ESKİYİ ÖZLEMEK
“Ben eskiyi özlüyorum.” Dediğim zaman belki bazı kişiler;
--“Geçmişe rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı.” Diyebilirler ama asıl ben bu söze rağbet edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar hep eskiyi özler, ona rağbet ederler, hatıralarında onlardan bahis ederler. Peki öyleyse niye bin yıllar önce kullanılmış eşyaya “eski eser, tarihi eser” deniliyor? Hem de paha biçilmez değerdedir bunlar. Demek ki bu bir hasrettir, bu bir duygusallıktır.
Peki söyleyin bakalım Farız emimin dükkanının önünden geçerken Iğdır’dan, Kağızman’dan getirilip dükkana doldurulmuş olan kavunların, elmaların kokusu insanı nasıl mest ederdi de buradaki pazarlarda, marketlerde bu kokuyu almak mümkün oluyor mu? Ormanda odun keserken acıkıp sayısını bilmeyip yediğimiz yavan tandır ekmeğinin tadını buradaki yenilen türlü, türlü lokantalarda bulabiliyor musunuz? Lazların bostanlarında çiftin arkasından giderken hagostan toplayıp çamurunu silmeden yediğimiz pürçüklünün tadını buradaki havuçlarda bulabiliyor musunuz? Peki ya odun ve tezeğin tutuşturduğu gürül, gürül yanan sobanın sıcaklığını, hoşluğunu, insana verdiği zevki dumansız ama pis havalı oturduğunuz apartman kalorifer peteklerinde hissedebiliyor musunuz?
Peki ya poşaların siyah-beyaz dişi eşeklerinin o ahenkli yürüyüşlerini ve iştah açıcılığını buradaki yarı çıplak kadınlarda görebiliyor musunuz? Osman eminin ahırındaki düğünün coşkusunu buradaki düğün salonlarında kulak patlatan orkestralarda bulabiliyor musunuz? Ya o ahırın doldurduğu insanların havasını buradaki eciş-bücüşler de bulabiliyor musunuz? Brışkaya koştuğunuz atları kamçılarken onların at kokusunun nefisliğini buralardaki egzoz kokusunda bulabiliyor musunuz? Geceleri itlerin havlama seslerinin ahengini burada çoğu geceler ya da gündüzler çalan canavar düdüğünde bulmak mümkün mü?
Kıldan yapılan topla çizginin içine giren o güzel çocukları vurup oyun dışı bırakmanın coşkusunu buradaki para için oynanan ve adına “büyük maçlar” denilen ve ana-avrat sövüp en galiz küfürler edilen hatta bazı zamanlarda birbirlerini öldüren bu ne idüğü belirsiz kalabalıkta bulabiliyor musunuz?
Kars’ta en az üç defa seyrettiğiniz Eşref Kolçak’ın baş rolü oynadığı “Namus uğruna” , Adurrahman Palay’ın oynadığı “Utanmaz adam” filmlerinin sizde uyandırdığı heyecanı televizyonlarda ısıtıp, ısıtıp yeniden önünüze koydukları dizilerde bulabiliyor musunuz?
O yılların kızlarının genç dişi taylar gibi oynaşıp alevli bakışlarının sönüp küllendiğini, neredeyse yaramaz hale geldiğini görünce özlüyor musunuz?
Eşin, dostun, akrabanın, arkadaşın, komşunun muhabbetleri, samimiyetleri, candanlıkları ve sıcaklıklarını şimdikilerle bir mukayese edilirse bir kısmının aynı insanlar oldukları halde aralarındaki farkın bir uçurum olduğunu boğazınız yanarak görmez misiniz? Onların yaptıkları henekler (şakalar) buralarda, televizyonlarda yapılan ve adına yabancı kelime olarak “espri” denilen soğuk şakalara hiçbir zaman benzemediğini ve onların tatlarını bulamadığınızı açıkça söyleyebilirsiniz. Halis gadanın yaptığı şakalar, bu gobut gibi yapılan soğuş esprilerle nasıl mukayese edilebilir? Zaten adı bile Türkçe olmayan bu “espri” Fransızcadan çalınmış olsa gerek. Halbu ki Kemal gadanın dükkanında oturup sigarının içine kibrit başlıklarını koyarak Ensar’a verip, onun da gizlice içerken patlaması ve bunu da abisi İdris gadanın fark edip Ensar’a kızmasının oradakileri güldürmelerini hangi televizyon komiği başarabilir, yapabilir?
Bütün bunlara “hayır” diyemezsiniz çünkü hayır olamaz.
Peki ya o yıllarda Müzeyyen Senar’ın söylediği;
Yad eller aldı beni
Taşlara çaldı beni
Yardan ayırdı felek
Gurbete saldı beni
Ya da Muzaffer Akgün’ün söylediği;
Karlı dağlar karanlığın kalktı mı?
Kahpe felek ayrılığın vakti mi?
Karlı dağlar ne olur?
Asker ağam gelse yaraların ey olur.
Veyahut Mükerrem Kemertaş’ın söyledği;
Harabat şehrine hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var Ve ya
Kalkın turnam kalkın Van’dan çekilin
Erciş’in gölüne konun dökülün
Malazgirt beyinden korkun sakının
Onlar avcı, sizi vurur turnalar Ya da
Beden ağlar, beden ağlar
Yıkılmış beden ağlar
Söylen gafile beni
Kiradar neden ağlar?
Bütün bunların lezzetini, “Kıl oldum abi, İt oldum abi” denilen düttürülerden alabiliyor musunuz Allah aşkına? Alamazsınız, alabilmeniz mümkün değil eğer o devrin çocukları iseniz, ama alan da olmaz mı? Olur elbet çünkü onlar o yılları inkar eden kişilerdir.
Sizler isterseniz eskiyi özlemeyin, ben özlüyorum hem de çok özlüyorum. Hem o zamanın insanlarını hem de yaptıkları her şeyi.
Hoşça kalınız.
7 Nisan 2008 Pazartesi
Kim ?
BİR RUH ve HAL
Son zamanlarda bir kendini bırakmışlık, bir dengesizlik seziliyordu onda. Sanki ne yaptığını anlayamıyor, kavrayamıyordu. Tuhaf bir hafiflik içindeydi ki o hafiflik ona hiç yakışmıyordu, zira ben onu çok iyi tanıyordum. Sızıncaya kadar içki içtiği daha sık görülmeye başlandı, çok içiyor ve erken sızıyordu. Bu vaktinden önce ihtiyarlamış adamın ruhunun derinliğindeki ışık sönmüştü. Tabiî ki bu kadar sızıncaya kadar içmenin bir de bedeli olacaktı. İşte o vaktinden önce ihtiyarlamış adam bu bedeli çok ağır ödüyordu. Ödesindi, ne çıkar ki bundan? Herkesin bir şeyler ödediği bir dünyada onun da bu bedeli ödemesi gayet normal ve garip değildi. Ruhundaki kasırga şeklinde esen dalgaları içerek bastırmaya çalışıyor, bunu yaparken de ağır bir bedel ödüyordu. Elbette ki bu bedel hayatı ile ilgiliydi. İçki ondan bir çok şeyler alıp götürüyordu, ama ona bir şeyler de veriyordu. Sarhoş olmak gibi. Sarhoş olmada ne gibi bir iyilik var? Diye sorulur elbet. Şöyle, sarhoş olan insan dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları hafife alıyor, ya da görmüyor. Sarhoş olmak bunlara itibar etmemek demektir, bu az şey midir? Bunu herkesin anlaması elbette ki beklenemez, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Onun içindir ki ben onu çok iyi anlıyordum. Hayatı hep maceralarla geçsin istiyordu, daima macera yaratıyor bu maceraları yaratırken de fena halde yıpranıyordu. Şahit olduğum çok maceranın onu nasıl yıprattığını üzülerek görüyordum. Kendini serin sulara bırakır gibi içkiye dalmanın sebebi yalnız macera değildir çeşitli sebepleri vardır elbet ama onları saymak sayfalar alır ama herhalde sebeplerden en önemlisi “bıkkınlık” tan kurtulmaktır. Neden mi bıkkınlık? Neden olmaz ki? İşinden, aşkından başlar da kendisinden bıkmaya kadar uzayıp gider. En pis bıkkınlık ise insanın kendisinden bıkmasıdır. Bu pis bıkkınlığı temizlemek imkansızdır. İnsan ne kadar kendinden kaçarsa kaçsın, o öz varlığından kurtaramaz, debelenmesi boşunadır, bir faydası olmaz. Bazen insanın içinde bir umut doğar, sanki bu bıkkınlıktan kurtaracak gibi olur ama nafile insan kendisinden ölünceye kadar kurtaramaz. Onun içindir ki derler ya “Bazı hallerde ölüm bir kurtuluştur.” Diye. İçkiye kendisini fazlaca kaptıran kişi genellikle kendisini suçlar. O kişi de öyle yapıyordu, devamlı surette kendisini suçluyordu, kendisinden bıktığı ve gene kendisinden kurtulamadığı belliydi. Ama buna rağmen bir yandan da çölde susuzluktan yanmışlar gibi, ya da camışın gölden su içmesi gibi içki içiyordu. Tabi bu durumda içkiye dalan kişi içer, içer de niye içtiğini bilemez, pek kestiremez, “Ben içiyorum, ama niye içiyorum?” Sorusunu kendisine sorsa dahi cevabını alamaz. Ama o böyle de değildi, her ne kadar kendisini suçluyorsa da niye içtiğini biliyordu ama gene de içiyordu. Olaylar her insana aynı yoğunlukta etki etmiyor. Hassas ruhlu, duygusal insanlara olayların etkisi daha bir başkadır, onlara olayların etkileri daha fazladır onları çok üzen, yıpratan olaylar başka kişileri pek fazla etkilemez. Duygusal, hassas ruhlara sahip tipler dünyada en zahmetli insan tipleridir. Her olay onlara aşırı derecede ıstırap verir, her günleri onlara zehir olur. “Hayatımda bir gün macera olmasa, kendime niye yaşadığımı soruyorum.” Diyordu benim güzel arkadaşım. Halbuki o maceralar onun başına ne belalar açmıştı ki o bunları düşünmüyor, belki de zevk alıyordu. “Sen hiç uslanmaz mısın?” Dediğimde, “Benim günüm maceralı geçerse kendimi uslanmış, rahat hissediyorum.” Diyordu. Onu çok nadir olmakla beraber bazan gene görüyorum ama artık hiçbir şey sormuyorum. Dünyada birçok insan tipinden birisi de bu işte, kim neye sayarsa saysın.
Son zamanlarda bir kendini bırakmışlık, bir dengesizlik seziliyordu onda. Sanki ne yaptığını anlayamıyor, kavrayamıyordu. Tuhaf bir hafiflik içindeydi ki o hafiflik ona hiç yakışmıyordu, zira ben onu çok iyi tanıyordum. Sızıncaya kadar içki içtiği daha sık görülmeye başlandı, çok içiyor ve erken sızıyordu. Bu vaktinden önce ihtiyarlamış adamın ruhunun derinliğindeki ışık sönmüştü. Tabiî ki bu kadar sızıncaya kadar içmenin bir de bedeli olacaktı. İşte o vaktinden önce ihtiyarlamış adam bu bedeli çok ağır ödüyordu. Ödesindi, ne çıkar ki bundan? Herkesin bir şeyler ödediği bir dünyada onun da bu bedeli ödemesi gayet normal ve garip değildi. Ruhundaki kasırga şeklinde esen dalgaları içerek bastırmaya çalışıyor, bunu yaparken de ağır bir bedel ödüyordu. Elbette ki bu bedel hayatı ile ilgiliydi. İçki ondan bir çok şeyler alıp götürüyordu, ama ona bir şeyler de veriyordu. Sarhoş olmak gibi. Sarhoş olmada ne gibi bir iyilik var? Diye sorulur elbet. Şöyle, sarhoş olan insan dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları hafife alıyor, ya da görmüyor. Sarhoş olmak bunlara itibar etmemek demektir, bu az şey midir? Bunu herkesin anlaması elbette ki beklenemez, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Onun içindir ki ben onu çok iyi anlıyordum. Hayatı hep maceralarla geçsin istiyordu, daima macera yaratıyor bu maceraları yaratırken de fena halde yıpranıyordu. Şahit olduğum çok maceranın onu nasıl yıprattığını üzülerek görüyordum. Kendini serin sulara bırakır gibi içkiye dalmanın sebebi yalnız macera değildir çeşitli sebepleri vardır elbet ama onları saymak sayfalar alır ama herhalde sebeplerden en önemlisi “bıkkınlık” tan kurtulmaktır. Neden mi bıkkınlık? Neden olmaz ki? İşinden, aşkından başlar da kendisinden bıkmaya kadar uzayıp gider. En pis bıkkınlık ise insanın kendisinden bıkmasıdır. Bu pis bıkkınlığı temizlemek imkansızdır. İnsan ne kadar kendinden kaçarsa kaçsın, o öz varlığından kurtaramaz, debelenmesi boşunadır, bir faydası olmaz. Bazen insanın içinde bir umut doğar, sanki bu bıkkınlıktan kurtaracak gibi olur ama nafile insan kendisinden ölünceye kadar kurtaramaz. Onun içindir ki derler ya “Bazı hallerde ölüm bir kurtuluştur.” Diye. İçkiye kendisini fazlaca kaptıran kişi genellikle kendisini suçlar. O kişi de öyle yapıyordu, devamlı surette kendisini suçluyordu, kendisinden bıktığı ve gene kendisinden kurtulamadığı belliydi. Ama buna rağmen bir yandan da çölde susuzluktan yanmışlar gibi, ya da camışın gölden su içmesi gibi içki içiyordu. Tabi bu durumda içkiye dalan kişi içer, içer de niye içtiğini bilemez, pek kestiremez, “Ben içiyorum, ama niye içiyorum?” Sorusunu kendisine sorsa dahi cevabını alamaz. Ama o böyle de değildi, her ne kadar kendisini suçluyorsa da niye içtiğini biliyordu ama gene de içiyordu. Olaylar her insana aynı yoğunlukta etki etmiyor. Hassas ruhlu, duygusal insanlara olayların etkisi daha bir başkadır, onlara olayların etkileri daha fazladır onları çok üzen, yıpratan olaylar başka kişileri pek fazla etkilemez. Duygusal, hassas ruhlara sahip tipler dünyada en zahmetli insan tipleridir. Her olay onlara aşırı derecede ıstırap verir, her günleri onlara zehir olur. “Hayatımda bir gün macera olmasa, kendime niye yaşadığımı soruyorum.” Diyordu benim güzel arkadaşım. Halbuki o maceralar onun başına ne belalar açmıştı ki o bunları düşünmüyor, belki de zevk alıyordu. “Sen hiç uslanmaz mısın?” Dediğimde, “Benim günüm maceralı geçerse kendimi uslanmış, rahat hissediyorum.” Diyordu. Onu çok nadir olmakla beraber bazan gene görüyorum ama artık hiçbir şey sormuyorum. Dünyada birçok insan tipinden birisi de bu işte, kim neye sayarsa saysın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)