16 Ekim 2007 Salı

Amcam

SORO BEY ve AĞA AMCAM

Hayrettin amcam ilk mezun olduğu yıl Kars'ın Selim kazasının Karcık köyüne öğretmen olarak atanıyor. Karcık köyü Allahuekber dağlarının eteğinde bir köy. Kış gelince hemen hemen altı ay kazaya gitmek pek mümkün olamıyor. Yol yok, araba yok, kar, tipi, vasıta olarak kızaklar ve atlar var. Onlar da ancak tipi-boran olmayınca faaliyet göstere biliyorlar. Kış aylarında öğretmenler kazaya inip maaş alamadıklarından köyün bakkalına neredeyse bahara kadar yazdırıp veresiye alıyorlar, ancak baharda kazaya inip maaş aldıklarında ödeyebiliyorlar.
Ağa amcam köyümüzde marangozluk yapıyor. Mihriban nenemin dediği gibi “Benim oğlum çok iyi bir marangozdur, ağaçtan adam yapar.” Hakikatten amcam çok iyi marangozdu aynı zamanda da çok güzel resim yapar, yaptığı resimleri bize gösterirdi. Ne yazık ki, iki ayağındaki ne olduğu bilinmeyen yaralar ona ömür boyu acı, ıstırap vererek yaşamını zorlaştırdı. Buna rağmen o elinden geldiği kadar çalıştı çabaladı.
Hayrettin amcamın Karcık köyünde olması münasebetiyle Ağa amcam da bir müddet için Karcığa gidiyor. O zaman amcamın delikanlı zamanı. Her ne kadar ayaklarındaki yaralar onu engellemeye çalışsa da, gençliğin verdiği cesaret, kuvvet ve enerji ile bu rahatsızlıklara pek fazla aldırış etmiyor.
Karcık köyüne birkaç kilometre uzaklıkta Bey Köy isminde bir köy var. Oradada Soro Bey adında bir bey var. Tabi o zamanın beyleri hakiki bey,mert, erkek adamlar, şimdikiler gibi soğan erkeği değildiler.
Bey köyünde bir düğün oluyor. Karcık köyünün öğretmeni, yani Hayrettin amcam da davet ediliyor, dolayısı ile ağabeyi olan Ağa amcam da beraber çağrılıyor. (O zamanlar öğretmenler verilen önemin derecesi ölçülemeyecek kadar yüksekti. Hele köy öğretmenlerine daha fazla değer verilir, köylüler neredeyse öğretmenlerin önlerinde eğilirlerdi.)
Her ne kadar Bey Köy yakınsa da kış-kıyamet, kar-tipi, köye ulaşmak pek kolay olmuyor. Ama bir şekilde ulaşıyorlar, zor da olsa.
Ağa amcam birkaç atlı ile beraber Soro Bey'in misafiri oluyor. Eee, bu Soro Bey, kolay mı? Her birinin altına ikişer kat yün yatak serdiriyor. Yenilip içildikten ve sohbetler bittikten sonra gece geç vakit herkes yatağına çekilip uyuyor. Altı atlı ve amcam aynı odada uyuyorlar. Mübarek oda değil sanki Ankara'nın en büyük düğün salonlarından biri, içi de kalın kalın direklerle dolu. Bir baştan bakınca öteki baştakini minnacık görüyorsun.
Sabah olup herkes uyanınca Ağa amcam bir de bakıyor ki ne baksın yatağını ıslatmış. Yediği soğuğun etkisi ile midir nedir, olanlar olmuş yatak ıslanmış. Ağa amcam perişan, bir çıkış yolu arıyor, ne yapması gerektiğini düşünüyor. O arada Soro Bey geliyor, bütün atlılar kalkıyor ama Ağa amcam kalkamıyor. Soro Bey amcama yaklaşarak,
--Kalk artık yeğenim, kahvaltı edeceğiz.
İyi de amcamın kalkacak durumu mu var? O da aklına gelen ilk fikri uyguluyor. Diyor ki,
--Soro Bey, ben bu gece bir rüya gördüm, bu rüyayı sana anlatmak istiyorum.
Soro Bey pek heyecanlanıyor, öyle ya o devirde rüyanın yorumu çok önemliydi.
--Hayır ola yeğenim, anlat bakalım hele.
Amcam kararlı,
--Yok, Soro Bey, herkes çıksın yalnız sana anlatacağım, başkasının duymasını istemiyorum.
Soro Bey oradakilere hemen emir veriyor,
--Çıkın ulan hepiniz bu odadan.
Herkes odayı terk ediyor, yalnız amcam ile Soro Bey kalıyor. Soro Bey sabırsız,
--Haydi anlat yeğenim,. Nedir ki rüyan?
Amcam sıkılıp utanarak anlatmaya çalışıyor.
--Soro Bey, benim kalkacak durumum yok,
Diyince, Soro Bey amcamın rüyasının karıştığını zannederek,
--Aman yeğenim bu da can sıkacak iş, mi yani? Şimdi söylerim su koyarlar hemen yıkanırsın.
Amcam gene sıkılarak,
--Yok, Soro Bey, öğle değil, ben herhalde soğuğun etkisi olacak ki yatağımı ıslatmışım.
Soro Bey gülerek,
--Amaan, yeğenimin üzüldüğü şeye bak. Sen bu kış soğuğunda bu dağların tipisine alışık değilsin yeğenim. Sakın merak etme sen, diyerek hemen yedi oğlundan birisini çağırıyor. Oğlu el-pençe önünde duruyor, talimat bekliyor.
--Buyur baba,
Soro Bey kararlı bir sesle,
--Ulan, bak bu yatakları alıp dereye götürüp orada yıkayacaksınız. Bu durumdan hiç kimsenin hatta karılarınızın dahi haberi olmayacak. Anladınız mı?
Oğlan saygı ile eğilerek,
--Baş üstüne baba.
Diyerek çıkıp gidiyor. Amcam yatağından kalkıp getirilen çamaşırları giyerek kahvaltıya gidiyor.
Ama işin ilginç yanı, odada amcamın “Ben bir rüya gördüm, Soro Beye, yalnız sana söyleyeceğim” demesi odadakileri pek meraklandırmış olmalı ki, Soro Beye, rüyanın ne olduğunu soran sorana. Herkes bir taraftan rica ediyor ama Soro Bey,
--Ulan, size ne be herifler? O bizim aramızda olan bir şey. Eğer sizin de duymanızı isteseydi sizin yanınızda söylerdi. Demek ki sizin duymanızı istemiyor.
Diyerek onları savıyor. Amcam da bu sıkıntıdan böylece kurtulmuş oluyor.
Rahmetli bunu defalarca anlatıp, o şen-şakrak gülüşü ile gülerdi. Ama “ah” etmeyi de ihmal etmezdi. “Ah o yıllar, ah o yıllar. Ah o gençlik yılları ne yıllardı, gençlik gibi var mı ki.
Diyerek gençliğini herkes gibi o da özler, insan hayatının en güzel döneminin gençlik yılları olduğunu belirtirdi.

AĞA AMCAMIN ATÖLYESİ

Ağa amcam köyümüzde marangozluk yapıyordu. Atölyesi ise, penceresi şoseye bakan ve geceleri yattığı bir göz oda idi.

Amcamın çeşitli marangoz aletleri vardı, bunların içersinde en önemlileri ağacı yontarken üzerlerinden yonga fırlatan rende ile planya idi.İkisi de ağacı yontarak yonga çıkarırlardı. Rende planyanın bir küçüğü idi, ikisi de ağacın üzerinde elle sürülerek ağacı yontardı. Planya daha uzun, rende ise ondan kısaydı.

Odanın içerisinde bir seki, üzerinde bir yatak ve odanın pencereye yakın kısmında ise tenekeden yapılmış bir soba vardı. Yontulan ağaçlardan çıkan yongaları amcam toplayarak sobaya atar yakardı. Yongalar pırıl, pırıl yanarken, amcam Farız emimin dükkanından aldığı yaprak şeklindeki sucukları teneke sobanın üzerine dizer pişirirdi. O sucuklardan çıkan koku ise bizi mest ederdi, oturur beraber yerdik. Amcam sigarayı tüttürürken ben de ona eşlik ederdim ve beraberce dumanları havaya üflerdik.

O zamanlar yoksulduk ama mutluyduk, yaşantımızda bir tat vardı, lezzet vardı, gençlik vardı ve de yaşamayı seviyorduk. O yılları arıyorum. Denebilir ki “Yahu yoksulluk yılları aranır mı?” Aranır, eğer o yıllar mutlu yıllarsa ne kadar fakir yıllar olursa olsun aranır. İnsanı varlık mutlu etmiyor, o zamanların mutluluğu daha sonraları hiç olmadı. Dünyayı hep iyi yönünden görürdük, hiç kötü taraflarını görmezdik ve bir tatlı yaşantımız vardı.

Amcam gitti öbür dünyaya, kala kala benim hatırımda onunla geçirdiğimiz o tatlı yıllar kaldı. O yıllar bir daha gelmeyeceğine göre, onları anmaktan başka yapacağım bir şey yok.

Yıllar geçti yıl oldu

Nice çiçekler soldu

Nihayet geldik buraya

Hatıralar da öldü

3 Nisan 2007 Salı

Denemeler I

YAŞLILIĞIN HALİ AHVALİ

İnsanın yaşlanması, bütün canlılar gibi mukadderdir. “Her yaşın bir güzelliği vardır.” Denir, ama ben buna hiçbir zaman inanmadım ve de katılmadım. Rahmetli Şevket Rado’nun dediği gibi “Ne yazık ki zekanın olgunlaşması, vücudun çökmesine tesadüf ediyor.” Doğru bir söz; ama acaba her zeka da yaşlılıkla birlikte gelişiyor mu? Yoksa bazı yaşlılar çekilmez bir durum mu ortaya koyuyorlar? Evet bu sıklıkla görülüyor.

Kendinden öncekilerle yenişememesi, kendi kuşaktaşları ile hesabını kapatamamış, kendinden sonrakileri ömürlerinin hırsızı, düşman olarak görenlerin yaşlılığında, insanı usandıran bir çirkinlik görünmez mi?

Elbette yaşlılık birden bire ortaya çıkmaz, hayat boyu edinilmiş bir üslubun taçlandırılmasıdır. Öyle, ya da böyle.

“Yaşını başını almış” kimi insanların çiğ sözleri ve yakışıksız hareketleri karşısında, kimi zaman yaşına hürmeten suskun kalınır. Bu ve benzeri durumlarda “Yaşlıdır, ne yapalım yaşına hürmet ediyoruz.” Bu söz iyidir de ya “Yahu ihtiyarlamış, ne dediğini bilmiyor, kusuruna mı bakacağız?” Deniyorsa işte bu fena. O söyleyen de yuvarlanmalı.

Birincide yaşlıların göstermesi gereken olgunluğu çok genç olmalarına rağmen onlar gösterebilirler. Yaşına hürmeten karşısında suskun kalınan bu insanların, bunca yıl yaşadıkları halde, yaşlarından başka hürmet edilecek bir şeylerinin kalmaması yeterince hazin değil midir/ Onların hatıralarına gösterilen hürmeti, kendilerinin de göstermesi istenir elbet.

Velhasıl ki yaşlılık zor zenaat.


TEZAT

Çoğu zaman görürüz, geçinilmesi çok zor olan insanlar vardır. Bunlarla kolay, kolay geçinilemez ama onlar her konuştuklarında çok geçimli olduklarını belirtmek için “En önemlisi kendimle barışığım.” Sözünü söylerler.

İyi de, adama sormazlar mı? “Bütün dünyayla kavgalıyken niye kendinle barışıksın?” Hele de barışık olduğunu söylediği bir çok özelliğin, değiştirilmesi, düzeltilmesi gereken bir dolu “defo” içeriyorsa. Bu kadar “defolu” hareketin var, bu kadar kusurluyken nasıl kendinle barışık oluyorsun, doğrusu anlamak pek güç.

Bir de “Hayatımda hiç pişmanlık duymadım.” Diyenler var.

Allah’ını sevenler, bu dünyada bir miktar yaşamış olanlar, hiç yaşadığı süre içinde hiç pişman olmadığınız bir hareketiniz, bir sözünüz, ne bileyim bir davranışınız olmadı mı?

Yahu bırakın Allah aşkına, hiç pişmanlığı olmayan hayat olur mu? Öyle bir hayat yaşanır mı?

Peki hiç mi bir sinemaya gidip filmi beğenmeyip “Keşke bu filme gitmeseydim.” Dediğiniz de mi olmadı? Bir lokantada, önünüze gelen yemeğin pişmediğini, yenilemeyecek bir durumda olduğunu görüp de “Keşke buraya gelmeseydim de bu yemekleri yemeseydim.” Dediğiniz olmadı mı?

“İnsan yaşamı tezatlarla doludur.” Denir de acaba inkar mı edilir ki?

Etseniz de kimse inanmaz, siz merak etmeyin.


MASKARALAR ve DALKAVUKLAR

Şimdi bunların ismi değişti, ama ne oldu pek bir fikrim yok, hepsine ayrı ayrı itibarlı isimler taktılar ve bolca para kazanıyorlar yaptıklarıyla.

Padişahlık ve krallık dönemlerinde saraylarda maskaralar ve dalkavuklar çokça varmış. Öyle ya padişahları, kralları, onların mahiyetindeki kalbur üstü insanları kim eğlendirecek? Şimdiki gibi televizyon yok ki televizyonlardaki dalkavuklar, maskaralar eğlendirsin.

Ama bu maskaralar ile dalkavuklar arasında çok fark varmış. Maskaralar doğruları çekinmeden söyleyerek efendilerinin gözlerini açar, yanlış yapmalarını önlerken, dalkavuklar gerçekleri efendilerinden gizleyerek, gerçeklerler yüz yüze kalıp üzülmelerini önlerlermiş. Böylece efendilerinin gözlerine bir avuç kül atarak, gözlerini kör edip, gerçekleri görmelerine mani olurlarmış.

Durum böyle olunca, dalkavukların başarılı oldukları dönemlerde Kralların ülkelerinde çöküşler hızlanır, netice de memleket perişan olur, kral da dibe çökermiş.

“Bundan ders alınmış mıdır?” Diye sorulduğunda cevap her zaman “Hayır” olmuştur. Çünkü dönüp dolaşıp gene aynı hatalar tekrarlanmıştır. Hiç ders alınsaydı tekrarlanır mıydı? Şimdi bile ders alınmış değildir. Niye mi? Görmüyor musunuz dolaşan sefaleti? Gözünüzde körlük yoksa arpacık olabilir.

Bu konudaki Mehmet Akif’in şiiri ne güzeldir.

Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey

Beş bin senelik kıssa,yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i, “Tekerrür” diye tarif ediyorlar

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?


HANGİ HIYAR KESTİ BU SAÇI ?

Saçlarım uzadığı zamanlar çoğu zaman berbere gitmem kendim keserim. Hani serde berberlik var ya, alırım makineyi, makası, tarağı elime, geçerim aynanın karşısına keserim saçımı. Hani hoşuma gitmiyor da değil. Dedik ya serde berberlik var.

Gene bir gün öyle yapıp saçımı kestim, ama pek hoş olmadı galiba, bir ay sonraydı tanıdık berberlerden birine gittim saçımı kestirmeye.

Berber önlüğü takıp saçımı şöyle bir taradıktan sonra benim tahmin etmeyeceğim bir soruyu sordu bana.

-Abi be, daha önce hangi hıyar kesti senin saçını?

-Ulan adama bak bana hıyar diyor. Peki de ben şimdi ne demeliyim, ya da ne yapmalıyım?

“Saçlarımı ben kestim” diyemem, ama adam da bana hakaret etti, bilmeyerek de olsa. Ona bir cevap vermem gerekmez mi? Bir ara, “Boş ver yahu, olur böyle şeyler, adam ne bilsin kendi saçını kendinin kestiğini?” Dedim ama hayır olmadı, benim buna bir şeyler söylemem şart. Birden.

-Yahu sen benim berberime nasıl “hıyar” dersin, hıyar sensin.

Deyince berber biraz şaşırdı ve sonra.

-Helal olsun abi be, demek berberini koruyorsun.

-Tabi korurum oğlum, o benim yıllarca saçımı kesti, ona laf söyletir miyim?

Delikanlı bu koruma işine çok memnun olmuştu ki sözünü tekrarladı.

-Vallahi helal olsun abi, değil mi ki berberini koruyorsun, başkası olsa hiç aldırmaz.

Kendi kendime diyorum. “Hey yavrum hey bilsen ki o berber benim.”

--Altmışından sonra hiçbir zaman sağlığın geri geldiği görülmemiştir.

--Gençliğin verdiği o güvenli yürüyüş, çok ama çok uzaklarda kaldı ne yazık ki.

O yürüyüşte bir güven, bir kendini beğenmişlik, sanki bir asalet vardı. Gençliğin her şeyi güzel olduğu gibi, yürüyüşü de güzeldir.

--Belirli bir ideali, amacı olmadan yaşamak kadar saçma bir şey olamaz.

--Borçluluk duygusu insanlarda az görülen bir duygudur. Herkesin o duyguyu tatması mümkün değildir. O duyguyu ancak anlamlı, duygulu insanlar duyarlar.

--Neticede zamanın gücü ağır basıyor ve yaş denilen şey duyguları bir silginin, kurşun kalem yazısını sildiği gibi silip yok ediyor.

Yıllar çoğaldıkça ölümün yaklaştığı hissediliyor. Yolumuza kara, kara gölgeler düşer, geçmişte olan olaylar daha az görünür gözümüze.

--Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör olamaz.

--Küçük çocuk büyük adama soruyor.

-İnsan ölürken canı acır mı?

Büyük adam cevap veriyor.

-Hayır acımız, ama ölmeden önce çok acır.

Ölmek konusunda bizi en çok korkutan acı değildir, bizi sevenleri geride bırakıp yolculuğa yalnız çıkmamızdır.

--İnsan bazı şeylerin hasretini çekmeli. Hasret çekmeyen insan mutsuz olur. Aslında hasret çekmek de bir zevktir, bir mutluluktur, çünkü kavuşmayı ümit etmektedir insan. Ümit ettikçe de sevinmekte, mutlu olmaktadır, yaşama sevinci artmaktadır. Acı çekmek de mutluluğun bir parçasıdır. Arzu ettiği her şeye kavuşan, her şeyi mükemmel olan insan mükemmel değildir.

--İnsan niye doğar?

-Ölmek için.

-Peki, öyleyse niye doğum günü kutlanır? Ölüme biraz daha yaklaşıldığı için mi?

-Çok geç oldu, gönlümde gece başladı.

--Kocayıp ıskartaya çıkmak meğerse ne zor şeymiş. İnsan her şey gibi bunu da ıskartaya çıktıktan sonra, yani çok geç anlıyor. Keyif için mi eskiden emekliye “Tekaüt” derlermiş.

--İyi insan olmak kadar güzel ne var ki? İyi insan, insanlara yardımı iş olsun diye değil de canı gönülden yapar, çünkü gönlü öyle istemektedir. İyi insanları, istemeseler dahi kötüler bile severler.

İyi insan olmak çok güç ama imkansız değil.

--Dünyada tek başına ölmekten daha korkunç bir felaket olamaz.

--Yaşlanınca sulu göz oluyor insan. Şefkatle ilgili herhangi bir şey görmem duygulanmam için yeterli oluyor. İstemesem de gözümden kendiliğinden yaşlar geliyor, onları saklamaksa gene bana düşüyor.

Özlü Sözler I (Kadınlarla İlgili Olanlar)

---Eğer bir kadın “Ben de bütün hanımlar gibiyim” diyorsa, inanınız ki o başka bir kadındır.

---Sanırım ki, Allah kadınları, erkeklerin burunlarını sürtmek için yaratmış.

---Koca arayan kadın, yırtıcı yaratıkların en vicdansızıdır.

---Kadın mantığı, mümkün olmayan hiçbir şey bulamadığı esasına dayanır.

---İki erkek arasındaki dostluk bir lükstür, ama iki kadın arasındaki dostluk hayretlere sezadır.

---Seven erkek kendini unutur, seven kadın ise öteki kadınları unutur.

---Sevdiği kadında her elbiseyi hoş gören erkek olduğu gibi, beğendiği her elbisede de her kadını hoş bulan erkekler vardır.

---Hiç ömrünüzde bir kadın ile bir dağa tırmandığınız oldu mu? Çıkarken her zaman siz ilerdesinizdir, o geridedir. İnerken ise, o önde siz geride kalırsınız. Yan yana gitmek ancak düz yolda mümkün olur.

---Çoğu defa, kendisini veren kadın, kendisini satan kadından daha pahalıya mal olur.

---Evlenen erkekler umumiyetle, “Filan hanımı aldım.” Derler. Halbuki, çoğu erkek, “Filan hanıma kendimi verdim.” Demesi daha doğru olur.

---Kadın ya itaat ister, ya kumanda. Hukuk dengesi genellikle fakir evlerde görülür, her gün birkaç kavga şeklinde.

---Hayrettir ki ipeği yapan böcek gururlanmaz da, giyen kadın gururlanır.

---Bir kadın, bir erkekle yeni tanıştığı zaman, onunla arasında neler geçeceğini değil, nelerin geçmesinin mümkün olduğunu düşünür.

---Bir kadın, bir erkeğe “Ahmak” derse, bu “Benim istediğimi, yapmadın” anlamına gelir.

---Kadın erkekten yüksektir, fakat düşünce erkekten daha aşağıya düşer.

---Kadın ve kitabın cildine bakma, içindekilere bak.

---Uzun söz, uzun ökçe gibi kadınlara yakışır.

---Kadına, yalnız sahip olmaktan zevk alanlar olduğu gibi, yalnız hükmetmekten zevk alanlar da vardır.

---Kocasını etkileyemeyen kadın kazdır. Kocasını etkilemek istemeyen kadın ise kutsaldır.

---Entelektüel olduğunu sanan bir kadın erkeklerle aynı hakları ister. Entelektüel olduğuna inanan kadın ise bundan vazgeçer.

---Polis romanları yazarı, Edgar Wallance’e bir gazetecinin kadınlar hakkında sorduğu soruya. “Kadından daha ilgi çekici şeyler olduğunu söyleyen erkekler züppedir.” Cevabını almış.

---Kadınların aşkları suya yazılmış, inançları da kuma çizilmiştir.

---Kadınların üzüntüsü yaz fırtınaları gibidir, şiddetli ama kısa olur.

---Kadın, insanın kendi gölgesi gibidir, kovalarsınız kaçar, kaçarsınız kovalar.

---Kadın, yaradılışın tacıdır.

---Dünyada en çok değişen şey bir kadının saçını tarayış şeklidir.

---Kadınların çoğu resimleri kadar genç değildir.

---İyi ki erkek değilim, yoksa bir kadınla evlenmek zorunda kalacaktım.

---Bir kadın ya sever, ya da nefret eder, bunun ortası yoktur.

---Kadınların en büyük suçları erkeklere benzemek istemeleridir.

---Çirkin kadın yoktur, güzel görünmesini bilmeyen kadın vardır.

---Kadınlar topluluğu, iyi davranışların kaynağıdır. (Bunu da kadınlara yağ yakmak isteyen biri söylemiş olsa gerek.)

---Kadını güzel yapan Allah, sevimli yapan da şeytandır.

---Kadının namusunu erkeklere karşı koruması, ününü kadınlara karşı korumasından çok daha kolaydır.

---Kadının kötüsü kadar kötü, iyisi kadar da iyi bir yaratık yoktur. (Pek doğru.)

---Kadının sofusu, şeytanın maskarasıdır.

---Elbet sefil olursa kadın, alçalır insanlık.


---Bir erkeğin aklını başından almaya karar veren kadın, her zaman işini becerebilecek kadar bir zeka bulur kendisinde.

---“Kadın-erkek, birbirlerini tamamlarlar.” Derler. Halbuki, ekseriye biri, diğerini küçültür.

---Bir kadının mahiyetini anlamak için tanıdığı kadınlar hakkında neler düşündüğüne bakmak gerekir. Herkesi kendisi gibi zannetmek bilhassa kadınlara mahsustur.

---Bir kadın her meselenin ancak kendisine bakan tarafını iyi görür.

---En nadir ve kıymetli insan numunesi, güzel olduğu halde kendisine baktırmamak isteyen kadındır.

---Kadın düşünürken hemen her fikrini bir erkek yahut bir kadın hayaline dayandırır.

---En zeki erkek dahi kadınları hakkı ile tanıdığını iddia edemez. Halbuki en ahmak kadın bile erkekleri gayet iyi tanıdığını iddia edebilir.

---Kadının tırnakları yırtıcı da olsa, elleri çok iyi bir hasta bakıcıdır.

---Kadın, kocasına ya tamamıyla itaat eder, ya tamamıyla kumanda eder. Hakların dengesinden daima kavga çıkar. (Buna rağmen Medeni Kanun hakları dengeledi.)

---Kadının her damla göz yaşında daima biraz sevmek yahut sevmemek arzusu karışıktır.

---Annelerin düşünceleri; Dağlar yaklaştıkça büyür, çocuklar büyüdükçe uzaklaşır.

---Bir kadın için sevdiğini yalnız kendisinin beğenmesi yeterli değildir. Başka kadınların da beğenmesi lazımdır ki ona olan sevgisi devam etsin.

---Çok işveli kadın gibi, hiç işvesiz kadın da pek makbul değildir. Zira biraz işve kadın iffetinin tabii haklarındandır.

---Erkek ister ki, sevdiği kadın başkalarının karşısında melek, kendisine karşı ise çiçek olsun.

---En tatlı şey, bir kadının gözünden bizim için dökülen yaşlar arasında gördüğümüz tebessümdür.

---Kadın ve erkekten teşekkül eden toplumlarda, nezaket sanki parasız olmaktan çıkar da parayla gibi olur.

---Kaynana, sevgili kızını beraberce dünyanın en tatlı çocuklarını yapsınlar diye rezil bir herife teslim eden kadındır.

---Bir odada iki kadından birisi fazladır.

---Güzel kadının en iyi bildiği şey tebessümünün kıymetidir.

---Seven kadın düşündükçe daima yanılır ve de saçmalar.

---Seven kadın sevdiğini dinlerken çoğu defa sözünün anlamını değil de sesini dinler.

---Sevmekten usanınca, erkek kadını terk eder, kadın ise erkeği unutur.

---Cildi soğuk kadınlara dikkat edilirse görülür ki bu tipler çok tehlikelidirler.

---Güzel ve ahmak kadına dikkat edilirse görülür ki, kadının güzelliği azaldıkça aptallığı artıyor.

---Karı-koca arasında kah dargınlık yapmacıktır, barışma samimi olur, kah barışıklık yapmacıktır, darılma samimi olur. İkisi de samimi ya da ikisi de yapmacık olamaz.

---Kadınlar, sevdikleri adamlarla değil, kendilerini seven adamlarla evlenirler.

---İyi bir koca yaratmasını bilen kadın dahidir.

---Bir defa evlenmek ödev, iki defa evlenmek eğlence, üçüncü defa evlenmekse eşekliktir.

---En mutlu evlilik, sağır bir kocayla kör bir kadının evliliğidir.

---Her kadın evlenmeli, ama hiçbir erkek evlenmemeli.

---Evlilik, üzerinde bütün kadınların anlaştığı ve fakat bütün erkeklerin de anlaşamadığı bir konudur.

---Erkekler yoruldukları için, kadınlarsa meraklı oldukları için evlenirler. Sonunda her iki taraf da hayal kırıklığını uğrar.

---İnsan Allah’la kadınlara karşı inancını yitirdiği zaman hapı yutmuş demektir.

---Erkekler kadınlara istediklerini söylerler, kadınlarsa erkeklere istediklerini yaptırırlar.

---Kadınların ellerine düşeceğine, kucaklarına düşmek daha iyidir.

---Kimi kadın eteğinin açıklığı ile dikkatleri çeker, kimi kadın da çorabının kaçıklığı ile.

---Kadınların birbirlerini sevmemelerine sebep olan erkeklerdir.

---Bazı kadınlar öpüldükleri zaman kızarlar, bazıları küfrederler, bazıları polis çağırır, bazıları da ısırırlar. Ama en kötüleri öpüldükleri zaman kahkaha atanlardır. Zira onlar, öpeni hiçe saymaktadırlar, adam yerine koymamaktadırlar. Onun için tehlikelidirler.

---Başarılı bir erkek, karısının harcadığından daha fazla kazanan kimsedir. Başarılı kadın ise, böyle bir erkekle evlenen kadındır.

---Kadınlarla erkekler arasındaki savaş hiçbir zaman sona ermez. Çünkü bazen erkek esir olur, bazen da kadın.

---Kadınların karşısında güçlü imiş gibi görünmeleri erkeklerin en zarif yönüdür.

---Erkek, kadına, “Kalbimin efendisi sensin.” Der, ama sonra antlaşmayı bozarak evin efendisi kendisi olmaya kalkar. Ama bunda ne derece başarılı olur bilinmez.

---Beğendiğiniz bir kadını ayın on dördündeki mehtaba benzetebilirsiniz. Ama unutmayınız ki, ayın dahi karanlıklar içinde kalan ve hiç görünmeyen bir yüzü vardır.


---Kadının huyu, çoğu zaman giydiği elbise ile değişir.

---“Hiçbir sevgili birbirine benzemez.” Diyor bir fikir adamı. Yalan değildir, fakat gene de bütün bir yaşam içinde sevilenlerden bir tanesi öbürlerinden çok farklıdır. Bıraktığı iz, yüzümüzde olmasa da, iç yüzümüzde sık, sık rastlayacağımız bir yolda kimi zaman gülümsetir, kimi zaman hüzünlendirir, pişman eder, özletir.

Her erkeğin yaşamında böyle bir tane kadın mutlaka olmuştur. Henüz olmadıysa bir gün mutlaka olacaktır. (Ama dedik ya, erkeğin.)


---Kadın gül gibidir, bir kere açıldı mı yaprakları çabuk dökülür.

--Sabah evden işe, akşam işten eve gelip giderken aynı yolu izlemeyen erkeğe “bekar” denir.

---Bütün bildiklerini karısına söyleyen erkek, çok şey bilmiyor demektir.

---Evlilik, erkeğin özgürlüğünü, kadının, mutluluğunu ortaya koyarak oynadıkları bir kumardır.

---Sevilen kadın, bütün kadınların en güzelidir.

--Erkek şaraba benzer. Geçen yıllar kötülerini ekşitir,

---Güç erkekte, güzellik kadındadır. Ama her şeyi yenen güç, güzellik karşısında aciz kalır ve yenilir.


---Kadının tahmin ettiği şey, erkeğin emin olduğu şeyden daha doğrudur.

---Aşk, ağır, ağır içilen bir çorbaya benzer. İlk yudumları çok sıcaktır, giderek ılıklaşır, son yudumları ise iyice soğuk gelir artık.

---Kadınların çoğu, tıpkı çocuklar gibi “Hayır” demesini pek severler. İşin tuhafına bakın ki erkeklerin çoğu da bu “Hayır” ları hep ciddiye alırlar.

---Gözü kör olmakla beraber aşk güzeldir. Fakat ondan daha güzel bir şey tanırım. Gözlerini yuman dostluk.

---Güzeldi, güzelden de öteydi o. Ruhunda bir kanat vardı, demek ki bir melekti o.

---Akıllı erkek, haksız olduğu zaman erkeklerden, haklı olduğu zaman ise kadınlardan özür diler.

---Kadınların bitmeyen iki derdi vardır. Birisi erkekler, diğeri ise çoraplarıdır. Ve zavallı kadınlar bunlardan birine bakarken genellikle ötekini kaçırırlar.

---Kadın, kendisi için yapılanları değil, ancak yapılmayanları fark eder.

---Kadınlar, akıllı olmaktan çok güzel olmaya çalışırlar. Erkekler ise, düşünmekten çok bakmayı becerirler.

---Bir adam, en çok sevgilisini, en iyi karısını, en uzun ise annesini sever.

1 Nisan 2007 Pazar

18 Mart 2007 Pazar

Şiirlerim

KENDİ ŞİİRLERİM, SEVDİĞİM ŞAİRLERİN SEVDİĞİM ŞİİRLERİ TÜRKÜLERDEN ve ŞARKILARDAN MISRALAR KITALAR


Mİ Kİ?

Yollar, ne de uzun yollar
Gelen giden beni sollar
Sarmadı bir türlü kollar
Eğri mi ki benim belim?

Gidemedim, kaldım burada
Neticede oldum hurda
Kesildi yollarım şurda
Kesik mi ki yolum benim?

Ne dedimse olamadım
Öğrenmedim, bilemedim
Bolca ekmek bulamadım
Fakir mi ki ilim benim?

Takır, takır konuşmadım
Kemse ile anlaşmadım
Konuşmaya yanaşmadım
Kekeme mi dilim benim?

Gidiyorum, duramadım
Bu ne haldir? Soramadım
Haksızlara vuramadım
Kırık mı ki kolum benim?

KIZLARI GÜZELDİ KARAHAMZA’NIN

Bizim akan çayda kızlar aspap yıkardı
Gün doğarken nahır dağa çıkardı
Şina’nın fırtığı durmaz akardı
Kızları güzeldi Karahamza’nın

Çiçekler açardı çayırlarında
Kuzular otlardı bayırlarında
Reyhanlar kokardı yaz aylarında
Yazları güzeldi Karahamza’nın

Tavuklar, cücükler şoşda gezerdi
Birkaç tanesini kamyon ezerdi
Korukçu Mecnun sa candan bezerdi
Güzleri güzeldi Karahamza’nın

Dükkanlarda kavun, karpuz kokardı
Çocuklar hasretle gidip bakardı
Köyün soytarısı bizim Çakar dı
Sazları güzeldi Karahamza’nın

Kış olunca tipi, boran olurdu
Kapıların önü karla dolardı
Ufukta güneşin rengi solardı
Kazları güzeldi Karahamza’nın

Güzel halkı asla küsmez barışır
Küheylanlar birbiriyle yarışır
Kuzuları koyunlara karışır
Kozları güzeldi Karahamza’nın


GÜZEL KÖYÜMÜZ

Güzel köy ben seni sevdim ezelden
Senin için vazgeçerim nice güzelden
Sana ulaşamam, ne gelir elden?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sende değil benim anamla babam
Onların toprağı oldular yaban
Şimdi ne ot kaldı ne artık saman
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sana gönül ile koymuşum hatır
Anamın mezarı Horasan’dadır
Babamın mezarı Ankara’dadır
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Köyde taş duvarlı evler yaptılar
İbadet ettiler Hak’ka taptılar
Şimdi oraları eller kaptılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Köyümde anamdan doğdum ağladım
Düştüm gurbet ile kara bağladım
Bir zaman sel gibi coştum çağladım
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Uzakta görünen şu karşı dağlır
Köyden ayrılalı gözlerim ağlar
Orda ölenleri bilir mi sağlar?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Hak seni etmemiş bir şeye muhtaç
İçinde yaşayan kalmadı hiç aç
Bütün o köylerin başlarına taç
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Senin o köylerin Zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir peri kızı
İçimden çıkmıyor hele o sızı
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bahar gelir çiçeklerin açılır
Her bir yana güzel koku saçılır
Biçin gelir tarla-çayır biçilir
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Kelle de tarlalar, önde çayırlar
Bir hanım kız gördüm pancar ayırtlar
Sizleri özledim düzler, bayırlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

O güzel çayırda çiçek açarsa
Köylüler başında çaylar içerse
Kamyonlar bir hızla şoşdan geçerse
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Kuşlar öter, çaylar çağlayıp akar
Dam penceresinden bir güzel bakar
Ona bakanları kor gibi yakar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz
Meleşir komlarda koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Böyle yazılmıştır alın yazılar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ne güzeldi köyün yağı, peyniri
Talih bizi attı her şeyden geri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ah o dağlar, o dereler, o taşlar
Ah orada kalan dost arkadaşlar
O toprağa insan bin can bağışlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Güzel kız yüzünde sanki bir “ben” sin
Dıştan harapsan da içten serinsin
Emin ol benim tek isteğim sensin
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bir camisi vardı, iki değirmen
Otları, suları dertlere derman
Seni anıyorum her zaman, her an
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Çünkü ben o şirin köyde doğmuşum
Açlığı, tokluğu orda görmüşüm
Yaşantı ağımı orda örmüşüm
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Acep oralarda şimdi ne kaldı?
Felek her birini bir derde saldı
Kimisi gurbette, kimisi öldü
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Sende yetişirdi nazenim kızlar
Sularda yüzerdi ördekler kazlar
İçimde anılar her zaman sızlar
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ne yazık içinde kimse kalmamış
O güzel halkının hepsi gülmemiş
Çünkü bu dünyadan murat almamış
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Derelerin baktım akmış kokuşmuş
Tekin dahi bir köşeye sıkışmış
Hayır, demem “bu hal sana yakışmış”
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Ekinciler bol, bol ekin ektiler
Bahçeler yaptılar, ağaç diktiler
Biliriz ki ne zahmetler çektiler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Şendin, ne güzeldin, hani o günler?
Hani o bayramlar, o şen düğünler?
Hayalimden geçti yarınlar, dünler
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz

Bu yıl geldim sana, sönmüşsün sanki
Üzüntüm ne kadar oldu o an ki?
Hani o şaşalı yıllar, hani o zaman ki?
Ey güzel köyümüz, güzel köyümüz.

KÖYÜMÜZÜN İNSANLARI, GENÇLERİ

O zamanlar bizim köyün geliri dardı
Ama bir zenginlik, gençleri vardı
Çokça öküzleri, atları vardı
Kenan’ı, Şina’sı, Seddar’ı vardı

Bol, bol ekilen bir ekini vardı
Ensar’ı, Şeno’su, Tekin’i vardı
Bizim köyün bir de Vaço’su vardı
Faro’su, Saco’su, Suco’su vardı

Yukardan çay akar, akarı vardı
Mevlüd’ü, Meğo’su, Çakar’ı vardı
Hem evlisi vardı, bekarı vardı
İlo’su, Niho’,su, Fevzi’si vardı

Köyümüzün büyük “ulu” su vardı
Özo’su, Cafer’i, Gulu’su vardı
Tabi birkaç tane sulusu vardı
Birkaç tane de baş belası vardı

Daha çok gençleri, Burhan’ı vardı
Delikanlı bir de Orhan’ı vardı
Malaganı vardı Baloş’u vardı
Nurettin’i vardı, İloş’u vardı

Çok yaşlı olan bir Efo’su vardı
Cemil’i Celal’ı, Sefo’su vardı
Köyümüzün hem çoğu hem azı vardı
Badağ’ı, Adem’i, Yılmaz’ı vardı



Talebenin divit okkası vardı
Eko’su, Ziko’su, Nakko’su vardı
Lezzetli peyniri ve yağı vardı
Kışları yapılan kayağı vardı

O zaman yaşlı da bir mevki vardı
Köyde yaşamanın çok zevki vardı
Köyümüz o devir fakirdi ama
Esnanın iyiliği sığmazdı dama

Köyümüzün çok az arısı vardı
İngilizce yellov, sarısı vardı
Erkeğin desteği, karısı vardı
Bir sevgi içinde bunlar yaşardı

Köyümüzün kışı, yazları vardı
Siyah-beyaz, yüzen kazları vardı
Nazlı, nazlı güzel kızları vardı
Gezerlerdi salınarak çayırdı

Şimdi bunların kimisi göçtü, kimisi öldü
Kimisi ağladı, kimisi güldü
Kimisi zevk ile sefa sürerken
Kimisi sarardı, gül gibi soldu

Kimsede birazcık vefa kalmadı
Bütün zevkler bitti, sefa kalmadı
Beyinler sulandı, kafa kalmadı
Herkes çekip gitti başka bir yöne

Hiç biri kendini biraz yormuyor
Gidip küçük bir yarmayı sarmyor
Kimse birbirinin halin sormuyor
Herkes bir acayip hale büründü

Hatır, gönül denen mevhumlar bitti
Hepsi kayıp olup, hepsi de gitti
Zaman insanları acayip etti
Herkes bir acayip hale büründü

Hatırladığım o günler mazide kaldı
Saygının yerini hoyratlık aldı
O güzel devirler denize daldı
Çıkmasının artık mümkünü yoktur.

ARKADAŞLARIM

Kahpe dünya kederle bütün ömür dolansa
Burada insan çok olup, arkadaş da bulunsa
Yaşadığım şu diyar şimdi cennet de olsa
Yine yerim dikenli, yanlarım yamyam sanarım

Bütün güller tomurcuk verse sonra açılsa
Toprağı altın olup hep önüme saçılsa
Ora cehennem olsa, bile ordan kaçılsa
Yine oraya gider, buraya dönmek istemem

Altımda bir kadillak, asvalt yolda süzülse
Buradaki insanlar arkam sıra dizilse
Bütün subay, paşalar karşımda da süzülse
Yine arkadaşların sert laflarını isterim.


KIZIM

Seni çok özledim sevgili kızım
İçimimde dinmiyor inleten sızım
Sanki kayıp oldu baharım yazım
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Hasret beni cayır, cayır yakıyor
Gözlerimden sıcak yaşlar akıyor
Gözlerim hep yollarına bakıyor
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Rüyamda soruyom sana “nerdesin?”
Biliyorum pek uzakça yerdesin
Bu kaderin işi, baban neylesin
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Bir gün seni görmek tek idealim
Sen benim çiçeğim, menekşem, gülüm
Bir gün alacaktır beni de ölüm
Allah seni mesut etsin, gül yavrum

Dün gece rüyamdan birden uyandım
Onun etkisiyle kavruldum yandım
Bu hasrete acep nasıl dayandım?
Ben de bilemedim sevgili yavrum

Sevince dönüşsün hep bütün yasın
Günlerin ışısın ve aydınlansın
Tüm kötü günlerin geride kalsın
Ruhuna gün doğsun sevgili yavrum.
Hayatım boyunca hasretle yandım
Ayrılığı içe, içe ben kandım
Yakın gelecekte görürüm sandım
Yıllar geçti göremedim can yavrum

Acep ki bir daha görecek miyim?
O gün neşe ile gülecek miyim?
Yoksa göremeden ölecek miyim?
Kederim bundandır sevgili yavrum.


ONUR 1

Sen baharda açtın mı dudakların gül olur
Artık dünya senindir, kuşlar hep bülbül olur
Sen canların canısın, güzel yüzlü meleğim
Yıllar geçer okursun, o gün de bir gün olur

Ben artık yaşlanmışım, sonbaharım kapıda
Bir gün bayram olacak, o yerde, o yapıda
Sen bir güneş gibisin, doğdun parlayacaksın
Dünya senin deryandır, yüz dur artık o suda

Dedeni hatırlarsın, zaman gelir elbette
O zaman beni düşün artık ilalebette
Sen yaşa bu dünyada, ömrün pek uzun olsun
Ben senin sevgin ile giderim ahirete.


ONUR 2

Sarı bir gül açmış benim bağımda
Allah’ın lütfüdür bana verdiği
Bir güzellik doğmuş bu son çağımda
Bir yaşlanmış dede, onun gördüğü

Canı pek sıcacık, ruhu tertemiz
Bana dünyalardan daha kıymetli
Severiz, okşarız bütün hepimiz
O altın kafalı ve çok hürmetli

Tatlı çocukluğu yaşıyor şimdi
Bir rüyalar aleminin içinde
O gece rüyamda gördüğüm kimdi?
Bilmem hangi günün, ayın kaçında

Kızınca dudağın büküp ağlama
O halinle yüreğimi yakarsın
Dedene pek fazla gönül bağlama
Bir gün kayıplara gider bakarsın
Seni bir gün göremezsen deliyim
Zaman geçmez olur, gün gelmez olur
İsterim ki koşup sana geleyim
Gözlerim arayıp hep seni bulur

Yavrum gül ki yanakların allansın
Aydınlık günlere var yavrucuğum
Gönlün rahat olsun, ağzın ballansın
Allah sana fırsat versin çocuğum.


YAVRUM

Sular durulur mu bahar ayında?
Karlı dağdan gelen seller bellidir
Ok beklemez cengaverin yayında
Vızıldayıp giden oklar delidir

Gönlümü düşünen hasretin yakar
Kafamda bin türlü hayal dolaşır
Ruhumun hüznüne gözlerim bakar
Kalbimde küçücük bir yavru yaşar

Niye sular durulmadı hayatta?
Hep bulanık aktı, her yer toz oldu
Bazen boz bulanık tipiydi hatta
Sandım güneş açıp dünyam yaz oldu

Bir hasretlik var ki içimde benim
Ruhum şehla, şehla hicranla dolu
Kalbim çırpınıyor, acıyor tenim
Boynumu sıkıyor hasretin kolu

Yavru ayrılalı yuvamdan beri
Yanıyorum hasretiyle yavrumun
Bir gün olur mu ki gelseydi geri
Yanacaktır o gün mumu ruhumun.


YANLIZLIK

Yalnız kaldım kulaklarım çınlıyor
Bu halimi bilmem kimler anlıyor
Sesimi odada duvar dinliyor
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım

Çoluk çocuk gitti, ben yalnız kaldım
Masaya oturdum hülyaya daldım
Huzurumu verip ben hüzün aldım
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım
Handan uzaklarda ve Almanya da
Ya ben oraya gitsem, o gelse ya da
Başka kimim kaldı benim dünyada?
Ne zor imiş bu ayrılık Allahım

Evde yalnız saatlerin sesi var
Bu dünyada bu garibin nesi var?
Ne bir güzel günü, ne neşesi var
Ne zor imiş bu yalnızlık Allahım


OLA YOKSA BEN Mİ ÖLDÜM?

Hayalim ki hakikatler
Ola yoksa ben mi öldüm?
Herkes bunu benden saklar
Ola yoksa ben mi öldüm?

Çoğu nedir, azı nedir?
Anlımdaki yazı nedir?
Ömrümdeki kazı nedir?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Dağlar yine bezendi mi?
Kollar yana uzandı mı?
Ruhum günah kazandı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Gökyüzünde yakut mudur?
Üstümdeki kaput mudur?
Yanımdaki tabut mudur?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Bir rüyada yatıyorum
Yavaş, yavaş batıyorum
Rüya, hayal katıyorum
Ola yoksa ben mi öldüm?

Hava birden karardı mı?
Rengim, benzim sarardı mı?
Ölüm bana yaradı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Akan sular çağladı mı?
Kefene ip bağlandı mı?
Bana kimse ağladı mı?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Güneş şu dağlardan aştı
Biliyordum dünya boştu
Gençliğim pek çabuk geçti
Ola yoksa ben mi öldüm?

El kolumu ayırdız mı?
Aç gönlümü doyurduz mu?
Sevdiğime duyurduz mu?
Ola yoksa ben mi öldüm?

Hem ağlamış hem gülmüşüm
Öleceğimi bilmişim
Anlaşıldı ben ölmüşüm
Ola evet ölen benim.


FARO

Kafasına külah giydi, o da onun tacı oldu
Bilir misiniz arkadaşlar bizim Faro neci oldu?
Hayat boyu kumar oynar, çıkmadı hiç kahvelerden
Neticede Hac’a gidip kumarcı bir hacı oldu.

Fahrettin kahvede olmuş bir aza
Asla kulak vermez söze, ikaza
Vaktin geldiğini sezdiği zaman
Oyunu bırakır koşar namaza

Çok defa yutuldu, çok defa yuttu
Çok defalar yanlış kağıtlar attı
Öyle kaptırdı ki gönlü kağıda
Bütün ahbabını dostu unuttu

Biz de oynuyorduk bir zaman kumar
İnsan kazanacak zanneder oynar
Kaybedince kuru masaya bakıp
Ensesine iner güçlü bir şamar

Sucettin’i, Sacettin’i, Ensar’ı
Geçerdik masaya rengimiz sarı
Eğer bir de içki içiyor isek
Geç vakitte kaçırırdık ayarı

O zaman gençliğin baharı vardı
Sıcacık kanımız bizi sarardı
Ne zamanki yaşlar tekamül etti
Şu gönlümün beyaz gülü karardı.



D U A

Ulu Tanrım geçmiş olsun bin dokuz yüz doksan altı
Affet bizim geçen sene yediğimiz bunca haltı
Ulu Tanrım hiç durmasın böyle giden gidişimiz
Kurdelesiz, tuvaletsiz tamam olsun her işimiz

Ulu Tanrım nolur bizi Kerem gibi sakın yakma
Tekin bunu inkar eder, sen onun sözüne bakma
Bacanağım Durbaba’ya “sarhoş Durbaba” demedim
Geçen sene her hangi gün hiçbir haltı ben yemedim

Bazı şeyleri istemeden demişizdir, demişizdir
Geçen sene bazı haltlar yemişizdir, yemişizdir
Çünkü biz de on iki ay uzun boylu yaşamışız
“Bu da suç mu” demeyin ha, rüzgara karşı işemişiz

Ulu Tanrım sen kazandır doksan yedi yarışını
Bu yıl bana nasip eyle yeşil gözlü sarışını
Doksan yedi ahvalini bu yıl gene ben yazayım
Biraz para nasip eyle ecnebi yerler gezeyim

Halbuki bu yıl içinde ben epey boşalıp doldum
Kızıyorsun bana herhal, ben biraz fazlaca oldum
Fakat adi düzenbazlar nice dağlar aşıyorlar
Domuz gibi yiyip, içip, tuluk gibi şişiyorlar

Ulu Tanrım kutlu olsun hükümetin kabinesi
Şaşkın kulun Agop gibi demeyelim “kabu nesi”
Ulu Tanrım zengin etme dünkü cebi delikleri
Gırtlağına düğüm olsun otomobil lastikleri

Ulu Tanrım bu yıl artık tamam olsun ayarımız
Muz yerine beş yüz bine satılmasın hıyarımız
Ulu Tanrım biraz akıl biraz insaf et hediye
Fakir kulun ah etmesin ekmek üzüm diye diye

Kaptan başı fırtınada pusulayı şaşırmasın
Cebekoylar gemisini dalgalardan aşırmasın
Kurulmasın üç günde bir defnelerle süslü taklar
Gümrüklerden geçmez olsun kadillaklar, madillaklar

Sen kaçırma ağzımızın ne tadını ne tuzunu
Bundan sonra iş başında görmeyelim en uzunu
Ulu Tanrım sen düşürme yolumuzu virajlara
Göz yaşından su verdirme kurduğumuz barajlara




Ulu Tanrım kutlu olsun bir dokuz yüz doksan yedi
Bin dokuz yüz doksan beşte bizi vurdun kim ne dedi?
O yıl bizim devrimizi döne, döne sen döndürdün
Üç büyük evi yıkıp, üç büyük ocak söndürdün

Ulu Tanrım bizi doyur bol ekmekle ve de aşla
Bir çok hatalar işledik, sen büyüksün gel bağışla
Ulu Tanrım çocukların ömürleri uzun olsun
Bütün yıllar hayatları zevk ile neşeyle dolsun.


BÜTÜN ÖMRÜM BÖYLE GEÇTİ

Harap oldu bütün işler
Hayalle geçti hep kışlar
Her gün hayat yeni başlar
Bütün ömrüm böyle geçti

Gönlü Pazar eylemedim
Rüya gördüm söylemedim
Ne yaptım ne eylemedim
Bütün ömrüm böyle geçti

Falımı falcılar bildi
Karanlıklar bana güldü
Hayalim, idealim öldü
Bütün ömrüm böyle geçti

Kuşlar gibi uçamadım
Kaderimden kaçamadım
Gönlü yare açamadım
Bütün ömrüm böyle geçti

Bu sırrı ben bilemedim
Hep sızladım gülemedim
Vadem yetip ölemedim
Bütün ömrüm böyle geçti

Hayret ettim şu rüyaya
Niçin geldim bu dünyaya
Herkes atlı ben mi yaya?
Bütün ömrüm böyle geçti

Hayatın ağını kendim örmedim
Yaşantımda bir tatlı gün görmedim
Neden böyle olduğunu bilmedim
Bütün ömrüm böyle geçti



Kaderin kem işlerine direndim
Ömür boyu herkeslere imrendim
Bu dünyaya gelmedim ki ben kendim
Bütün ömrüm böyle geçti


Ü Z Ü M

Bu şanssız ayrılık canıma yetti
Başımdan aşıyor kederim Üzüm
Demek ki yazılmış böyle bir kaza
Bunu da gösterdi kaderim Üzüm

Bağlanmıştım bütün gönlümle sana
Böyle bir acıyı tattırdın bana
Sen öldükten sonra ben yana, yana
Ağlayıp gözyaşı dökerim Üzüm

Seni değişmezdim güneşe, aya
Perişan olmuştum gün saya, saya
Keşke gitmeseydim ben İsparta’ya
Kederim bundandır, çekerim Üzüm

Seni kovalayan köpektir, ittir
Onların sırtları sirkedir, bittir
Bu ihmaldir, belki bana aittir
Yanarım, kederim bundandır Üzüm

Fuat’a söyledim seni görmedi
Ne haldeyim diye dahi sormadı
Baş sağlığı olsun bile vermedi
Sorarım onlara bir gün ben Üzüm

Ergin, mesajıma cevap gelmedi
Ne söyleyeceğini belki bilmedi
Tabi onun hiç kedisi ölmedi
Ateş düşen yeri yakıyor Azam

Ölümde bilgim çok,.gene de kısa
Sen girdin toprağa ben girdim yasa
Haklı, haksız hatırını kırdımsa
Affet günahımı “beşerim” Üzüm


BİZİM ADAMLAR

Söyleyin hemşerim bu nasıl bir iş?
Hem şöför mahli hem elli kuruş
Biraz gülümseme, azcık yan duruş
Çekildi resimi Şaho gadanın
Beyler Kars’ta tutmuş büyük bir oda
Şimdi şoşda gezir burnu havada
Ya hülyaya dalmış, düşünür ya da
Baksana sözleri iri adamın

Kolay mı okumak Kars lisesinde?
Bir mağrurluk var ki onun sesinde
Fakat birileri var ensesinde
Baksana gözleri diri adamın

Sonra beyler Ankara’ya geldiler
İyi, kötü birer iş de buldular
Sormayın pek kabadayı oldular
Baksana şişiyor biri adamın

Ulan nasıl eydi eski Şaholar
Eski Sucettinler, eski Mağolar
Eski Sacettinler, eski Muğolar
Baksana damlıyor kiri adamın

Ne yapsınlar ahbabları dostları
Nasıl olsa kurtardılar postları
Yüzünden pahalı oldu astarı
Baksana oteller yeri adamın

Ya bizim Cengizler, ya Fahrettinler
Ne selam verirler, ne söz dinlerler
Ne bizim Yılmazlar, ne Nurettinler
Demek ki kafası geri adamın

İyisi olur mu hiçbir yaranın?
İçine tükürim böyle paranın
Önüne geçilmez bizim Karanın
Söyletiyor demek varı adamın

Sonbahar mı gelmiş, yüzüm sapsarı
Çok severdim bir zamanlar Ensarı
O da geri tepti, nedir esrarı?
Yokmuş benim gibi yarı adamın

Buldular ben gibi gönlü sakini
Eyki kaybetmedim dostum Tekini
Bazıları kışın giye bikini
Üstü giynik olsa bari adamın

Kulağı kesilmiş ala dananın
Aklı var mı bu hallere yananın?
Suratı tökülsün ala Şenonun
Yanmaktan kızarmış narı adamın

YİNE BEN Kİ BEN

Ben bu hayat defterini her dem açarım
Hasta olsam sağ olsam da yine içerim
Niye bana “içme” diyip bayrak açtınız?
Sonra kızar ben de size bayrak açarım

Gezmek istiyor gönlüm Çin’i, Maçini
İçmek istiyor gönlüm votkayı, cini
Başka türlü çekilmiyor bu dünyanın gamı
Ya şeytanı taşlayacaksın, ya öldüreceksin cini

Şimdi ormanda bulunsan, nedecem sakiyi
Keserim karpuzu, doğrarım peyniri, açarım rakıyı
Hele bir de arkadaşım Tekin olursa yanımda
Sen o zaman seyret nükteyi, zevki, şakayı

Evde oturup ben böyle kuruyorum hayali
Canım da boğazımda, hiç beğenmiyorum bu hali
Başkaca da çarem yok, ayaklarım ağrıyor
Gidip bir yerlerde içmekse pek pahalı

Bu yıl köye gidip de bir tırpan biçemedim
Şansımla yarış yaptım bir türlü geçemedim
Öyle niyetliydim, öyle azimliydim ki
Selim’de Tekin’le bir içki içemedim

Gerçi o pek düşkün değildir dem’e
Ama fırsat vermez haksıza, kem’e
Benim hatırımı hiç kırmaz amma
Tekin bu yıl artık beni bekleme

Hani demişler ki “düştü bahçelere ayaz “
Hani demişler ki “belki gelemem ben bu yaz”
İşte sen de bana hakkını helal et
Belki giyerim bembeyaz

Belki de günümüz, vademiz doldu
İçki içmeyeli bir hayli oldu
Ne yapim doktorlar yasak eyledi
Böyle yapmak ile ey halt söyledi

Demedim mi alma mazlum ahını
İçerim ben içkilerin şahını
Senin tavsiyeni dinleyen kim ki?
Ben seviyim yüzünün güzel mahını




Kollastrol,şeker, kalp, tansiyon
Sanki ben olmuşum yarım porsiyon
Seni dinlemiyor ey doktor hanım
Getir bir büyük rakı, et iki porsiyon

Sendeki bu niyet ne biçim niyet?
Bir de verdin bana acı bir diyet
Sanma ki tutacağım senin sözünü
Sana göre yazayım ben bir vasiyet

Tutmam ben sözünü, haşadan haşa
Şuradan öteki yol Kasımpaşa
Sanma talaşıma benim bu dünya
Lütfen su katmayın pişmiş aşıma

Ola Tekin haydi çayırı biçek
Ola getir şu rakıyı doyunca içek
Doktorun görerek ödü patlasın
Kuyudan bir kova ben için su çek

Hani bana dedin ya “içmesen gada”
Bak içiyorum işte gör, avonya da
Seni dinler mi ki bu bezgin adam?
Ya bir büyük rakı, cin olur ya da


BİZİM KÖYÜN HALİ

Bizim yemeklerin başı haşıldır
Çorbaların çorbası bozaşıdır
En cilalı taşsa gırca taşıdır
Vurunca kafayı yarar mübarek

Bizim harmanlarda gırca doludur
Gırcanın menba-ı gavluk yoludur
Gavluk bizim köyün diğer koludur
Koşunca insanı yorar mübarek

Yaylamızda çok olurdu sinekler
Sonunda onu da yedi inekler
Koşu atlarından çoktu binekler
Sürünce yolları sarar mübarek

Değirmenler köyde iki adetti
İkisi de sanki bir saadetti
Onların bokunu da köylümüz yedi
Yedikçe pek tatlı tadar mübarek



KARAHAMZA’NIN GENÇLERİ

Gırca taşı bizim köyün taşıydı
Bozaş en birinci gelen aşıydı
En keskin it Ensar’ın karabaşıydı
Bazen kör olurdu bazen şaşıydı

Meğo’nun yağızı pek küheylandı
Şaho’nun sevdiği ona huylandı
Berber Celal bir afetle haylandı
O gitti de kalanları pek yandı

Lelle’nin Şeno’su pek cafcaflıydı
Gıyas’ın Seddar’ı çift bıçaklıydı
Güneş’in Fezi’si ağzı boğluydu
Temel’in Mehmet’i sanki tokluydu

Faro sanki değirmenin taşıydı
Şikayet ettiği kendi başıydı
Sevip okşadığı alabaşıydı
Ayakları siyah, siyah kaşlışdı

Tuğay tepmeleri çalar satardı
Çoğu zaman holliğinde yatardı
Sattığı şeylere toprak katardı
Çok kar eder daha sonra batardı

Mışkır Sefo’nun da kafası keldi
Ülker ise köyde biraz güzeldi
Bizim ala Şeno okuldan geldi
İsiko’nun yanık sesi arşı delerdi


KAHİRLİYİM

Kahirliyim gene bu gün neler geçmiyor içten
Yaşadığım yıllarda ne geçmedi ki baştan
Korkmadım o günlerde yağmurdan, kardan, kıştan
Hepsi bir mazi olup silindiler bir baştan

Bunun delili basit, dün aramızdan biri
Yatıyordu yatakta, sapasağlam dipdiri
Şimdi ise o artık o dünyada bir peri
Artık gitti faniden, bir daha gelmez geri

Bütün emekler böyle hepsi boşa çıkıyor
“Yeter artık bu dünya” diyip ondan bıkıyor
Kendi gidiyor amma kalanları yakıyor
Sanki dönecek diye gözler yola bakıyor

Halbuki nerde artık, dönmesi mümkün değil
Bu dünyada iyilik yap ahirette pek sevil
İşte o gün gelince tutuluyor şeyda dil
O zaman bu dünyanın nasıl olduğunu bil


NE GÜZELDİ KARAHAMZA

Bizim köyün çayırları
Ne hoştur ki bayırları
Kızlarının “hayır” ları
Ne güzeldi Karahamza

Tekin’i var Şina’sı var
Babası var, anası var
Pıçı gibi danası var
Ne güzeldi Karahamza

Değirmenin olukları
Şişen büyük culukları
Kara, kara tulukları
Ne güzeldi Karahamza

Köyümüzün destanları
Kızlarının mestanları
Ya Lazların bostanları
Ne güzeldi Karahamza

Ormanı vardı aldılar
Yaylasını da çaldılar
Şimdi yaylasız kaldılar
Ne güzeldi Karahamza

Kırlarında çiçek açar
Bin bir türlü koku saçar
Atları pek yaman kaçar
Ne güzeldi Karahamza

Her evde büyük bir sini
Müslüman dır, tamdır dini
Sacettin’i, Sucettin’i
Ne güzeldi Karahamza

Yemliklerle kımıları
Mezarlık ve camileri
Boyunduruk Samileri
Ne güzeldi Karahamza

Şoşda gezen okullular
Tenhalara sokulurlar
Kızları orda bulurlar
Ne güzeldi Karahamza

Köyümüz işte böyleydi
Hasretlik bizi söyletti
Özlemek perişan etti
Ne güzeldi Karahamza


İÇİM YANİR

İçimde bir ateş yanir
Günden güne alevlenir
Hasretin kalbimi delir
Gel etme sevgilim etme

Bu koru ben söndüremem
Sönmüş küle döndüremem
Halim yare bildiremem
Gel etme sevgilim etme

Alevlendir yanar dağım
Çabuk geçti gençlik çağım
Yürekte eridi yağım
Gel etme sevgilim etme

Bu ateşten ne umulmaz?
Söndürecek su bulunmaz
Böyle rahat da ölünmez
Gel etme sevgilim etme


SEN YOKSUN ORADA BOYNUM BÜKÜKTÜR

Gelip acı ney’i çaldırmaz mıyım?
Bardağı rakıyla doldurmaz mıyım?
İçip sağa sola saldırmaz mıyım?
O köyü ayağa kaldırmaz mıyım?
Sen yoksun orada boynum büküktür

Otururum sefilce mezarının başına
Sen bakma gözlerimin kanlı yaşına
Ben de geldim artık ölüm yaşına
Ne yazdırdın acep mezar taşına?
Sen yoksun orada boynum büküktür

Bir elimde kadeh, dilimde de şiir
Hem söyler hem içer ağlarım
Şiirleri söyler coşar çağlarım
Yıkıldı benim en yüksek dağlarım
Sen yoksun orada boynum büküktür

Harap ve perişan bir halde oldum
Nazik güller gibi sararıp soldum
Ben de zaten şimdi belamı buldum
Sanki ben de ölüp yanına geldim
Sen yoksun orada boynum büküktür


GEÇEN GÜNLER

Beynimin matkabı olayları delemiyor
Geçip giden şu günler artık geri gelemiyor
Bahtım öyle kararda ki ne yapsam gülemiyor
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

O gençlik yılları öyle hızlı geçip gitti ki
Anlayamadım nasıl oldu, o günler nasıl bitti ki?
Yaşlılık boyunduruk vurup öyle kündeden attı ki
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Ruhumda bir karanlık perde açıldı bu yıl
Öyle bıkkınım ki, uyuyorum sanki, bari sen ayıl
Bu hayat bu hallere oldu mu böyle mayıl?
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Geriye bakınca eski günleri hüzünle anarım
Her andıkça ah eder ciğerimden yanarım
Kendimi kandırmaya çalışır, sonra kanarım
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Ah o yıllar, ah o insanlar şimdi nerede?
Gezerdik çayırlarda ve yıkanırdı derede
Şimdi geçti o yıllar, bizler kaldık burada
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Baktıkça geriye hüzün kaplar içimi
Kalmadı endamımın o güzel bak biçimi
Karlar kapladı ki bembeyaz etti saçımı
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Gülmeyi unuttum, hüzünle arkadaşım
Bilmem ki daha neler görecek şu garip başım
Altmışı aştı, uzayıp gidiyor doluyor artık yaşım
Geçip giden o günler artık geri gelemiyor

Sular o zamanlar duru akardı
İnsanlar birbirine şefkatle bakardı
Gençlik heybetlenir dağlar yokardı
Geçen o günler artık geri gelemiyor

Düşündükçe özlüyorum geçen o eski yılları
Ağaçları, yaprakları, her tarafa saçılmış dalları
Harmanları, kotanları, çayırları, tarlaları, kolları
Geçen o günler artık geri gelemiyor

Gülen gülsün, ben ağlarım giden o gençliğe
Artık veda ettim kuvvetime, kudretime ve dinçliğime
Kani oldum, inandım ve ağladım şu hiçliğime
Geçen o günler artık geri gelemiyor


AH BU SESLER BU SESLER

Sular, kuşlar, bu sesler
Cennetten köşe her yer
Ah bu sesler bu sesler
Şu gönlüm hasret besler

Tatlı, tatlı gülüşler
Arayıp da buluşlar
Fenaya döndü işler
Ah bu sesler bu sesler

Kulaklarım hep seste
Çek küreği aheste
Nerden çıktı bu beste?
Ah bu sesler bu sesler

Günlerim azalıyor
Defterim yazılıyor
Mezarım kazılıyor
Ah bu sesler bu sesler

Karardıkça karardım
Hep ben seni aradım
Yaprak gibi sarardım
Ah bu sesler bu sesler








ŞU AĞIRLIK ÜSTÜMDEN KALKIVERSE NE OLUR

Kuş gibi hafiflesem, uçsam gitsem göklere
Rüzgar gibi essem de siniversen büklere
Bir kurt olsam karlarda bürünsem ben kürklere
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Kelebek pek hafiftir ama ömrü az olur
Cırcır böceklerinin çaldıkları saz olur
Bir gün bu kışlar biter bakarsın ki yaz olur
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Bülbüller bahçelerde yanık, yanık ötseler
Çiçekler onlar için nazlı, nazlı tütseler
Kardelenler olmadık kayalarda bitseler
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Kuzular koyunlara koşarlar meleyerek
Kızlar ekmek yaparlar unları eleyerek
Yaşlılar da yürürler şöyle sendeleyerek
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Şırıl, şırıl akan şu sularda balık olsam
Ya hiçbir şey bilmesem veyahut alık olsam
Bütün güzel kızlara gidip babalık olsam
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur

Açsa çiçekler açsa, mezarımın üstünde
Ne çıktı, ne anladın sanki bana kütsünde?
Bir güneş doğsa keşki şu güzelin üstünde
Şu ağırlık üstümden kalkıverse ne olur.


UNUTMAM

Yazacaksan yaz artık gönlüme şu yazıyı
Nasıl dersin ki bana “unut artık maziyi?”
O mazi benim mazim, hayatım içindedir
Sen bilmezsin içimde derinleşen sızıyı

Sular akardı durgun, yüzü sanki berrak cam
Balık tutardı suda oltalarıyla amcam
Saatlerce beklerdi balığın gelmesini
Bir vuruşta iğnenin ağzını delmesini

Çayırların içinden giderdik büyük çaya
Sular yükseliyordu ayaklardan paçaya
Bazen gömleğimi ben koluma doluyordum
Balıkları tutunca çok mutlu oluyordum.

ŞU DOĞUDAN BİR YEL ESTİ

Şu doğudan bir yel esti
Yine kırdı dallarımı
Felek bileğimi büktü
Çok acıttı kollarımı

Saç sakalım beyazlaştı
Benim de feleğim şaştı
Darıldın mı bana dostum?
Ne ayırdın yollarını?

Bu dünyada beni yaktın
Yaşamaktan bile bıktım
Nefret zirvesine çıktım
Sen bilmedin hallerimi

Eğildim doğrulamadım
Aradım da bulamadım
Ne söyledim bilemedim
Doğrultamam bellerimi

Hayallerim boşa çıktı
Nehrim Ummanlara aktı
Güneş beni fena yaktı
Boş bıraktın ellerimi


NEYDİ O YILLIR

Neydi gülüm ah o yıllar?
Hep açıktı bize yollar
İstediğim her gün, her an
Sarıyordu beni kollar

Yıllar geçti devrim döndü
Yanan hayallerim söndü
Çok hızlı hareket eden enerjim
Bu gün artık tükendi ve dindi

Hayıflanıyorm geçen günlere
Gitmek istiyorum ben yine o anlara
Hep bakıyorum geriye dönüp
Geçip gitmiş olan güzel dünlere

Hayallerim vardı gerçek olmadı
O hasret ruhuma girip dolmadı
Neler oldu, hayatımda ne geçti?
Bunu ben de dahil kimse bilmedi

Uzun yıllar geçmiş anlayamadım
Hayatın ritmini dinleyemedim
Bir hayat meyvesi vardı önümde
Ne yazık meyveyi ben yiyemedim


YANLIZLIĞIMI AL

Yalnız yatıyorum, hayalimdir arkadaş
Yatakta iki yastık, içindeyse tek bir baş
Bunu böyle yaparak beni yalnız bırakan
Yılların büyüttüğü ilerleyen hain yaş

Yatağım ısınmıyor soğuk kış gecesinde
Bu hal bu yaşlıların elbet var nicesinde
Sanki yükseğe çıkmış oradan bakıyorum
Yalınız yatıyorum dağların yücesinde

Yalnızlık sana mahsus, diyorlar ki Rabbim yar
Şu yalnızlık yarasını himmet eyle de bir sor
Sana yalnız dense de sen yalnız değilsin ki
Sayılmayacak kadar güzel meleklerin var

Yüce, yüce dağlardan dolu, dolu kar versen
Şu dünya mallarından biraz fazla kar versen
Şöyle mavi bakışlı sarışın bir dilberi
Halime acıyıp da tutup bana yar versen

Çölden vadiye düşüp susuzluğum gidersem
Yatağımda güzel bir dilber ile yatarsam
Artık ölüm olsa da insanın hayatında
Ne tasa edilir Rabbim, artık ne de gam.


TEKİN’E SESLENİŞ

Doluya doldururum almaz
Boşa doldururum dolmaz
Sen İzmir’e tedaviye gidersin
Ankara’da benim haberim olmaz

Kim haber verecek ki? Önemseyen ki?
Sen istersen kendini yırt, benimseyen kim?
İstediğin kadar sen arzula yakınlarını
Şöyle bir baksana! Seni isteyen kim?

Küsme hiç kimseye, asla darılma
Kuru yaprak gibi yere sarılma
Boşa gider emeklerin arkadaş
Terleyip de koşa, koşa yorulma
SEN BENİM GÖZÜMDÜN

Sen benim gözümdün gözüm ağıydın
Gönlümün sultanı kalbim yağıydın
Büyük yanardağım, Venüs dağıydın
Neden söndün? Küllerin de soğumuş

Her tarafa koku saçan bir güldün
Gül dalında şakıyan şen bülbüldün
Yıllar geçti şimdi böyle mi oldun?
Soldun ey güzelim, ne çabuk soldun

Bu yollar ben ne desem yeridir
Karanlıklar ışıklardan beridir
Bir kızgın güneş ki karı eritir
Nasıl kavi idin, nasıl eridin?

Bu dünyanın kaidesi böyledir
Kader insanları böyle söyletir
Güzelce yaşamak bilmem neyledir
Hızlı yaşayıp da soldun güzelim


FARKINA VARAMADIK

İndik “yüz” ün “on” una artık
Geçilmez kaderin önüne artık
Geldik ömrümüzün sonuna artık
Geldi geçti ömür farkına varamadık

O kadar yıl geçti anlayamadık
Bir tatlı laf, bir güzel söz dinleyemedik
En sonunda bizi bekliyor hiçlik
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Konan uçtu, gelen göçtü bu yerden
Hepsi sürgün oldu sanki diyardan
Bozuldu hayatlar düştü ayardan
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Lale kimin, bülbül kimin, gül kimin?
Yeşil kimin, mavi kimin, al kimin?
Şu güzelin başındaki şal kimin?
Geldi geçti ömür farkına varamadık

Yaş ilerledikçe gönül yoruldu
Fakat gene bir güzele vuruldu
Kimden öğrenildi, kime soruldu
Geldi geçti ömür farkına varamadık.

Ş E H İ R

Dişleri kuvvetli sarhoş geceler
Geceler, geceler, beyni sulanmış
Fikirde zehirle zifir geceler
Geceler zavallı , kana bulanmış

Gürültü, gürültü, şehir bu mudur?
Biraz sis ve zillet, zan pençe, pençe
Sevgi mi, saygı mı, bir korku mudur?
İrisleri oyan zalim geceler

Şehir kâbus dolu, kaybolan mahzen
Şehir damdan fanus, kurak akvaryum
Bazen neşe dolu, ıstırap bazen
Bu akan güruhta bir ben mi yokum?

Afişler, afişler, renk, renk tezatlar
Adını koymalı, koymalı bunun
Kadın mı bu mahluk? Haraç-mezatlar
Ya sincap yahut da kafeste maymun

Kendir asılı kafatasında
Bir medeni levha, gönül apacı
Çıngırak sesleri haz tavasında
Şifa niyetine çekiyor sancı

Saatte zemberek altın oymalı
Bu sokak başında dilenen de kim?
Sevgiler hep masal, çehre riyalı
Niçin bu caddede yalnızım, tekim?

Gelip geçenlere durup soran yok
Nedir bu izdiham, bu telaşınız?
Asırlar karamsar, saniyeler şok
Niçin ağrı çeker hala başınız?

Yaldızlı, kokartlı, sırmalı, simli
Gözlükler aynalı, son çerçeveler
Bir hayalet gezer “moda” isimli
Şarkılar beyinde neler geveler?

Kıvrılan caddeler düz olun artık
Siz ey apartmanlar bize yaklaşın
Gözlerimiz mahmur, dilimiz sarkık
Yeter ey uykular siz berraklaşın




DİNLEYİN DOSTLAR

Zamanın tavanı delindi birden
Sanki daha dünmüş, doğmuşum bebek
Mağrur değil başım, uzak kibirden
Hala mini, mini zarif kelebek

Ne zaman geçip de aynaya baksam
Kırlaşmış saçıma takılır gözüm
Kalbim on beşinde ona bakarsan
Belki de daha genç kalbimden özüm

Boşa geçirmedim geçen yılları
Hiç pişman değilim sevdiklerime
Ter mi döndü acep zaman duvarı?
Bir kötü doğayı benim yerime

Ne kine eğildim, ne hainliğe
Nezaket, fazilet ölçü biline
Ne şöhrete yandım, ne zenginliğe
Elimi uzattım dostça gülene

Sevgiyi taç yaptım ufuk’u hedef
Dünya bir deneme yeridir fani
Ördüm güzelliği ben gergef, gergef
Ayıplar fecaat, çirkinlik cani

Süzüldüm, süzüldüm, bir mum alevi
Kapanıp secdeye şükür eyledim
Kaldırdım fırlattım birden gövdemi
Kendi öz nefsimde hazmedip yedim

Yazdım şiirini güzelliklerin
Cennet bahçesinde renkarenk çiçek
Ruhumu saran şu ilahi derin
Muamma gölünde hakiki ölçek


AYNALAR

Kaldırın aynaları, seyretmeyin boşuna
Geçen yıllarınızı kuru bir iskelete
Yaşanan bu hayatta eğer varsa bir mana
Sıfırdan sonsuza dek her şey iyi niyette

Akıyor perde, perde zaman titreşimleri
Aranıyor hakikat çok zaman kemiyette
Bu yol öyle ince ki, ufuk merdivenleri
Sadece bir çehre var karanlık silüette

Bazen bir garip duygu aralıyor çemberi
Her şey yerli yerinde, kainat afiyette
Bir huzur pınarında çarpıyor yürekleri
Vicdan, zevk, aşk, hepside istenen safiyette

Öyle bir intizam ki, kurtla kuzu yan yana
Kötülükler, azaplar sanki muafiyette
İçiliyor bir hayat iksiri kana, kana
Her şey samimiyette, her şey samimiyette

Ufuklar senin olsun ey faniler dünyası
Ne varsa aşka dair gönderin fazilette
Kahrolsun sahte çehre ve çehrenin aynası
Aşkım ebediyette, aşkım ebediyette


KAFİLE

Yollar mı dolaşık, zaman mı kısa?
Gece niçin mağrur böyle kim bilir?
Gönüllerde käbus pusu kurmasa
Beyinlerde azap çekme fikir

Ay ışığı dilsiz, karanlık sağır
Göz niçin perdeli, kalp niçin kırık?
Bir yük omuzlarda ağır mı ağır
Niçin dinmez sağnak, sağnak göz yaşı?

Geceler upuzun, şafakta bir naz
Daracık, daracık yollarda çile
Ruhu aşkla doldur ey mukaddes haz
Gönüller fatihi aziz kafile.


PASLANMIŞIM

Anlamadım, bilemedim bu bir şaka mı?
Kahpe şansım artık bırak yakamı
Bu dünyadan Ulu Tanrım kes nafakamı
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde

Talihim her zaman tersten dönüyor
Gökteki yıldızım, ay’ın sönüyor
Kalbimde büyük bir ateş yanıyor
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde

Yalnızım bir büyük kalabalıkta
Kalmışım dünyada ben aralıkta
Aynada şu yüze iyice bak ta
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde
Gözlerim yaşımı bana söylüyor
Vücudum onlarla kader eyliyor
Kafamın içinde beynim neyliyor?
Yaşlanmışım, paslanmışım duvar dibinde


SEVGİLİM GÖZLERİNDE

Sevgilim gözlerinde bu gün bir mahmurluk var
Neden böyle bakıyor gözlerin mahmur, mahmur?
Yoksa bana darılıp isyan mı ediyorsun?
Öyleyse kollarını sıkıca boynuma sar

Bir hayaldir karşımda, mahmurca duruyorsun
Gönünün ışığıyla beynime vuruyorsun
Bana kızdığın halde bir şey söylemiyorsun
Aslında sen içinden taşıp kuduruyorsun

Yapma ne olur canım, bana kızma sevgilim
Senden başka var mı ki benim bir başka gülüm?
Sen nereye gidersen ben oraya gelirim
Ancak ayırabilir ikimizi bir ölüm

Saçlarını ne kadar muntazam taramışsın
Sen de belki ben gibi kendini aramışsın
“Kime yaradım” diye düşünüp durma sakın
Sen kimselere değil yalnız bana yaradın


UYUR MIŞIL,MIŞIL BİZİM KÖYÜMÜZ

Kuşlar, yuvanıza sessiz çekilin
Dalgalar yavaştan yatın bükülün
Başını yaslamış göksüne gülün
Uyur mışıl, mışıl bizim köyümüz

Bülbüller mest olmuş koynunda gülün
Güzel kızlar siz de oynaşın gülün
Yıldızlar, göklerden suya dökülün
Yansın ışıl, ışıl bizim köyümüz

Rüzgarlar koşuşun yanıma gelin
Yüzümü okşayın, gözümü silin
Konuşur her akşam konuşur dilin
Söyler hışıl, hışıl bizim köyümüz





İŞTE OYUM

Söyle sevgili dostum, söyle nideyim?
Başka bir dünya yok nerye gideyim?
Gücüm de kalmadı ben biçareyim
Ne bir ilacım var ne de çareyim
Akan boz bulanık ben bir dereyim
Sevdiğim diyara nasıl varayım?
Şansı olmayan bir bahtı karayım
O sevgili dostu nerde arayım?
Yarim gurbet ilde nasıl sarayım?
Sineye çökmüş bir ummaz yarayım
Altın taraklarla saçın tarayım
Pejmurda, pejmurda ve mudarayım
Kendini kaybetmiş bir Durbaba’yım


TALAN OLDU

Talan oldu, talan oldu
Yaşadığım yalan oldu
Benden başka kalan oldu
Saçlarını yolan oldu
Bu sırları bilen oldu
Yaşantıma gülen oldu
Belki bir unuttuk amma
Bir çok eş, dost ölen oldu
Hasret ile beklerken biz
Memleketten gelen oldu
Hicran ile ağlar iken
Gözyaşlarım silen oldu
Issız bu dünyamız derken
Her cepheden dolan oldu
Pembe yanakların çoğu
Renk vererek solan oldu
Ve biz böyle konuşurken
Ummanlara dalan oldu


SABAH OLDU NERDESİN?

Gece bitti, güneş doğdu nerdesin?
Yolun uzun, halin yaman, uzak yerdesin
Gel yanıma boş ver, kim ne derse desin
Söyle canım sabah oldu sen nerdesin?

Akşam oldu yine karanlık bastı
Güneş tepelerden süzülüp aştı
Artık şu sabrım da kabarıp taştı
Söyle canım sabah oldu sen nedesin?
Sabahı beklemek o kadar zor ki
Bülbül bana bakıp şöyle diyor ki
Bekleme yolunu, o gelmiyor ki
Söyle canım sabah oldu sen nerdesin?


SOYUYORLAR

Bir soğan soyuyorlar
Yaşarıyor gözler
Bir hazine soyuyorlar
Aldırmıyor öküzler

Bir kadın soyuyorlar
İniyor hep etekler
Bir banka soyuyorlar
Önemsemiyor köpekler

Bir hıyar soyuyorlar
Sulanıyor dayılar
Bir kurum soyuyorlar
Görmüyor ki ayılar

Bir çok muz soyuyorlar
Yiyorlar arsızlar
Memleketi soyuyorlar
Seviniyor hırsızlar.


G Ö N Ü L

Yıllarca bekledin, inledin gönül
Murada ermedin cihan bağında
Geçmedi bir turna, ötmedi bülbül
Ömrümüz karardı hazan bağında

Kavallar öterken taa uzaklardan
Kervanlar geçerken şu ırmaklardan
Ahenkler çıkarken çıngıraklardan
Dinledin alemi figan bağında

Çekilmiş bu yerden saba rüzgarı
Kurumuş şu yeşil dere kenarı
Dökülmüş çiçekler hep sarı, sarı
Ne zehirler ezmiş zaman bağında

Sevmeden öpmeden çektik azabı
Hep göz yaşlarıyla gördük hesabı
Ne sabahı duyduk, ne mah-ı—tabı
Garibiz ezelden viran bağında
Gözümüz karardı bu güz bağında
Ruhumuz kavruldu yürek yağında
Çekildi kenara Keşiş dağında
Ne zehirler içtik yılan bağında

Yıkıldık, yakıldık, ateşler aldık
Dumanlar içinde kaldık bunaldık
Anladık nihayet fakat geç kaldık
Vefasız çoğalmış vatan bağında

Ne Hızır denilen hayal misafir
Ne talih denilen o dinsiz käfir
Yetişip gelmedi bize Allah bir
Bağırdık, çağırdık aman bağında

Yel değirmeninde harmanı kurduk
Biçilmiş ne varsa alıp savurduk
Sonunda, ey gönül yorulduk durduk
Topladık hasadı ziyan bağında


DURUM ve MAZİ

Defterimden okurken geçmiş eski yazıyı
Hüzünle hatırlarım ben o uzak maziyi
Kalbimden sanki bir şey, bir şeyler sökülüyor
Gizlice gözlerimden sıcak yaş dökülüyor
Benim şu üzüntümü, derdimi kimler bilsin?
Gözlerimin yaşını hangi el, nasıl silsin?
Her gün ciğerlerimi, kalbimi ben dağlarım
Köşelerde gizlice hüngür, hüngür ağlarım
Bu hayatı sevmedim, sevmiyorum da şimdi
Sırtıma gök yüzünden demir bir tekme indi
Öküzüm yok, çiftim yok, tohum ekemiyorum
Bu hayatın yükünü artık çekemiyorum
Su kesildi kuruttu benim hamamlarımı
Rüzgar esti savurdu benim samanlarımı
Gözlerimin üstünden şu hüznümü kaş aldı
Yazık oldu köyüme, içi bütün boşaldı
Şu gönlümü kavuran ateşi yakmasaydım
Keşki şu köyümüzde kalsaydım, çıkmasaydım

İçimde bir alev var, volkan gibi yanıyor
Kalbimde bir yara var, için, için kanıyor
Bahar gitti, yaz gitti, artık sonbahar geldi
Onun için güllerim, menekşelerim soldu
Açılan yollarımı kar ve tipi kesiyor
Dünyam çok soğuk oldu, rüzgar pek sert esiyor


Sonbahar geldi artık dökülüp soluyorum
Dünyam sıkıyor beni, ben sanki ölüyorum
Gönlümün çırasını her gece yakıyorum
Gözlerim uzaklarda, hep ufka bakıyorum
Görüyorum, ufukta karanlığın izi var
Anlımda “kader” denen silinmez bir yazı var
O yazı ki gösterdi yolumu ve yönümü
Bu kader kesti benim arkamı ve önümü
Bazı hadiselerden, belalardan sıyrıldım
Hayat denen mevhumdan emekliye ayrıldım


KIT’ALARLA BENİM HALİM

Bu akşam hangi akşam? Yine güneş karardı
Yıldızlar görünmüyor, yollar yine perişan
Peki bu nasıl bir iş, rengim neden sarardı?
Yok mu bu engelleri, bu yolları bir aşan?

Kızmana gerek yok yalnızsın işte
Gündüzler geçmiyor, geceler uzun
Pek çaresiz kalmışsın yazık bu işte
Ne sesin çıkıyor, ne çalar sazın

Ne bir amacın kaldı, ne de umudun
Hiçbir şey zevk vermiyor, hayatın durmuş
Yazık, yıllar boyu ayık uyudun
Demek bu günlere gelmek de varmış

Ben şeker severdim bana ne oldu?
Neden artık yakışmıyor elbisem?
Bütün saç-sakalım beyazla doldu
Daha neler olur, bir bilebilsem?

Geceler çok uzun, uykum gelmiyor
Kısa uykularım käbusla dolu ^
Boşalan olmuyor, dolan olmuyor
Nedir bu hayatın en kısa yolu?

Bahar gene gül yüzünü gösterdi
Ama ben içimde kış yaşıyorum
Güneş doğdu, gece bak sona erdi
Fakat ben yine karanlığa koşuyorum

Gözlerim kanlanmış, uykusuz kalmış
Vücudum içinde kalp parçalanmış
Dışarım donuyor, içerim yanmış
Hayatım bir yumak gibi dolanmış


Filmlere tahammülüm kalmadı
Öyle çaresizim, perişanım ki
Dünya bana yaramadı, olmadı
Yanan alevlenen bir ateşim ki

Viran şehir değil burası “Mut” tur
Hayallerse insan için umuttur
Bütün idealler umutla yaşar
Zorlukları, engelleri onla aşar

Ömrüm baharını çoktan bitirdim
Sevinci, muhabbeti attım bitirdim
Käbuslarla dolu bir devreye girdim
Hayattan ne bekliyorum, neyi buldum

Kış geldi, bahara selamlar olsun
Gönlümün içine bir sevinç dolsun
Peki ömrüm peki, gel öyle olsun
Bulsun bu garip gönlüm aşkını bulsun

Geceler burada acayip sessiz
Hareketler ise çok beceriksiz
Kimsiniz hemşerim, kimsiniz siz?
Karanlığın içinden geçen melekler misiniz?

Dağlardan akan suyu gece dinlediniz mi?
O dağlara tırmanıp dağları aşan siz mi?
Şu tükenmez geceler göl mü yoksa deniz mi?
Acaba siz benim söylediklerimi anladınız mı?

Hasret cayır, cayır beni yakarken
Hayalimde ela gözler gülüyor
Geri dönüp hayalime bakarken
Hayalim de, umudum da sönüyor

Yalnızlıkla sohbet edemiyorum
Çünkü şu karanlık boğuyor beni
Terk edip şu yeri gidemiyorum
Arasam ne mümkün, bulamam seni

Kuşlar öter sesi dokunur bana
Sanki çoban yanık kaval çalıyor
Etrafım karanlık, dönsem ne yana
Ruhumu hicranla elem alıyor

İçimden tiz sesle haykırmak gelir
Ne zaman ruhumda fırtına kopsa
O anın şiddeti aklımda kalır
Sarsılan ruhumun depremi olsa

Fidanın ardından ağlamak neye yarar?
Gül bahçemin haline bakıp, bakıp ağlasam
Kimler neyi kaybetmiş, kimler neleri arar?
Bir sel gibi yıkarak etrafımı, çağlasam