?
Söyle dostum sen nerdesin?
Tavanları hep tahta mı?
Bütün millet ayakta mı?
Kırkpınarda, Cavlakta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?
O bizim köyden geçti mi?
Birçok engeli aştı mı?
Yenigazi, Kekeçte mi?
Söyle dostum sen nerdesin?
Otelde mi, handa mısın?
Ortada mı, yanda mısın?
Yoksa Yalnızçam'da mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Suda mısın, balçıkta mı?
Evde misin, açıkta mı?
Karakale, Karcık'ta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?
Yukardaki katta mısın?
Motorda mı, atta mısın?
Hamamlı, Bozat'ta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Hergün yine öyle atakta mısın?
Ayağa mı kalktın, yatakta mısın?
Ola yoksa şimdi Çatakta mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Sizin tarla eğitte mi?
Sütler gene yayıkta mı?
Yağbasan’da Diivik’te mi?
Söyle dostum sen nerdesin?
Bir fikirde yorumdasın
Emekli bir kurumdasın
Belki de Erzurumdasın
Söyle dostum sen nerdesin?
Çiçekler kuşlar yasta mı?
Bilmedim gönül hasta mı?
Kayseride, Sivasta mı?
Söyle dostum sen nerdesin?
Sağda mısın,solda mısın?
Patika bir yolda mısın?
Yoksa İstanbulda mısın?
Söyle dostum sen nerdesin?
Gayret ettim,gülemedim
Öğrenip de bilemedim
Çok aradım bulamadım
Söyle dostum sen nerdesin?
Gider misin kahvelere arada?
Bazan havadasın,bazan karada
Seni görmek isterim Ankara’da
Söyle Tekin sen nerdesin?
Zararda mı, kârda mısın?
Yoksa bir azarda mısın?
İçim çok acıyor benim
Ola sen mezarda mısın !?
TEKİN İLE GECE KÖYE GİDİYORUZ
Yıl 1962, gençliğimizin, delikanlılığımızın (Biraz da çocukluğumuzun) tam deli zamanı. Kanımızın yukarı doğru fışkırdığı, hiçbir engel tanımadığı zamanı. Ata ters binip gene de gideceğimiz yere gitme azmimizin yüksek devreleri. Dünya tozpembe, gözlerimiz başka rengi görmüyor, yenemeyeceğimiz bir kuvvetin olmadığına inanıyoruz.. Ayağımızı basınca sanki toprak korkusundan altımızda titriyor sandığımız devrimiz. Ruhumuz göklerin en üst tabakasında, yere inmiyor ki bir türlü sözümüz geçebilsin. Karanlıklar bizi korkutamıyor, biz onu korkutmaya çalışıyoruz. Kanımız, damarlarımızdan dışarı fışkırıp çıkmak istediği zamanımız ki önümüzde durana aşk olsun.
Tekin’le Karsta bir ev tutuk. Yanımızda Memet Ali Dayı’nın oğlu Tuncer Al, Ben, Tekin ve Tekin’in küçük kardeşi Talat var. (Talat liseyi bitirdikten sonra kendini vurarak intihar etti.)
Ben, Bakırcılar caddesinin ara sokağında Yusuf Çelik isminde yaşlı bir adamın berber dükkanında çalışıyorum, dükkanda ben yalnız çalışıyorum, Yusuf usta bana ara sıra yardım ediyor, o pek çalışmıyor, yaşlı da zaten. Tekin lisede, Talat ile Tuncer de ortaokulda okuyorlar. Dul bir kadının tek odalı bir evinde oturuyoruz, sofaya girince iki oda var, sağdakinde biz, soldakinde de ev sahibi kadın oturuyor.
Farız emimin dükkanında (Benim kayınpederim.) köyün büyükleri otururken, (Zaten hep orada toplanırlardı.) Rahmetli İsmail dayı (Farız emimin dayısı) Tekin’in babasına soruyor.
-Mehmet, bu sene Tekin’e kiminle ev tutunuz?
O da söylüyor.
-Mehmet Ali’nin oğlu Tuncer, bizim Talat, Tekin ve bir de Durbaba.
Diyince İsmail dayı uyarıyor.
-Mehmet, bu sene senin oğlun Tekin mutlaka sınıfta kalır.
-O niye İsmail dayı, niye kalsın ki?
-Ola Mehmet sen akıllı adamsın, insan hiç Durbaba ile ev tutar mı? Mutlaka Tekin’i yoldan çıkarır, o vallahi sınıfta kalır, yazık çocuğa.
(Demek ki o zamanlar köyde pek iyi bir şöhrete sahip değilmişiz. Yaramaz çocuk imajı.)
Tekin’in babası itiraz ediyor.
-Yok İsmail dayı, öyle şey olur mu? Durbaba iyi çocuktur, biraz yaramazdır ama iyidir.
-Ola Mehmet sen bana mı öğretiyorsun? O ipe sapa gelmez bir çocuk herkes biliyor.
Evet ne yazık ki Tekin, o sene sınıfta kaldı. Böylece de İsmail dayının tahmini tutmuş oldu ki, bu köy nazarında benim notumu biraz daha düşürmüş oldu.
Köyde iki tane konuştuğumuz kız var, (Şu andaki hanımlarımız) köye gitmek istiyoruz ama bizi kimselerin de görmesini istemiyoruz. Ben neyse ama Tekin öğrenci, babası, abisi ya da köyden herhangi bir kişinin görmesi köyün diline düşmemizin resmidir. Onun için çok dikkatli olmamız gerekmektedir.
Tekin’le karar verdik, köye gece gideceğiz, kızları görüp geleceğiz gene aynı gece. Ama o zaman da vasıta böyle bol değil ki, otobüsü boş ver, bir kamyon bulsak bize yeter.
Tuncer ile Talat’a talimat verip akşama doğru bir kamyona binerek köye ulaştık. Köyün alt başında, Kars yönüne doğru olan tarafta indik. Hava kararıp, köy uyuduktan sonra köye girip, sevgililerimizin camını tıklattık. İkisi de aynı gece aynı evde kalıyorlar, çünkü akrabalar, benim sevdiğimin evinde kalıyorlar. Ahırın kapısın açtılar, oradan tandır başına girdik, zaten asıl kapıyı açmak, bütün köyü uyandırmak demekti, kapının bir gıcırdaması vardı ki, bir kilometreden duyulurdu.
Biz konuşmaya dalmıştık ki, benim kayınpeder olacak kişi, elinde o zamanın en modern ışığı olan lüks lambası ile hayvanlara bakmaya geliyor, dolayısı ile tandır başından geçecek ve bizi görecek. Aldım mı bizi bir panik, ışığı görünce bizde de şafak attı.
-Ola Tekin ışık geliyor, bizi görecekler, ne yapacağız?
Tekin de şaşırdı, ne yapacağını bilmeyerek kalkmaya çalıştı. Ben Tekin’e
-Sen şöyle ilerle.
Dedim ve elime tandırın üzerine kapatılan tenekeyi alarak kapının arkasına saklandım. Işık kapıdan görünür görünmez lambanın camına tenekeyle vurdum. Cam kırıldı, tor döküldü, ortalık karanlığa büründü yine. Biz de kapıları açarak tabana kuvvet kaçmaya başladık. Arkadan bağırtılar geliyordu.
“Hırsız var, kaçıyorlar, yakalayın.” Gece karanlık, herkes uykuda, bizi kim yakalayacak, bekçi de kim bilir nerede? Ya uyumuştur, ya da köyün başka bir yerindedir.
Kaçarak, Kars istikametinde, okulun altında, köyden biraz uzak olan Abit gadanın evinin yanında, şosede gezmeye başladık. Belki bir kamyon falan Sarıkamış tarafından gelir de bizi alıp Karsa götürür. Çok zayıf bir ihtimal ama umut işte bekliyoruz. Güz ayları, hava çok soğuk, biz üşümemek için şose boyunca bir aşağı bir yukarı gezip duruyoruz. Biz böyle gezerken, Kars tarafından Sarıkamış’a doğru üç tane odun yüklü kamyon geçti, bizim üzerimizde de beyaz pardüsolar var, karanlık ta bile fark ediliyoruz ki, kamyonların lambaları zaten ortalığı ışıtıyor.
Kamyonlar bizim yanımızdan geçip gittiler, köyün içine girince orada bekçileri görüyorlar. O gece de bekçiye yancılık edenler, Tekin’in amcasının oğlu Şinasi ve Hasko dayının oğlu İlhami (İlo) Kamyon şoförleri onlara diyorlar ki.
“Aşağıdaki evin önünde, ellerinde silahlar iki tane hırsız geziyor, herhalde orada köyden uzak olan o evi soyacaklar, haber verelim dedik.”
Bunun üzerine bizim bekçi müsveddeleri harekete geçiyorlar. Her taraf karanlık, hava bulutlu ay ışığı bile yok, bekçilerin bizi görmeleri imkansız. Onlar da bizi göremeyince şoförlerin tarifine göre şose boyunca ateş etmeye karar veriyorlar. Bir da baktık ki patır, patır ateş etmeye başladılar. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Ben Tekin’e dekim ki.
-Ula Tekin, bunlar bizi vuracaklar, şose boyuna ateş ediyorlar, şu giden kamyoncular herhalde bunlara bir şey söylediler ki bize ateş ediyorlar, haydi tarlalara doğru kaçalım, onlar karanlıkta bizi göremezler şose boyuna ateş edip dururlar.
Şoseden ayrılıp tarlalara doğru koşmaya başladık,biraz sonra da onların ateşi kesildi zaten. Ama hava fena halde soğuk, bizim oranın güz aylarında soğuğun lafı mı olur?
Tekrar şoseye çıkıp Selim’e doğru yürümeye başladık. Selim’e girmeden, orada Lazların hollikleri var, yani barındıkları baraka şeklinde bir ev. Onlar da bostanlarını sökerek ürünlerini oraya doldurmuşlar satmak için hazırlık yapmaktalar, kendileri de içinde yatıyorlar. Düşündük, burada soğuktan biraz olsun korunabilirdik, holliğe yaklaşarak kapıya vurmaya başladık. Ama açan yok, onlar da korkuyorlar, hani ürünlerini toplamışlar, paraları da var herhalde ki soyulmaktan korkuyorlar. Baktık açmıyorlar ses vermek zorunda kaldık.
-Yahu açın, biz yabancı değiliz Karahamza’lıyız, falanca, falancayız, Karsa gidecektik araba bulamadık, hava çok soğuk donuyoruz birazcık burada kalalım hem de biraz uyuyalım. Sesimizi işitip kapıyı açtılar. Hollik, patates, soğan çuvalları ile dolu, eh bizim de arayıp bulamadığımız bir durum hemen çuvalların üzerin uzandık, gece boyu uykusuzduk zaten, sabaha kadar uyuyormuş gibi yaptık, bazen uyuduk, bazen uyandık nihayet sabahı edebildik.
Güneş doğuyordu ki Selim’e girdik, fırından bir ekmek alıp karnımızı doyurduktan sonra kimseye görünmeden Karsa gitmenin yollarını arayacağız. Fırından ekmeği alıp kahvenin önünden geçerken, bizim köylü Nurettin gada (Çolak Nurettin) kahvede oturuyormuş bizi gördü.
-Ula siz ne arıyorsunuz, sabahın erkenden burada? Siz Kars da değil misiniz?
Eee, şüpheleniyorlar da, zaten köyde duymayan da kalmamıştı ya bizim kızlarla olan ilişkimizi. Biz her ne kadar hınk-mınk ettikse de yutturamadık. Anasının gözü Nurettin gada hiç yutar mı? O köyden kim olsa yutmazdı ya o mu yutacaktı?
İlerleyip Selimi çıktıktan sonra bir kamyon geldi de binip Kars’a gittik.
Aradan bir hafta geçmişti ki, Tekin’in babası Mehmet gada ile amcasının oğlu Şinasi, tezek, odun, ekmek, peynir gibi şeyler getirdiler. Habersiz geldiler, bizim de sigaralarımız masasının üzerindeydi kaldıramadan yakalandık. Rahmetli Mehmet gada şöyle bir sigaralara bakar, Talat’a (Talat en küçüğümüz ya, alaylı olarak)
-Talat, bu sigaralar senin mi?
Diyerek bizimle alay da etmişti.
Akşam oturup konuşurken Şinasi’ye sordum.
-Eee, ula Şina köyde ne var ne yok? Köy yerinde duruyor mu yoksa yukarı aşağı ilerleme var mı? Biz epeydir köye gelmiyoruz sen anlat bakalım hele.
Diyince, zaten geveze olan Şinasi anlatmaya başladı.
-Sorma gardaşlık sorma, köyde neler olmadı ki? Köyü hırsızlar bastı, o gece de benle İlo bekçinin yancısıydık. Heriflerin ellerinde mavzerler, köye gireceklerdi, bize odun götüren kamyoncular söylediler, aşağıda, Abit gadanın evinin yanında, şosenin üstündeymişler. Gece karanlık, biz onları göremiyoruz ama bastık mermiyi onlara. Biz onlara, onlar bize derken sonunda hırsızları kaçırdık da köyü soyulmaktan kurtardık.
Tabi biz gizli, gizli gülüyoruz, bu durumu bilen Tuncer ile Talat da belli etmeden gülüyorlar. Ama Tekin’in babası rahmetli Mehmet gada çok zeki bir adamdı. O da dudak altından şöyle bir gülerek dedi ki.
-Yahu nasılsa hırsızların ikisinin de pardüsoları beyazmış.
Bizim de pardüsolarımız beyaz ya. Yani ki, “Beni atlatamazsınız onların siz olduğunu ben biliyorum, sanmayın ki anlamadım.” Diyerek ima yollu bizi ikaz etti.
1962 yılının o ayları da hayatımda derin izler bırakarak geçip gittiler. Giderken de çok şeyler götürdüler. Yıllar, yılları kovaladı, yıllar insanlara ihanet etti, zaman çok kişiyi alıp gitti. Kanunu böyle bu dünyanın, hiçbir gün kalmaz hep gider, hiçbir insan zamandan kurtaramaz kendini, zaman, zaman gelir ki harcar her şeyi ile insanları.
Kars’ta kaldığımız o dul kadının tek odalı evi hala gözlerimin önünde, hala Tekin’le kerevetin üstünde akşamları oynadığımız boks maçlarını hasretle hatırlıyorum. Onunla geçen günlerimizin tadını anlatmak mümkün değil, onu yaşayıp tatmak gerekir ki ben bunu tattım.
Daha doğrusu o yıllar güzeldi, o insanlar güzeldi, o memleket güzeldi o yıllarda. Köyümüzün o yaşlı insanlarını şimdi hatırlayınca “Ne kadar mükemmel insanlarmış” demekten kendimi alamıyorum. Onlar çok temiz, saf, hakiki insanlardı ki, insan yaratılmışlardı. Onların hiç birisinin yüzünü, simalarını unutmadım, hepsinin siması gözlerimin önünde, hepsi bana gülüyor gibiler. Onları her hatırladıkça geçmiş yıllara dönüyorum, rüya görüyor gibi onları gündüz hayal ediyorum. Köyün alt başından girip, üst başından çıkıyorum ve herkesin evlerini o zamanki haliyle görüyorum, hatta yıkık peyleri bile, yanmış merekleri bile. Rıza dayıların ahırın yolu ile Hüsnü bibimlere gidişimi, oradan Ensar, Şentürk, ben giderken, Ensar’ın bizi korkutarak “Ola Rüfet geliyor” demesini, o sesleri kulaklarımda hissediyorum.
Laçın dayıların aradan Yağıp dayının dükkanına gidişimi, dükkanda bir kutu bisküvi, birkaç kutu yüz gramlık çay, birkaç kilo üzüm ya da birkaç tane karpuz olan dükkanı bugün gibi hatırlıyorum. Yağıp dayının “Oğlum” diyerek herkese hitap ettiğini nasıl hatırlamam ki?
O yıllar çok uzaklarda kaldı, o yıllar aldığını da aldı, kala, kala kuru bir kavak kaldı.
TEKİN İLE SARIKAMIŞ’A GİDİYORUZ
Tekin’le aynı evde kalıyoruz ya, her akşam konuşuyoruz. Hangi mevzuda olacak, o yaşta tabi ki sevdiğimiz kızlar hakkında. Konuşmadığımız an yok, bir araya geldiğimiz her an konumuz aynı, hep onlardan konuşuyor nasıl buluşacağımızı hesap ediyoruz.Haber aldık ki kızlar Sarıkamış’a gitmişler, aldı mı bizi bir fini, fini? Mutlaka gidip görmemiz lazım, böyle fırsat hiç kaçar mı? Ama nasıl? Oraya gitmek çok para istiyor, çok plan, proje üretiyoruz ama hiç biri uymuyor. Durum öyle sakat ki, Tekin öğrenci, devamsızlık durumu var, derslerden geri kalma söz konusu, para meselesi var. Hiç ama hiç kolay olmayacak ama biz kafamıza koyduk bir şekilde gideceğiz, artık neye mal olur bilinmez
Ben Yusuf ustadan izin alırım, dükkanı birkaç gün idare edebilir kör, topal da olsa ama Tekin’in durumu farklı, devamsızlık ve dersleri takip durumu. Konunun maddi boyutu daha kötü, oraya gideceğiz, herhangi bir evde kalmamız mümkün değil, mecburi bir otelde kalacağız, kalacağımız müddet zarfında yiyip içeceğiz bunlar hep para, bakalım ne yapacağız.
Ben, berberde çalışıyorum, ama kazandığım para geçimime ancak yetiyor, ev kirası, yeme, içme gibi birçok masrafım var, üstelik sigara da içiyorum. Kazandığımdan çok az bir miktar artırabiliyorum ama o da pek cuzi bir para.
Bir odada dört kişi kalıyoruz, bu dört kişinin yemesi, içmesi ve ev kirası var. Tuncer’in ve Tekin’in babaları ev kirasını ve çocukların haçlıklarını her ay muntazaman ya getiriyorlar, ya da birisiyle gönderiyorlar. Ayrıca yakacak olarak tezek, odun gönderiyorlar, yiyecek olarak da ekmekten, peynirden, yağdan tutunuz da köyde ne varsa hepsinden gönderiyorlar.
Beni en çok korkutan şey Tekin’in sınıfta kalması. (Nitekim o yıl sınıfta kaldı.) Ama yapacak bir şey yok, gitmeliyiz. Madem kızlar da Sarıkamış’ta bundan iyi fırsat mı olur? Şu para işini bir halledebilsek öteki tarafı kolay. Artık sınıfta kalmayı falan düşünecek durumda değiliz, öyle ya sınıf ne ki? Biz kızlarımıza kavuşacağız ya, yani şimdi onları düşünecek zaman mı canım? Dünyanın en büyük fırsatı elimize geçmiş (?) Bunu tepmek olur mu hiç?
Gençlik çok güzel bir dönemdir de, ah o hayatı savurganlık olmasa, düşünceyi ham olarak yemek olmasa, çünkü o dönemde insan hiç sağlıklı düşünemiyor ki. Gerçi insanın hayatının her döneminde sağlıksız düşünme durumları var ama o dönemlerde bu daha bir belirgin hal alıyor, gözü kapalı her yola gitme durumları oluyor. Önünü görmese de ilerliyor, korkmuyor herhangi kötü bir şeyin olacağından, daha doğrusu olacağını bilse dahi umursamıyor. Herhalde o da gençliğin bir tür hediyesi midir, nedir? Hani “Aşkın gözü kördür” derler ya, eksik söylemişler.Yalnız gözü kör değil, kulağı da sağırdır. O dönemlerde bize, hele de bana ne tavsiyelerde bulunuldu. Büyükler, evlenme yükünün ne kadar ağır olduğunu, hele ben ki askerliğini henüz yapmamış, evi, barkı olmayan bir kişi olarak bu yaşta evlenmemin ne kadar sakıncalı olduğunu söyleyip durdular. İleride çok büyük zorlukların beni beklediğini, bana yardım edecek hiçkimsemin olmadığını anlatmaya çalıştılar ama söylenenlere kulaklarım tamamen kapalıydı, hiçbir şey işitemiyordum, işitsem de anlamıyordum. Bel ki de anlamak istemiyordum, “Bu söylenenler bana göre değil” diyordum. Böyle bir yola baş koymuştuk, bu yoldan bizi kim, nasıl alıkoyabilirdi ki? Hayır hiç kimse buna mani olamazdı, zaten bu duruma azıcık müdahale edenin de hemen ağzının payını veriyorduk. Bu konuda ben daha çok atak olduğum için öğüt verenler benden pek hoşnut değillerdi. Kimseyi salladığımız yoktu, sanki bu dünyada her şey bize serbestti, istediğimiz yöne çekebilirdik zannediyorduk.
Tekin’in ve Tuncer’in babaları o ayın kirasını ve çocuklarının haçlıklarını göndermişlerdi, ben de kiranın bana düşen miktarını hazırlamıştım. Bu paraları alıp onunla Sarıkamış’a gitme fikrimiz kuvvet kazandı. Tekin’le bu konuyu uzun, uzun konuştuktan sonra gitmeye karar verdik. Peki ya sonu ne olacaktı? Ev sahibimiz dul bir kadın, o paraya çok ihtiyacı var, bir ay geciktirirsek yazık olacak kadına, Gerçi durumumuzu anlatsak pek bir şey demez, anlayış gösterir elbet ama durumu müsait değil ki zavallının. Ama bütün bunları düşünecek hal mi vardı ki bizde? Her şeyi göze alacak bir atmosferin içindeydik ki, buradan bizi çıkarmanın imkanı, ihtimali yoktu. Hiçbir engelin, (Hangi mazeret olursa olsun) bizi durdurmaya gücü yetmeyecekti. Atı almış Üsküdar’ı geçiyorduk bile.
Evin kira parasını, çocukların haçlıklarını cebimize koyarak, çocuklara talimat verip bir arabaya atlayıp Sarıkamış’a akşamüzeri vardık. Önce, kimseler görmesin diye sakına, sakına bir otele gidip yer ayırttık. Küçük yer, herkes birbirini tanıyor, bizim köyden burada çok insan var, birisi gördü mü bizim işimiz kül ? Karanlık iyice çöktükten sonra çıkıp kızların olduğu mahallenin yolunu tuttuk. Tuttuk ama kızlar bizim buraya geldiğimizi bilmiyorlardı ki, onlara haberi nasıl ulaştıracaktık? O zamanın imkanları buna pek müsait değildi. Ya, ağzı çok sıkı bir tanıdık, ya da bizi hiç tanımayan ama onları tanıyan bir çocuk bulup eline beş on kuruş vererek haber gönderecektik. En son çare de gece yattıkları odanın camını tıklatacaktık, başka türlü haber vermenin imkanı yoktu.
-Yahu Tekin ne yapacağız, biz bu kızlara nasıl haber göndereceğiz? Haberleri olmazsa görüşmemiş mümkün olamayacak, bir çaresine bakmalıyız.
Tekin de çaresizdi, ne yapsın?
-Vallahi gardaş bilmiyorum ki, en iyisi gece gidip yattıkları pencerenin camını tıklatalım, başka ne yapabiliriz ki?
Evin bütün pencereleri çift cam, dolayısı ile onların yattıkları odanın penceresi de çift cam, ses biraz zor gidecek ama duyurmaya çalışacağız. Hafif kar yağmış, karın ışığı yolu göstermeye yetiyor, yoksa sokak lambası hak getire, nerde sokakta içerde bile zor.
Elime bir odun parçası alıp cama vurmaya başladım. Önceleri yavaş, yavaş vurdum ama duyan olmadı, biraz daha hızlı vurdum, gene duyan yok. Bir hayli vurmama rağmen hayır efendim ne duyan var, ne de pencereye bakan. Hem canım çok sıkılmış hem de kızmıştım, baktım olacak gibi değil Yaradana sığınıp çok hızlı bir şekilde ağacı cama vurdum. Vurunca camın alt tarafından bir parça koptu ama cam tamamen kırılmadı birinci camın kenarı gitti.
Hayır arkadaş duyan, işiten yok, halbuki biliyordum onlar o odada uyuyorlardı.Neredeyse iki saat kadar orada sesi duyurmaya çalıştık ama muvaffak olamadık, bu sefer kapıda yıkanmış asılı çamaşırlara çamur sürdük, belki anlarlar diye. Oradan kor pişman otelimize gidip yattık.
Böyle birkaç gece çıkmamıza rağmen herhangi bir netice alamadık. Bu sefer Tekin’e.
-Sen otelde kal, ben gündüz yalnız gideceğim, beni görseler de önemli değil, önemli olan seni görmemeleri.
Diyerek mahalleye yalnız gittim. Epeyce dolaştıktan sonra Aniş bibim beni karşıdan görmüş. Zaten de komşuları. “Buralarda akşamları iki tane beyaz pardüsolu genç dolaşıyor, bizim mahalleden değiller.” Demişler meğerse. Aniş bibim beni çağırdı, bana bir çok nasihat etti
-Oğlum senin işin gücün yok mu? Gelmiş buralarda sürünüyorsun, eline bir şey geçiyor mu?
Git işinde gücünde çalış, para kazan, biriktir, düngürcü gönder. Kadir deden var, (Aniş bibimin babası, babamın amcası.) Makbule nenen var (Kadir dedemin hanımı) Mihriban nenen var (O da babamın annesi) Hayrettin amcan var. Onları gönder istettir, ben de burada babasına gerekeni söyler sana yardımcı olurum bu iş olur biter, böyle sokaklarda gezme ile, işi gücü bırakmayla bir yere varamazsın.
Eh, başka da yapılacak bir şey yoktu, Aniş bibim doğru söylüyordu, burada daha fazla beklemenin bir anlamı yoktu. (İyi ki o zaman onu da düşünebildim.)
Gidip Tekin’e durumu anlattım ve bizim bir an evvel Kars’a gitmemizin gerekliliğini söyledim, çünkü burada daha fazla beklemenin bize bir şey kazandırmayacağı belliydi.
Otelde bir hafta kalmıştık, hesap gördük, bize birkaç kuruş bozuk para kaldı ancak, bu para ile Karsa biraz zor giderdik.
Yaya olarak yola koyulduk, Yağbasan ve Divik köylerini geçtikten sonra Yenigazi köyüne geldik. Orada Ağa amcamın kayınpederinin evi vardı, oraya uğrayıp bir ekmek alıp gene yolumuza devam ettik. Yolgeçmez köyünü geçip, bizim köy ile Yolgeçmez köyünün arasında bulunan “Gavluk” dediğimiz yerde mola verdik. Trenin gelme saati yakındı, trenle gitmeyi düşünerek istasyona koştuk, ama biz varmadan tren geçip gitti. Treni de kaçırmıştık. Tekrar şose yoluna gittik araba beklemeye başladık. Bekliyorduk ki bir de baktık ki bizim köylü aynı zamanda benim akrabam olan Murat dayı, yanında çocukları ile öküz arabası ile bir yerlere gidiyor. Aman ha, bizi görürse yandık, hemen Tekin’in babasına yetiştirir. Ben telaşla.
-Ula Tekin kaç, Murat dayı arabayla bir yere gidiyor, şimdi bizi görecekler.” Diye bağırdım.
Tabana kuvvet kaçmaya başladık Gavluğun taşlarının arasına saklandık. Arabalar geçip gittiler, şükür bizi görmediler. Ama Karsa gitmek çok zor olacaktı, yaya gitmek de hiç kolay değil
“Bizi Karsa götürür müsün? “
Dedik, adam.
“Atlayın bakayım”
Dedi. Hay Allah razı olsundu adamdan yoksa perişandı halimiz.
Arabada şoförden başka kimse yoktu, biz de zaten kasası olmayan kamyonun şoför mahalline bindik ama biraz sonra bizim köyün içinden geçeceğiz, Farız emimin dükkanının önünde gene birçok insan vardır, ya bizi görürlerse? Korku sardı içimizi. Köye girdik, hakikatten de dükkanın önünde birçok insan vardı. Kamyon oradan geçerken biz hemen kafamızı aşağı eğdik. Şoför bizim bu hareketimize şaşırmıştı ve bize sordu.
-Yahu siz ne yapıyorsunuz, niye kafanızı aşağı eğdiniz?
Biz durumu anlattık ve bizi görmelerini istemediğimizi söyledik. Şoför gülerek.
-Vay sizi gidi mektep kaçkınları vay, demek mektepten kaçtınız, ben bilseydim sizi köyde indirirdim de bir güzel dayak yerdiniz.
Karsa gittik, cebimdeki son kalan bozuk paraları da şoförün eline döktüm, tam parasız kaldık.
Eve geldiğimizde haşat olmuş aynı zamanda acıkmıştık. Çocuklar çay yaptılar, ekmek, peynir bize en güzel yemeklerden daha lezzetli geldi.
O gece bir yorgunluk uykusu çektik ki, sabah zor uyandık, Tekin de okula geç kalmıştı. Ne çıkar ki, zaten zavallı çocuk o yıl sınıfta kalarak bunun bedelini pek ağır ödedi.
Bu maceramız da böylece son buldu.
Biz Tekin’le öyle candan ve sarsılmaz bir dosttuk. Birbirimize çekinmeden canımızı verirdik, hiçbir tehlikede birbirimizi yalnız bırakmadık, hep yardımcı olduk ve beraberdik.
Şimdi öyle bir arkadaşlığın, dostluğun olacağına inanamıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder