16 Ekim 2007 Salı

Amcam

SORO BEY ve AĞA AMCAM

Hayrettin amcam ilk mezun olduğu yıl Kars'ın Selim kazasının Karcık köyüne öğretmen olarak atanıyor. Karcık köyü Allahuekber dağlarının eteğinde bir köy. Kış gelince hemen hemen altı ay kazaya gitmek pek mümkün olamıyor. Yol yok, araba yok, kar, tipi, vasıta olarak kızaklar ve atlar var. Onlar da ancak tipi-boran olmayınca faaliyet göstere biliyorlar. Kış aylarında öğretmenler kazaya inip maaş alamadıklarından köyün bakkalına neredeyse bahara kadar yazdırıp veresiye alıyorlar, ancak baharda kazaya inip maaş aldıklarında ödeyebiliyorlar.
Ağa amcam köyümüzde marangozluk yapıyor. Mihriban nenemin dediği gibi “Benim oğlum çok iyi bir marangozdur, ağaçtan adam yapar.” Hakikatten amcam çok iyi marangozdu aynı zamanda da çok güzel resim yapar, yaptığı resimleri bize gösterirdi. Ne yazık ki, iki ayağındaki ne olduğu bilinmeyen yaralar ona ömür boyu acı, ıstırap vererek yaşamını zorlaştırdı. Buna rağmen o elinden geldiği kadar çalıştı çabaladı.
Hayrettin amcamın Karcık köyünde olması münasebetiyle Ağa amcam da bir müddet için Karcığa gidiyor. O zaman amcamın delikanlı zamanı. Her ne kadar ayaklarındaki yaralar onu engellemeye çalışsa da, gençliğin verdiği cesaret, kuvvet ve enerji ile bu rahatsızlıklara pek fazla aldırış etmiyor.
Karcık köyüne birkaç kilometre uzaklıkta Bey Köy isminde bir köy var. Oradada Soro Bey adında bir bey var. Tabi o zamanın beyleri hakiki bey,mert, erkek adamlar, şimdikiler gibi soğan erkeği değildiler.
Bey köyünde bir düğün oluyor. Karcık köyünün öğretmeni, yani Hayrettin amcam da davet ediliyor, dolayısı ile ağabeyi olan Ağa amcam da beraber çağrılıyor. (O zamanlar öğretmenler verilen önemin derecesi ölçülemeyecek kadar yüksekti. Hele köy öğretmenlerine daha fazla değer verilir, köylüler neredeyse öğretmenlerin önlerinde eğilirlerdi.)
Her ne kadar Bey Köy yakınsa da kış-kıyamet, kar-tipi, köye ulaşmak pek kolay olmuyor. Ama bir şekilde ulaşıyorlar, zor da olsa.
Ağa amcam birkaç atlı ile beraber Soro Bey'in misafiri oluyor. Eee, bu Soro Bey, kolay mı? Her birinin altına ikişer kat yün yatak serdiriyor. Yenilip içildikten ve sohbetler bittikten sonra gece geç vakit herkes yatağına çekilip uyuyor. Altı atlı ve amcam aynı odada uyuyorlar. Mübarek oda değil sanki Ankara'nın en büyük düğün salonlarından biri, içi de kalın kalın direklerle dolu. Bir baştan bakınca öteki baştakini minnacık görüyorsun.
Sabah olup herkes uyanınca Ağa amcam bir de bakıyor ki ne baksın yatağını ıslatmış. Yediği soğuğun etkisi ile midir nedir, olanlar olmuş yatak ıslanmış. Ağa amcam perişan, bir çıkış yolu arıyor, ne yapması gerektiğini düşünüyor. O arada Soro Bey geliyor, bütün atlılar kalkıyor ama Ağa amcam kalkamıyor. Soro Bey amcama yaklaşarak,
--Kalk artık yeğenim, kahvaltı edeceğiz.
İyi de amcamın kalkacak durumu mu var? O da aklına gelen ilk fikri uyguluyor. Diyor ki,
--Soro Bey, ben bu gece bir rüya gördüm, bu rüyayı sana anlatmak istiyorum.
Soro Bey pek heyecanlanıyor, öyle ya o devirde rüyanın yorumu çok önemliydi.
--Hayır ola yeğenim, anlat bakalım hele.
Amcam kararlı,
--Yok, Soro Bey, herkes çıksın yalnız sana anlatacağım, başkasının duymasını istemiyorum.
Soro Bey oradakilere hemen emir veriyor,
--Çıkın ulan hepiniz bu odadan.
Herkes odayı terk ediyor, yalnız amcam ile Soro Bey kalıyor. Soro Bey sabırsız,
--Haydi anlat yeğenim,. Nedir ki rüyan?
Amcam sıkılıp utanarak anlatmaya çalışıyor.
--Soro Bey, benim kalkacak durumum yok,
Diyince, Soro Bey amcamın rüyasının karıştığını zannederek,
--Aman yeğenim bu da can sıkacak iş, mi yani? Şimdi söylerim su koyarlar hemen yıkanırsın.
Amcam gene sıkılarak,
--Yok, Soro Bey, öğle değil, ben herhalde soğuğun etkisi olacak ki yatağımı ıslatmışım.
Soro Bey gülerek,
--Amaan, yeğenimin üzüldüğü şeye bak. Sen bu kış soğuğunda bu dağların tipisine alışık değilsin yeğenim. Sakın merak etme sen, diyerek hemen yedi oğlundan birisini çağırıyor. Oğlu el-pençe önünde duruyor, talimat bekliyor.
--Buyur baba,
Soro Bey kararlı bir sesle,
--Ulan, bak bu yatakları alıp dereye götürüp orada yıkayacaksınız. Bu durumdan hiç kimsenin hatta karılarınızın dahi haberi olmayacak. Anladınız mı?
Oğlan saygı ile eğilerek,
--Baş üstüne baba.
Diyerek çıkıp gidiyor. Amcam yatağından kalkıp getirilen çamaşırları giyerek kahvaltıya gidiyor.
Ama işin ilginç yanı, odada amcamın “Ben bir rüya gördüm, Soro Beye, yalnız sana söyleyeceğim” demesi odadakileri pek meraklandırmış olmalı ki, Soro Beye, rüyanın ne olduğunu soran sorana. Herkes bir taraftan rica ediyor ama Soro Bey,
--Ulan, size ne be herifler? O bizim aramızda olan bir şey. Eğer sizin de duymanızı isteseydi sizin yanınızda söylerdi. Demek ki sizin duymanızı istemiyor.
Diyerek onları savıyor. Amcam da bu sıkıntıdan böylece kurtulmuş oluyor.
Rahmetli bunu defalarca anlatıp, o şen-şakrak gülüşü ile gülerdi. Ama “ah” etmeyi de ihmal etmezdi. “Ah o yıllar, ah o yıllar. Ah o gençlik yılları ne yıllardı, gençlik gibi var mı ki.
Diyerek gençliğini herkes gibi o da özler, insan hayatının en güzel döneminin gençlik yılları olduğunu belirtirdi.

AĞA AMCAMIN ATÖLYESİ

Ağa amcam köyümüzde marangozluk yapıyordu. Atölyesi ise, penceresi şoseye bakan ve geceleri yattığı bir göz oda idi.

Amcamın çeşitli marangoz aletleri vardı, bunların içersinde en önemlileri ağacı yontarken üzerlerinden yonga fırlatan rende ile planya idi.İkisi de ağacı yontarak yonga çıkarırlardı. Rende planyanın bir küçüğü idi, ikisi de ağacın üzerinde elle sürülerek ağacı yontardı. Planya daha uzun, rende ise ondan kısaydı.

Odanın içerisinde bir seki, üzerinde bir yatak ve odanın pencereye yakın kısmında ise tenekeden yapılmış bir soba vardı. Yontulan ağaçlardan çıkan yongaları amcam toplayarak sobaya atar yakardı. Yongalar pırıl, pırıl yanarken, amcam Farız emimin dükkanından aldığı yaprak şeklindeki sucukları teneke sobanın üzerine dizer pişirirdi. O sucuklardan çıkan koku ise bizi mest ederdi, oturur beraber yerdik. Amcam sigarayı tüttürürken ben de ona eşlik ederdim ve beraberce dumanları havaya üflerdik.

O zamanlar yoksulduk ama mutluyduk, yaşantımızda bir tat vardı, lezzet vardı, gençlik vardı ve de yaşamayı seviyorduk. O yılları arıyorum. Denebilir ki “Yahu yoksulluk yılları aranır mı?” Aranır, eğer o yıllar mutlu yıllarsa ne kadar fakir yıllar olursa olsun aranır. İnsanı varlık mutlu etmiyor, o zamanların mutluluğu daha sonraları hiç olmadı. Dünyayı hep iyi yönünden görürdük, hiç kötü taraflarını görmezdik ve bir tatlı yaşantımız vardı.

Amcam gitti öbür dünyaya, kala kala benim hatırımda onunla geçirdiğimiz o tatlı yıllar kaldı. O yıllar bir daha gelmeyeceğine göre, onları anmaktan başka yapacağım bir şey yok.

Yıllar geçti yıl oldu

Nice çiçekler soldu

Nihayet geldik buraya

Hatıralar da öldü